Vaktiyle, hani o 2000’li yılların başında bir yerlerde yayınlanan ve bugün tozlu dijital raflarda unutulmaya yüz tutmuş bir yazı vardı: “Ahir Zamanda Genç Olmak”. Bugün pek kimse hatırlamasa da, o günün "blue-jean" ve "jöle" reklamları üzerinden kurulan o naif sancısı, aslında bugün içinden geçtiğimiz devasa fırtınanın ilk rüzgârıydı. O yıllarda dinî hayatın önünde dışarıdan örülen duvarlar, aşılması gereken barikatlar ve yasaklar vardı. Biz de safiyane bir niyetle zannederdik ki; şu engeller bir kalksa, şu baskılar bir bitse, imkânlar bir genişlese her yer gül gülistan olacak.
Lakin zaman geçti; o aşılmaz zannedilen duvarlar yıkıldı, kapılar ardına kadar açıldı. Arzuladığımız o "serbestiyet" geldi çattı; fakat ne garip bir tecellidir ki, engeller azaldıkça ruhî fakirliğimiz katlanarak çoğaldı. Dışarıdaki baskı bitti ama içerideki o diri direniş ruhu da sanki onunla beraber sessizce çekilip gitti. Bugün karşımızda her şeyin sureten var olduğu ama hakikaten zayıfladığı, içi boşalmış bir manzara var. İmkânlar derya gibi, lakin o deryadan kana kana içecek dertli gönüller sahrada serap arar hâle geldi.
Hani bir zat-ı muhterem, vaktin dehşetini tasvir ederken o sarsıcı teşbihi yapmıştı: “İstanbul Boğazı’ndaki azgın suların denize aktığı gibi, Ümmet-i Muhammed de cehenneme akıyor...” İşte bugün tam da o azgın suların ortasındayız. Bu akıntının hızlanmasında, bizi en hassas yerimizden, yani samimiyet kisvesiyle ikna edenlerin payı çok büyük. Vitrini en dindar cümlelerle süsleyip dükkânın içini dünyevileşme hırsıyla boşaltanların peşinden giderken; o çok güvendiğimiz samimiyetin aslında ne kadar sahte olduğunu zamanla acı acı tecrübe ettik.
Bugün yaşanan manevi aşınmanın, o sarsılmaz zannedilen kalelerin içeriden düşmesinin asıl müsebbiplerini uzaklarda aramaya hacet yok. Dindarlığı bir güç enstrümanına dönüştürenler, sureti parlatırken ruhu karanlıkta bıraktılar. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu oldu: Sosyal olarak her şey serbest, her yer "bizden" görünüyor; ama hakiki, dert sahibi Müslümanların sayısı hiç olmadığı kadar azaldı.
İnsanlar artık "mütedeyyin" olduğunu ifade eden din görevlisi ya da dini yaşayanlara, hürmetle saygı göstermek yerine, acaba hangi menfaatin peşinde diye kuşkuyla bakar oldu; "hacı" denilince güven değil, mesafe hissi doğar hâle geldi. Dini yanlış anlatanların ve daha da acısı yanlış yaşayanların açtığı bu derin yara yüzünden, gencecik dimağlar dinden soğuyor; kalpler ateizmin o soğuk dehlizlerine doğru sürükleniyor. Hakikati bulmak ümidiyle yola çıkanlar, samimiyetsizliğin elinde birer serap arayıcısına dönüştü.
Üstelik bu yozlaşma sadece dille de sınırlı kalmadı, ibadetlerimizin kalbine kadar sızdı. Allah ile kul arasında o en mahrem kalması gereken sırlar; bugün görünür hale geldi, paylaşılır oldu. Bir zamanlar "sağ elin verdiğini sol el görmesin" diyen bir medeniyetten, Kâbe-i Muazzama önünde el açıp dua ederken diğer eliyle telefonunu ayarlayan bir zihniyete doğru savrulduk.
Umreler artık birer manevi arınma yolculuğu olmaktan uzaklaşıp, lüks ve program yoğunluğu içinde yaşanan bir tecrübeye dönüşebiliyor. Huşû içinde dökülmesi gereken gözyaşları, bazen en iyi açıyı yakalama telaşına karışıyor. Secdedeki o muazzam yalnızlık, birilerinin beğenisine sunuldukça derinliğini kaybediyor.
İşte bu hengâmenin içinde, dinini ihlasla yaşamaya çalışan bir gencin hâli, Efendimiz (s.a.v.)’in haber verdiği o "gariplik" makamının ta kendisidir. Bugün samimi bir genç için dışarıda bir adım atmak, binbir tereddütle boğuşmak demektir. Acıktığında bir yerlere oturmak istese, vitrinlerin parıltısı onu ikna etmeye yetmez. "Helal" yazan tabelaların arkasındaki o tam güven arayışı, modern zamanın karmaşasında bir türlü karşılık bulmaz.
Mahremiyetin zayıfladığı, her şeyin sergilendiği bu çağda; bir gencin iffetini, bakışını ve kalbini koruma çabası çoğu zaman anlaşılmaz, hatta yadırganır. Sokaktaki bakışlar, “Sen neden bizim gibi değilsin?” diye haykırırken; samimi mü’min, kalabalıklar içinde koca bir yalnızlığa mahkûm ediliyor.
İnsan zamanla şunu daha iyi anlar: Mesele haramdan kaçınmak kadar, faydasızın içinde kaybolmamaktır. Çünkü insanı zayıflatan şey çoğu zaman büyük hatalar değil; fark edilmeden alışılan küçük gevşemelerdir.
Bu yüzden tasavvuf büyüklerinin “kalbin dağılması” dediği hâl, bugün çok daha belirgin yaşanmaktadır. İnsan birçok şeyle meşguldür; fakat içten içe toparlanamamaktadır.
Bu hengamede, gözünü ve zihnini koruması artık bir tercih değil, bir zaruret haline gelmiştir. İnsan harama bakmayabilir; fakat göz çok fazla şeye maruz kaldığında, ister istemez o görüntüler zihinde yer etmeye başlar. Renkler, sahneler, akıp giden görüntüler hafızada iz bırakır. Zihnimiz artık fazlasıyla dolu ve yorgun; sürekli uyarılan bu hâl, insanın neyi düşündüğünü bile fark edemeyeceği bir dağınıklık doğuruyor. Zihin ne kadar çok şeyle dolarsa, kalbin toparlanması o kadar zorlaşır. Bu yüzden eskiler çöllerde, mağaralarda daha derin düşünür, daha çok tefekkür ederdi; çünkü görülecek şey azdı, dikkat dağılmıyordu. Bugün ise rengârenk caddeler, ışıklı vitrinler ve bitmeyen görüntüler, insanın zihnini sürekli meşgul ederek onu Allah’tan uzaklaştıran bir gürültüye dönüşmüş durumdadır. Zihni boşaltmanın yolu, görülecek şeylerin azalmasından geçer.
İşte tam bu noktada, insanın kendi başına yeterli olmadığı gerçeği ortaya çıkar. Sarf ve nahivde cümle doğru kurulsa bile mananın yerli yerine oturması için bir bütünlük gerekiyorsa, dinî hayat da sadece doğru bilgilerle değil, doğru bir hâl ile tamamlanır.
Bu yüzden sahih bir rehberlik, bir tercih değil; çoğu zaman bir ihtiyaç haline gelir. Çünkü insan kendi hâlini her zaman göremez; bir rehber ise o hâli fark ettirir.
Bu savaş meydanlarda değil; vitrinlerin önünde, ofis masalarında, ekranların başında ve seccadelerin üzerinde veriliyor. Bu sessiz cephede asıl mağlubiyetimiz, düşmanı hep dışarıda beklememizden kaynaklandı. İmkânlar genişleyip meydanlar bize kalınca, zafer kazandığımızı ve artık nefes alacağımızı düşündük. Duvarlar yıkılınca özgürleşeceğimizi sandık. Oysa asıl duvar, içeride örülüyordu.
Belki bu satırlar; akademik bir nizamın soğuk disiplininden ziyade, bu karmaşık çağda istikametini korumaya çalışan mahzun bir kalbin kendi kendine mırıldanmaları, bir nevi sesli hasbihalidir. Boğaz’ın hırçın sularından çölün duru sessizliğine, lokmanın helalliğinden samimiyetin zevaline kadar uzanan bu kopuk gibi görünen bahisler; aslında her birimizin iç dünyasındaki o büyük "savrulmanın" farklı perdelerinden başka bir şey değil. Zira hayat da bazen bir bakışta, bazen bir lokmada, bazen de bir sahte tebessümde düğümlenen, nizamı kendinden menkul bir imtihandır. Bu dertleşme, sadece o "tavşan uykusundan" bir nebze olsun uyanabilme çabasıdır.
Rabbim bizi, o büyük savrulmanın içinde, Kur’ân-ı Kerîm’de "urvetü’l-vüskâ" diye ifade edilen o sağlam kulba sımsıkı tutunanlardan eylesin.
Vesselâm.
Feriha Saniye İklim
İncemeseleler.com editörü
