Gece saat 01.30…
Odanın sessizliğini yalnızca ekranın soğuk ışığı bozuyor. Elinde telefon, başparmağıyla dünyaları yukarı kaydıran bir genç; bir video, bir manzara, bir tartışma derken sonu gelmeyen bir akışın içinde sürükleniyor. Görünüşte sadece görüntüler akıyor gibi. Hâlbuki hakikatte eksilen, insanın en kıymetli sermayesi olan ömrü. Sabah namazına saatler kala zihin yorulmuş, dikkat dağılmış, kalbin sükûneti zedelenmiş. Modern dünyanın en derin istilalarından biri de bu: Gürültüsüz, sessiz, yavaş; fakat derine işleyen bir istila…
Bu istila çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. İnsan ekseriyetle büyük kırılmalarla değil, küçük gevşemelerle yön değiştirir. Bir bakış, bir alışkanlık, “bir şey olmaz” denilen küçük bir taviz… Zamanla bunların her biri kalpte iz bırakır. Nitekim Allah Resûlü (sav), “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur…” buyurarak bu manevî tesiri haber vermiştir. Demek ki insanı yoran şey sadece büyük yanlışlar değildir; tekrar eden küçük ihmaller de insanın iç dünyasını dönüştürür.
Dijital çağ bu küçük ihmalleri çoğaltan bir zemin hazırlamıştır. Eskiden insanın önüne gelmesi için çaba gerektiren nice lüzumsuzluk, bugün cebimizde taşınmaktadır. Üstelik mesele yalnızca vakit kaybetmek de değildir. Asıl mesele, insanın kendi iç âlemiyle arasına sürekli bir gürültü girmesidir. İnsan kendisini doğrudan ilgilendirmeyen sayısız görüntü ve malumatla meşgul oldukça, kendi kalbinin sesini daha az duymaya başlar.
Tam da bu noktada Peygamber Efendimiz’in (sav) şu ölçüsü, bugünün karmaşasını anlamakta sağlam bir çerçeve sunar:
“Kişinin Müslümanlığının güzelliği, malayaniyi terk etmesidir.”
Yani kişiye fayda vermeyen, onu Allah’a yaklaştırmayan meşguliyetler; ne kadar cazip görünürse görünsün, ruh üzerinde bir ağırlık bırakır. Bugün dijital dünyanın en büyük zararı da burada ortaya çıkar: İnsan harama düşmeden önce bile faydasızın içinde gevşemeye başlar, dikkatini ve iç disiplinini kaybeder.
Burada şu dengeyi görmek gerekir: Teknoloji başlı başına kötü değildir. Mesele cihazda değil, insanın onunla kurduğu ilişkidedir. İnsan teknolojiye hükmederse o bir vasıta olur; fakat teknoloji insanın dikkatini ve zaaflarını yönetmeye başlarsa artık yöneten odur. Nefis de çoğu zaman yanlışı açıkça sunmaz; onu alışkanlık, ihtiyaç veya dinlenme gibi gösterir. Bu yüzden insan nerede gevşediğini, nerede haddini aştığını her zaman fark edemeyebilir.
İşte bu noktada insanın tek başına verdiği mücadelenin sınırları ortaya çıkar. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav):
“Şeytan yalnız kalanla beraberdir; iki kişiden ise uzaktır.”
(Tirmizî)
buyurarak insanın yalnız kaldığında daha kolay savrulabileceğine işaret eder. Bu yalnızlık sadece fizikî bir yalnızlık değildir; rehbersizlik, istikametsizlik ve murakabesizlik hâlidir.
Bu sebeple insanın hayatında ölçü, murakabe ve istikamet kazandıran bir terbiyeye olan ihtiyaç belirginleşir. Bilgi tek başına çoğu zaman yeterli olmaz; onu hayata geçirecek bir disiplin gerekir. İşte bu noktada kendisini toparlamış, istikamet sahibi bir rehberin varlığı; insanın dağınık hâlini toparlamasını kolaylaştırır. İnsan tek başınayken gevşediği noktalarda, cemaat içinde ve bir büyüğün gözetiminde daha kolay silkelenir, kendine gelir.
Manevî rehberlik bu bakımdan körü körüne bir bağlılık değil; insanın kendi kör noktalarını tek başına her zaman göremeyeceği gerçeğiyle ilgilidir. Nasıl ki insan ilimde ve meslekte bir ustaya ihtiyaç duyuyorsa, kalbin terbiyesinde de ehil bir rehberin yardımı çoğu zaman yol açıcı olur. Hele ki dikkatlerin parçalandığı, meşguliyetlerin çoğaldığı bu çağda bu destek daha da kıymet kazanır.
Manevî rehberlik meseleyi yalnız “yanlışı terk etmek” seviyesinde bırakmaz; insanın vaktini neye vereceğini de öğretir. Yani sadece haramdan kaçınmayı değil, faydasızdan sakınmayı; sadece boşluğu bırakmayı değil, o boşluğu hakikatle doldurmayı telkin eder. Çünkü insan faydasızı hayatından çıkarsa bile yerine daha kıymetli bir meşguliyet koymadıkça eski dağınıklığa dönmesi kolaydır.
Bu yüzden “vakti ehem olana sarf etmek” bir söz değil, bir hayat nizamıdır. İnsan vaktini ve dikkatini en kıymetli olana yöneltmedikçe daha aşağı şeyler gelip o boşluğu doldurur. Dijital çağın problemi de tam olarak burada düğümlenir: bir yön ve öncelik problemi.
İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin Mektubât’ında buyurduğu üzere:
“Dünya, seni Allah Teâlâ’dan alıkoyan her şeydir.”
(Mektûbât, 73. Mektup)
Bu ölçüye göre mesele dünyayı tamamen terk etmek değil; onu kalbe sokmamaktır. Kalp Hak Teâlâ’ya yöneldikçe eşya asli yerini bulur ve nizama girer. Lakin kalp masivaya, yani dağınıklığın ve çokluğun içine daldıkça merkezini ve huzurunu kaybeder. Dijital dünya da bu açıdan diğer vasıtalar gibidir: Kalbe girmediği sürece bir hizmetkâr, kalbi istila ettiği anda ise bir prangadır.
Netice olarak mesele teknolojiyi bütünüyle reddetmek değildir. Mesele, parmağın kaydığı yerde kalbin de kaymamasıdır. Bunun için geçici bir irade değil, istikametli bir iç terbiye gerekir. Bu terbiyenin en emniyetli yollarından biri de insanı toparlayan, ona neyi azaltıp neyi çoğaltacağını gösteren sahih bir rehberliğin içinde bulunmaktır.
Çünkü bu çağda insanı yoran şey yalnızca kötülüğün açık yüzü değil; faydasızın masum görünüşüdür. İnsan bazen büyük bir adımla değil, küçük kaymalarla uzaklaşır. Bu yüzden kalbi muhafaza etmek, sadece neyin yanlış olduğunu bilmekle değil; neyin gerçekten kıymetli olduğunu öğrenmekle mümkündür.
Ekranın ışığı geçicidir; fakat kalbin nuru sönerse insan en parlak görüntülerin içinde bile yolunu kaybedebilir.
Vesselâm.
Feriha Saniye İklim
İncemeseleler.com editörü
