İnsan bazen bir şehrin kalabalığında değil, kendi mahallesinin dönüşümünde yoruluyor.
Akşam vakti, ışıklı vitrinlerin, kahve kokularının, telefon ekranlarından taşan görüntülerin arasında yürürken; başında örtüsüyle dolaşan genç kızlara bakıyor insan. İlk bakışta sevinmesi gereken bir manzara bu. Çünkü bu ülkede bir zamanlar başörtüsü, yalnızca bir kıyafet değil; uğruna okul kapılarında beklenilen, ikna odalarında sınanan, ailelerin yüreğine dert olan bir imtihandı.
Fakat bugün insanın içinden başka bir soru yükseliyor:
Başörtüsü görünür hâle gelirken, tesettürün ruhu aynı ölçüde korunabildi mi?
İnce mesele tam da burada başlıyor.
90’lı yıllarda başörtüsü, çoğu zaman bir karakter alametiydi. Başörtülü bir genç kız görüldüğünde; onun namazına, mahremiyetine, helal-haram hassasiyetine, erkeklerle mesafesine dair doğal bir hüsnüzan oluşurdu. Elbette o dönemde de kusurlar vardı; insan her çağda insandı. Fakat umumî iklim farklıydı. Başörtüsü bir moda tercihi değil, bir duruştu.
O yıllarda mahremiyet sadece saçın örtülmesi değildi. Bakışta bir edep, yürüyüşte bir vakar, konuşmada bir ölçü vardı. Gözü yere eğmek eziklik değil, nefsini muhafaza etme inceliğiydi. İnsan görünmeyi değil, korunmayı önemserdi.
Sonra yıllar geçti. Yasaklar gevşedi, kapılar açıldı, başörtüsü kamusal alanda daha görünür hâle geldi. Fakat bu görünürlükle beraber başka bir imtihan başladı. Dün başörtüsünü dışarıdan çıkarmaya çalışan baskılar vardı; bugün ise başörtüsünü başta bırakıp manasını içten içe zayıflatan bir kültür var.
Bugün dikkat eden, takva ile amel etmeye çalışan, tesettürünü vakar ile taşıyan hanımefendileri özellikle tenzih etmek gerekir. Çünkü bu çağda iffetini, gözünü, namazını ve mahremiyetini muhafaza etmek gerçekten büyük bir mücadeledir. Hâlâ bu hengâmenin içinde tertemiz kalmaya çalışan nice genç kızımız vardır.
Lakin umumî gidişat insanı düşündürüyor.
Başında örtüsü olduğu hâlde beden hatlarını belirginleştiren kıyafetleri sıradanlaştıran, sigara dumanı içinde mahremiyet hissini kaybeden, sosyal medya görünürlüğünü hayatın merkezine alan, erkeklerle mesafede çizgileri silikleştiren, namazla bağı zayıflamış bir profil giderek daha çok karşımıza çıkıyor.
Bu manzara, yalnız gençlerin meselesi değildir. Bu, bir neslin değil; bir iklimin değişmesidir.
İnsan burada kendi nefsine dönüp sormalıdır:
Biz çocuklarımıza başörtüsünü öğrettik de tesettürün ruhunu öğretemedik mi?
Galiba hatamız burada başladı. Şekli anlattık ama manayı yeterince veremedik. Başörtüsünün farz oluşunu söyledik; fakat mahremiyetin bir yasak değil, insanı koruyan zarif bir emanet olduğunu yeterince hissettiremedik. Takvayı bir hayat şuuru olmaktan çıkarıp bazen yalnız bilgi meselesine çevirdik.
Oysa insanı muhafaza eden şey sadece bilgi değildir. Hâl, edep, murakabe ve Allah’ın nazarı altında yaşadığını hissedebilme şuuru gerekir.
Modern dünya ise genç kıza başka bir şey fısıldıyor:
Örtülü kal ama dikkat çek.
Dindar ol ama görünür ol.
Mahrem ol ama herkes seni fark etsin.
İşte bugünün en derin çelişkisi burada saklıdır. Tesettür, insanı beğenilme yarışından kurtaracakken; bazen bizzat o yarışın yeni bir biçimine dönüştürülüyor. Başörtüsü kalıyor, fakat onun taşıması gereken haya, sükûnet ve iç disiplin zayıflıyor.
Başörtüsü bir zarfsa, onun mazrufu hayadır.
Haya zayıfladığında kumaş kalır; fakat ruh çekilir.
Bu noktada modern başarı anlayışını da konuşmak gerekir. Son yıllarda kız çocuklarına çoğu zaman iyi okul, iyi kariyer, güçlü görünürlük, ekonomik bağımsızlık hedefleri anlatıldı. Fakat aynı kuvvette iyi bir kul olmak, takva ile amel etmek, mahremiyeti korumak, evin huzurunu inşa etmek, anneliğin vakarını taşımak anlatılamadı.
Kadın fıtratı yalnız yarışmak ve sürekli dış dünyada görünür olmak üzerine kurulu değildir. Modern hayat kadını özgürleştirdiğini söylerken çoğu zaman onu yormuş, sertleştirmiş ve ruhen dağıtmıştır. Evlerin sükûneti azalmış, annelik ikinci plana itilmiş, vakar yerini sürekli yetişme telaşına bırakmıştır.
Bugün bazı genç kızların tesettürü yalnız bir sembol gibi yaşamasında, bu modern hayat anlayışının da ciddi payı vardır.
Fakat mesele burada da bitmiyor.
Bir başka büyük kırılma, dini yalnız bilgi seviyesine indirmemizdir. Din, okul sıralarında matematik öğrenir gibi edinilecek bir malumat değildir. Elbette ilim lazımdır; fıkıh lazımdır, akaid lazımdır, doğru bilgi lazımdır. Fakat din yalnız akılda duran bilgiler toplamı değildir. Din; hâl ile insana sirayet eden bir terbiyedir.
Eskiden ecdadımızda usûl böyleydi. İnsan yalnız medrese bilgisiyle değil; irfan sahibi, icazetli, silsilesi sahih bir zat-ı muhteremin dizinin dibinde de yetişirdi. Çünkü nefis sadece kitap okuyarak değil, hâl görerek terbiye olurdu. İnsan, kendisinden önce yürümüş bir kâmil insanın nezaretinde kendi kör noktalarını fark ederdi.
Bugün ise bilgi arttı ama hâl azaldı.
Konuşan çoğaldı ama yaşayan azaldı.
İnsan dinî meseleleri tartışabiliyor; fakat kendi gözünü, dilini, öfkesini, nefsini kontrol etmekte zorlanıyor. Çünkü malumat başka şeydir, maneviyat başka. Takva ile amel, yalnız neyin doğru olduğunu bilmek değil; kalbin de o doğruya teslim olabilmesidir.
İşte tam da bu yüzden, böylesine savrulmuş bir asırda sahih maneviyat ve tasavvuf insan için lüks değil; adeta sığınılacak sağlam bir kale hâline geliyor. Çünkü modern dünya insanın yalnız bedenini değil, dikkatini, kalbini ve ruhunu da işgal ediyor. Tasavvuf ise insana yeniden içini toplamayı, kalbini muhafaza etmeyi, nefsini tanımayı ve dünyaya rağmen Allah ile beraber kalabilmeyi öğretiyor.
Hakiki tasavvuf, insanı hayattan koparan bir kaçış değil; insanı nefsinin dağınıklığından kurtaran bir terbiye mektebidir. Kalabalığın içinde kaybolmadan yaşayabilmenin, gösteriş çağında ihlası koruyabilmenin, hız çağında sükûneti muhafaza edebilmenin yollarından biridir.
Bu yüzden sahih maneviyatın, sohbet halkalarının ve mürşid terbiyesinin kıymeti bugün daha iyi anlaşılıyor. Modern insan tek başına yürüyebileceğini zannediyor. Hâlbuki insan kendi hâlini her zaman göremez. Nefsinin gevşemesini bazen özgürlük, teşhiri sosyallik, ölçüsüzlüğü doğallık zannedebilir.
Bugünün gençliği için en büyük ihtiyaç belki de budur: Kendisine yalnız bilgi veren değil; hâliyle sükûnet telkin eden, dünyaya kapılmadan yaşayabilmenin mümkün olduğunu gösteren sahih insanlar…
Çünkü tesettürü ayakta tutacak olan şey yalnız kumaş değildir. Kalbi diri tutan maneviyat iklimidir.
Bir genç kız başörtüsünü taktığında aslında her sabah kendi nefsine sessizce şunu söylemelidir:
Kalbini dağıtma.
Kendini teşhir etme.
Takvayı yalnız sözde değil, yaşayışında da taşı.
Halk içinde Hak ile ol.
Başörtüsü yalnız başta duran bir kumaş değil; bir kulluk şuurudur. İnsana aidiyetini hatırlatır. Nereye ait olduğunu, kimin rızası için yaşadığını, bedeninin ve kalbinin kime emanet olduğunu fısıldar.
Eğer başörtüsü insanı namaza, edebe, mahremiyete ve takva ile amele götürmüyorsa; orada tesettürün yalnız kabuğu kalmış, özü zayıflamış demektir.
Gözü yerde olanın gönlü göklerdedir.
Edep insanı yalnız insanlardan değil, kendi nefsinin taşkınlığından da korur.
Bizim yeniden “başörtülü kadın” ile “başörtülü karakter” arasındaki bağı tamir etmemiz gerekiyor. Çünkü ruhun tesettürü kaybolduğunda, insan ne kadar örtünürse örtünsün içten içe açıkta kalabiliyor.
Mesele, saniyelerle akıp giden bu fani ömürde kumaşın rengini uydurmak değil; ruhun rengini muhafaza edebilmektir.
Rabbim bizi sureti koruyup manayı kaybedenlerden değil; zahiri de batını da istikamet üzere olanlardan eylesin.
Vesselâm.
Feriha Saniye İklim
İncemeseleler.com editörü
