Bir şeyh dervişiyle beraber bir vadi de günlerce riyazatta bulunur. Riyazattan ayrıldıktan sonra:

- Ya Rabbi! Bizi güzel yüzlü bir kimse sebebiyle rızıklandır, diye dua eder. Dervişiyle beraber konuşa konuşa Küfe çarşısına giderler. Çarşıda bir kalabalık dikkatlerini çeker. Yaklaşırlar. Bir genç yiyecek dağıtmaktadır. Bir de öğrenirler ki, bu genç bir hıristiyanmış. Etrafındakiler de, ihtiyacı olan kimseler, yani fakirler.

Şeyh, duasında, güzel yüzlü birisi vasıtasıyla rızıklanmayı istediği için ondan birşeyler isterneyi uygun bulurlar. İsterler. Genç der ki:

- Ya Şeyh, sizin isteğinizi yerine getirmeye gücümüz yeter. Fakat lütfen az sabredin.

Hemen hizmetçisini evine gönderir ve acele yemek hazırlanmasını emreder. Yemekler hazırlandıktan sonra, Şeyh ile dervişini evine davet eder. Çeşit çeşit yemekler yendikten sonra, ev sahibi hıristiyan genç 30 altın vererek:

- Elimizden gelen budur. Buyrun müridlerinizle beraber harcayın, der.

Altını alıp dışarı çıkan Şeyh, daha fazla ilerlemez ve evin, dışarda bulunan kapı halkasına yapışarak:

- Ya Rabbi! Bu gence hidayet nasip et, diye iltica eder.

Tam gidecekleri sırada, evin kapısı açılır ve ev sahibi genç çıkar. Ve:

- Ya Şeyh ben müslüman olmak istiyorum.

Bana, ne yapmam icap ettiğini söyle der. Kendisine Kelime-i Şehadet telkin edilir ve müslüman olur.

Lokman Aleyhisselam bir kimsenin hizmetindeydi. Birgün efendisi, kesilmiş olan koyunu işaret ederek:

- Bana şu koyunun en tatlı yerini getir, dedi. Lokman Aleyhisselam gitti ve koyunun dilini getirrdi. Başka bir zaman efendisi:

- Bana koyunun en acı yerini getir, dedi. Lokman Aleyhisselam bu sefer de yine koyunun dilini getirdi. Bunun üzerine efendisi sordu:

- En acı yerini getir dedim koyunun dilini getirdin. En tatlı yerini getir dedim, yine dilini getirdin. Niçin böyle yaptın? Hz. Lokman cevap verdi:

- Efendim, en acı sözler de dil ile en tatlı sözler de dil ile söylenir. Dilin yaptığı iyiliği de kötülüğü de başka bir şey yapamaz, dedi.

Kadının biri, imam-ı A'zam Ebû Hanife (r.h.) hazretlerinin dükkanına geldi. Bir elbise almak istedi. Imam-ı A'zam Ebû Hanife hazretleri, değeri dört yüz dirhem olan yeni bir elbise çıkardı. Kadın:

-"Ben fakir bir kimseyim! Bir kızım var onu kocaya vermek istiyorum; bu elbiseyi ona alıyorum. Bu elbiseyi sana mal olduğu şeye (maliyetine) bana sat!" dedi. İmam-ı A'zam Ebû Hanife (r.h.) buyurdular:

-"Bu elbiseyi dört dirheme al,!" dedi. Kadın:

-"Benimle alay mı ediyorsun?" dedi. İmam-ı A'zam:

-"Hayır! Alay edicilerden olmaktan Allah'a sığınırım! Lakin (ben bu elbiseden) iki takım aldım. Birini iki elbiseyi almış olduğum maliyetin dört dirhem altına sattım. Şu anda bu elbisenin bana maliyeti dört dirhemdir. Ben de bunu maliyetine yani dört dirheme sana satıyorum, al!" dedi. Kadın dört dirhem verip o elbiseyi aldı. Sevine sevine müjdeli bir şekilde evine döndü....

Haberde geldi: Melekler, İbrahim Aleyhisselâm'ın malı ve hizmetçilerinin çokluğuna taaccub ettiler. Şaştılar. İbrahim Aleyhisselâm'ın beş bin koyun sürüsü vardı. Beş bin sürüyü güden bir o kadar çoban köpekleri vardı. Çoban köpeklerinin hepsinin boyunlarında altın tasma vardı.

İbrahim Aleyhisselâm kırda (çölde) koyunlarına bakarken; insan suretinde bir melek ona göründü. Melek:


"Allâhü Teâlâ hazretleri, noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün ayıplardan arınmış ve tertemizdir. Allah, meleklerin ve ruh'un Rabbidir."

İbrahim Aleyhisselâm ona:

-"Rabbimin zikrini bir daha tekrarla; şu görmüş olduğun mallarımın yarısını sana vereyim" dedi. Melek tekrarladı. İbrahim Aleyhisselâm:

-"Rabbimi, tekrar teşbih et, sana malımın hepsini vereyim," dedi. Melek, ibrahim Aleyhisselâm'ın haline hayret etti. Ve:

-"Allâhü Teâlâ hazretlerinin seni Halîl (dost) edinmesine ve senin adının bütün millet ve dinlerde güzel anılmasına gerçekten sen layıksın," dedi. Buna göre, Halil'e halil adı verilmesi, meleklerin dilleri üzerinedir.

İbrahim Aleyhisselâm, insanlara (kıtlık) isabet ettiği zamanlarda, Mısır'da bulunan bir dostuna adamlar gönderdi. Ondan erzak alıyorlardı. İbrahim Aleyhisselâm'ın dostu:

-"Eğer İbrahim Aleyhisselâm. bu erzakı kendisi için istemiş olsaydı, elbette emrini hemen yerine getirirdim. Lakin ibrahim aleyhisselâm bu erzakı müsâfirlere yedirmek için istemektedir, insanların başına gelen yokluk ve kıtlık bize de isabet etti!" dedi ve gelen adamlara bir şey vermeden geri gönderdi.

İbrahim Aleyhisselâm'ın gençleri, boş çuvallarla Mısırdan dönmekten utandılar. Çölde hararlarına (büyük çuvallarına) kum, çakıl ve taş doldurdular. Hizmetçiler, bu kötü haberi (arkadaşının bir şey vermediğini) ibrahim Aleyhisselâm'a haber verdiler. İbrahim Aleyhisselâm (kapısına gelen ihtiyaç sahiplerine verecek bir şey bulamadığı için) çok üzüldü. Gözleri yaşardı. Gitti uyudu. İbrahim Aleyhisselâm'ın eşi, Hazret-i Sâre annemiz, uykudan uyandı. (Onun bir şeyden haberi yoktu. Adamlarının Mısır'dan un ve buğday getirdiğini sanıyordu. Kum dolu) Çuvalların başına gitti. Birini açtı. İçi en iyi un ile doluydu. Ekmek yaptırdı. İbrahim Aleyhisselâm uyandı. Çok güzel bir ekmek kokusu hissetti. Sordu:

-"Bu size nereden geldi?" Hazret-i Sâre, buyurdu:

-"Senin Mısırlı dostundan..." İbrahim Aleyhisselâm;

-"Hayır! dedi. Bu belki benim halilim Allahü Teâlâ hazretlerin dendir..." Bu hadise üzerine Allahü Teâlâ hazretleri, İbrahim Aleyhisselâm'a "Halil" adını verdi.

   
© incemeseleler.com