İnce Sözler

Kategori: Tek nüshalar

EVLİYÂ SÖZLERİ

TAKDİM

 

Bu kitap, sûfiyenin büklerinden Alâaddin Attâr Hazretlerinin Tezkiretül Evliya isimli eserinden, Abdurrahman Camî Hazretlerinin Nefahâtül Üns isimli meşhur eserinden, Mevlânâ Sâfiyûddin Hazretlerinin Reşâhat Aynülhayat isimli cevher dolu eserlerinden seçilip sadeleştirilmiş ve VELÎLER DİLİNDEN ismi verilip zübde halinde ihvan-ı dînin istifadelerine arz edilmiştir.

 

Mevlâmız nûrâniyet ve rûhâniyetlerinden istifâde etmek nasip eylesin...

------------------------------


incemeseleler.com

 

 


 

 

FERİDÜDDIN-İ ATTÂ R HAZRETLERİ'NDEN

 

Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden sonra Evliyaullah K.S. Hazerâtının sözleri kalbden gelen İlİm olup, okuma sûretiyle öğrenilmiş değil, Allah’ın lütfuyla olduğundan onlara "Enbiyâ Vârisleri, ve Mevlâ’nın Yakınları" denilmiştir.

Evliyâ sözleri şerîatın ince noktalarını aydınlatır. Onların sözlerini dinleyenler, hidâyet ve hikmet bulur, arzûsuna ulaşır, murâdına nâil olur...

 

Onların sözleri gönülleri aydınlatır, şeytânî vesveseyi def'eder. Dünya hırsını, Allah'tan gayrinin sevgisini gönülden siler. Doğru ve yanlışı ayırır, ölü kalpleri diriltir. Zira, Evliyaullah'ın bâzısı Hz. Âdem (Safiyyullah) ahlâkı, bazıları Hz. İbrâhim, Hz. Musâ ve Hz. İsa (Aleyhimmüsselâm) ahlâkı ve niceleri de Hz. Fahr-i Âlem (S.A.V.) ahlâkına sâhiptir.

 

Bu îtibarla Evliyaullah'ın sözleri sâde hikmet olduğundan Hak Teâlâ'nın feyiz ve inâyetiyle şeytânî düşünceleri def 'eder ve gönüllere nur verir.

 

S. Hûd 120. âyet-i celîlesinde: "Yâ Muhammed! Biz, geçmiş peygamberlerin sözlerini sen istifâde edesin diye naklederiz." Ve:

 

Hadis-i Şerîf'te: "Sâlihlerden söz edilen yere rahmet iner, lütfu ilâhî ve affı rabbânı yağar" buyurul-muştur.

 

İnsan onlardan olmasa da, onlara benzemeğe çalışmalı... Zira bu zamanda erler kaybolmuş, gönül ehli azalmış ve yalancı dâvâ sahipleri baş kaldırmıştır.

 

Cüneyd-i Bağdâdî K.S., Hz Şiblî.ye vasiyetinde:  "Bir kişiyi hak üzere bulursan eteğine sıkı sarıl; bırakma!..."  demiştir... (Hak yolcularını arayan bulur ve onlara uyan kurtulur.)

 

Erenlerin sohbetiyle, dünya ehli âhiret ehlini unutmaz ve onları sever. Erenlerin sohbeti insanların kalbini dünyadan soğutup, âhirete meyilli kılar ve gönülde Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetini ve âhiret kârını çoğaltmağa sebeb olur...

 

Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i  şerîflerin şerhi olan hikmetli sözleri toplayıp halkın istifadesine sunmak vacip olmuştur. Hikmetli sözleri hâlis olanları er, erleri aslan eder...

 

İmam-ı Rabbânî Hazretleri:

 "Allah dostlarından biri bir şahsı kabul etmesinden büyük saâdet yoktur. Allah dostları öyle kimseler ki, onlarla beraber olan, şakî (kötü kimse) olmaz" hadis-i şerîfi evliyaullah hakkındadır” Buyurdu. (Mektubat C. 1, M. 87)

 

"Fırsat azdır, onu en mühim işlere sarf etmeli. Bu da kalb birliği olanların sohbetiyle mümkündür. Hiç bir şey sohbetin yerini tutamaz. Eshab-ı Rasûlüllah buna misâldir."  (Mektubat C-1, M-120)

 

"Nakşî büyüklerinin sözleri kalp hastalıklarına devâ, mübârek nazarları mânevî marazlara şifâdır. Bir teveccühleri kırk erbaîne bedeldir, talipleri fenâ işlerden korur, yüce himmetleri dünya batağından alıp, mânen yükseltir" (Mektubat C-1, M-168)

* * *

 


 

TEZKİRETÜL EVLİYÂ'DAN SEÇMELER

 

VEYS'EL KARÂNI (Rh. A.)

Herem bin Hayyan ziyaretine geldiğinde Veysel Karânî (K.S.) sordu:

- Seni buraya kim getirdi?

Herem:

- Seninle yoldaş olayım ve senin muhabbetinle dinleneyim diye geldim, dedi.

 

Hazret-i Üveys:

- Allah ile işi olan, başkasının muhabbetinde olmaz. Aslâ Hakk'ın huzurundan ayrılma. Dinlenmen ancak O'nun sohbetindedir. Onu gönlünden ayırma ve harama bakma, âsî olursun. Bunları ehemmiyetsiz bilirsen, Cenab-ı Hakk'ın gazabına uğrarsın. Hz. Havva anan idi. Nuh, İbrahim, Musa, İsâ ve Muhammed Mustafa (Salavâtullâhi aleyhim ecmaîn) ve cümlesi bu âlemden göç ettiler.

Ben ve sen de gideriz, dedi. Ve:

- Yâ Ömer! diye seslendi.

Herem:

- Rahimekellah (Allah sana rahmet etsin), yoksa Ömer de mi vefat etti, diye sordu.

- Ömer'in dahî bu âlem-i fânîden bugün gittiğini Rabbim bildirdi. O, benim kardeşim, dostumdu, deyip ruhuna dualar etti. Devamla:

- Kur'an-ı Kerim hükümlerini rehber et. İyilerin yolundan ayrılma! Yoksa dînine zarar gelir, azaba uğrarsın.

 

  Yâ Herem! Artık ne sen beni, ne de ben seni göreceğim. Beni duâdan unutma. Ben de sana duâ ederim, dedi. Yürüyüp kayboldu, Herem de bakakaldı.

 

HASAN-I BASRÎ (K.S.)

 

  * "Uyuyan gönlümüzü uyandır" diyen cemaate:

 

  - Uyuyanı uyandırmak kolay. Sizin gönülleriniz ölmüş, zira hiç hareket etmiyor, Buyurdu.

 

* Bir sene yağmur yağmadı. Halk duâya çıktı. Hasan-ı Basrî minberde:

 

  - "Yağmur yağsın isterseniz, Hasan-ı Basrî'yi şehirden çıkarın, kovun" deyince, halk ağlaştı.

 

Hak Teâlâ'dan o kadar korkardı ki, cellat elindeymiş gibi...

 

Buyurdu:

- Biz avam kalabalığı ile şâd olmayız; lâkin bir gönül ehli gördük mü neşemiz artar.

 

- Üç şeyi işleme:

1- Beyler arasına girme,

2- Kadınlarla oturma (Râbiatü'l-Adeviyye de olsa.)

3- Çalgı dinleme...

Bunları yapan, evliya da olsa âfetten kurtulamaz.

 

- Er olana (hakîkî mü’mine lâzım olan; faydalı ilim, amel, ihlâs, sabır ve kanâttir.

 

- Bir kimse gördüklerinden ibret almazsa, onda noksanlık ve zillet vardır; O kişinin sözü de zararlıdır.

 

- Uzlet eden (yalnızlığa çekilen), selâmet bulur. Kanâat eden, aziz olur, halka muhtaç olmaz. Hasedi terk eden rahat bulur.

 

- Verâ[1] sâhibi için üç makam vardır;

1- Daima hak söyler,

2- Kendini günâhlardan korur,

3-  Her işi Allah rızası için yapar.

 

Bir zerre verâ, yüz yıl verâsız oruç tutmak ve namaz kılmaktan efdaldır.

 

- Miskin insanoğlu dünyada üç şeye doymaz:

1- Mal toplamak,

2- Zevk u sefâ,

3- Ömür sürmek (yaşamak). (Elinde olsa dünyadan gitmek istemez).

 

- Sevgili kullar, dünyaya kıymet vermez. Mü'min dünyada âhiretini imar eder, ahmak da dünyayı...

 

- Şu âyet-i celîle sevinmeye sebeptir:  "Kullarımın cümle günahlarını fazlımla affederim, ayıplarını yüzlerine vurmam, onlar şirk etmedikçe... Şirk edenleri

ise affetmem"  (S. Nisâ 48).

 

* Kabristanda yemek yiyen birini işaretle:

- "Bu adam münafıktır. Zira bu kadar ruhlar huzurunda gönlüne korku gelmiyor da boğazından yemek geçebiliyor. Bu adam ahireti düşünmüyor. Bu münafıklık alâmetidir" Buyurdu.

 

MÂLİK BİN DÎNÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

Üç şey kalbi öldürür:

1- Çok yemek

2- Çok uyumak

3- Çok konuşmak (Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerif okumak hâriç...)

 

İki şey ahmaklıktır:

1- Acaib şey görmeden gülmek

2- Sormadan haber vermek.

 

BÂYEZİD-İ BESTÂMÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Gönlünden üç perdeyi kaldırmayan kişiye mânevî devlet kapısı açılmaz:

1- Dünyanın tamamı verilse sevinmez. Sevinirse haristir.

2- Dünyayı verip, geri alsalar üzülmez.

3- Methedilirse memnun, zemm edilse müteessir olmaz.

 

- Üç şey Hakk'ın sevgisine alâmettir:

1- Sahavette denize,

2- Şefkatte güneşe,

3- Tevâzûda toprağa benzemektir.

 

- Kendine kıymet verip tâatını (ibâdetlerini) hâlis gören, insan sayılmaz.

 

- Gönlü şehvetle dolu iken ölen insanı lânet kefenine sararlar, nedâmet mahalline defnederler. Kim de şehvetini ve nefsini öldürürse onu rahmet kefenine sarar selâmet mahalline defnederler.

 

- Hayat, ilimde; rahat, marifette[2]; zevk, zikirdedir. Şevk ise âşıkların mülküdür. Onlar orada taht kurmuşlar; arzu ve emel, onlara erişmemiştir.

 

SÜFYÂN-I SEVRÎ (K.S.)

 

* Gözü ağrıdığında hekim gönderdiler.

Hekim:

- Bir hafta gözlerine su değmesin, dedi.

Süfyân:

- Abdest nasıl alayım?

Gayrimüslim Tabib:

- Sana göz lâzımsa ilaç budur!..

Tabip gitti. Süfyan abdest aldı, ibâdete devam etti. Tabip döndüğünde gözü iyi olmuş gördü. Süfyân doğruyu olduğu gibi haber verdi.

Tabib:

- Ben halkın ilacını verdim. Sen Hakk'ın ilacını yaptın. Senin değil, meğer benim gözüm hasta imiş, deyip iman etti

Tabibi getirenler de:

- Biz hekimi hastaya değil, meğer hastayı hekime getirmişiz, dediler.

 

 

ŞAKÎK-İ BELHÎ (K.S.)

 

 * Buyurdu:

- Nice üstadlara hizmet ettim. Ciltlerle kitap okudum.  Hikmeti dört şeyde buldum:

1- Rızık için endişe etmeyip emin olmak

2- Her işte ihlâsı muhafaza etmek

3- Şeytanı düşman bilmek

4- Ölümü yakın bilip, tedbirli olmak,

 

* Vaazlarında:

- "Ey insanlar! Ölü iseniz kabre girin, deli iseniz tımarhaneye,

çocuksanız mektebe gidin! Eğer kul iseniz, kulluk şartlarını yerine getirin" vecizesini söylerdi.

 

* İbrahim bin Ethem Hz. lerine:

- Yâ Ethemoğlu, dirlik nicedir? dedi

İbrahim Ethem K.S. :

- Bulursak yeriz, bulamazsak sabrederiz dedi.

Şakîk:

- Bizim Belh'in itleri de senin ettiğini ederler.

İbrahim bin Ethem:

- Ya siz ne yaparsınız?

Şakîk:

- Bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz...

İbrahim Ethem, Şakîk'i öptü;

- Sen üstadımsın, dedi.

 

* * *

 

 

 

 

İMAM-I ÂZAM (Rh. A.)

 

* Yolda bir öküzle karşılaştı. O, yolunu değiştirdi. Sebebini sordular.

- "Benim aklım var, onun boynuzu..." dedi.

* Üzerinden küçük bir kan lekesini temizlerken,

 

- "Yâ İmam, dirhem miktarı olmayan zarar vermez" demiştiniz, dediler.

- "O fetvâdır, bu takvâ..." Buyurdu.

 

* İmam-ı Âzam Hz.lerinin büyük babası, Hz. İmam'ın pederi olan Sabit Hz. lerini küçük yaşta iken Hz. Ali R.A.'ın huzûruna çıkarıp, zürriyetleri hakkında hayır duâlarına mazhar kılmıştı.

 

Son haccında, Kâbe-i Muazzama'da iki rekatta bir hatim edip, namazı tamamlayınca, Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulunurken, Beytullah cihetinden bir ses işitildi: "Yâ Ebû Hanife! Bizi kemâl-i mârifetle bildin ve hoşnut eyledin! Biz Azîmüşşân’da senin mezhebinde hizmet edenleri ve mârifette sana tâbî olanları mağfiret ettik" buyurur.

 

  İmam-ı Âzam Hazretleri'nin Zuhur Edeceğine Dair Hadis-i Şerifler

 

- "Âdem benimle iftihar eder, bense ümmetimden bir zât ile iftihar ederim ki, ismi Nûman, künyesi Ebû Hanife'dir. O zat ümmetimin kandilidir".

 

- "Enbiyâ-yı İzâm (Aleyhimüssalâtü Vesselâm)

benimle iftihar ederler. Ben ise Ebu Hanife ile iftihar ederim. Onu seven beni sevmiş, ona buğuz eden, bana buğuz etmiştir".

 

İMAM-I ŞÂFİÎ (Rh. A.)

 

* Rum Kayseri tarafından gönderilen dört yüz rahiple münazara[3] için halifenin de bulunduğu büyük bir cemâat Dicle kenarında toplandığı zaman O bir aba giymiş gelip, Dicle üzerine

seccâdesini serdi, üstüne oturdu ve:

- "Benimle görüşmek isteyen buyursun" dedi.

Bunun üzerine râhiplerin hepsi iman ettiler.

Rum Kayseri bu hâdiseyi haber alınca:

- Şükür ki, o su üstünde oturan kişi buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi müslüman olurdu, dedi.

 

İMAM-I AHMED BİN HANBEL (Rh. A.)

 

- Rıza nedir? sualine:

- Bütün işlerini Hakk'a ısmarlayıp, hayır ve şer ne gelirse razı olmaktır, Buyurdu.

 

DÂVUD-U TÂÎ (K.S.)

 

* "Dünya fenâ, âhıret bekâ evidir" diye işitmişti.

Bu sözün manasını düşünürken kararı kalmadı, dünya gözünden silindi ve Habib-i Râî katına varıp yalnızlığı seçti, ümidini halktan kesti, Hakk'a bağladı...

 

 * Buyurdu:

- Çok söylemek nasıl ziyan verirse, çok bakmak dahî öyledir.

- Ölürsen Allah için öl! O'nun için ölmezsen hiç ölme!

 

- Sadık insan halk rağbet etmedi diye kaygı çekmez.

 

- Doğruluk, Hakk'ın kılıcıdır.

 

EBÛ SÜLEYMAN DÂRÂNÎ (K.S.)

 

* Buyurdu:

 

- Her şeyin pası var, kalbin pası da çok yemektir.  Kim çok yerse, altı sıkıntıya sebep olur:

1- Kıldığı namazdan tat almaz,

2- Unutkan olur, ezber yapamaz,

3- Şefkati az olur,

4- İbâdetlerde tembellik, gevşeklik gelir,

5- Şehveti galip olur,

6- Müslümanlar mescide vardığında, o helâya varır.

 

- Açlık âhiret kapısını açar, tokluk dünya kapısını...

 

- Çok yemek gönlü karartır, aklı giderir. Akıl gidince ihtiyaç bitmez. Açlık ise nefsi kahreder, gönlü yumuşak ve nurlu kılar.

 

  - Allah'ı bilen, dünyadan uzak, ibâdete yakın olur. Kim geçmiş günahlarını hatırlar, şehvetten el çekerse, Hak Teâlâ onun gönlünden istek ve vesveseleri giderir.

 

  - Arifin gönül gözü açılınca gaflet gözü kapanır.

 

- Zikir, mü'minin gıdasıdır.

 

- Kim dünyayı terk ederse, kalbi nurlanır.

 

- Hak Teâlâ buyurur: "Ey Kullarım! Siz dünyada benden utanırsanız, ben de âhirette ayıplarınızı yüzünüze vurmam, affederim".

 

İBN-İ SEMMÂK (K.S.)

 

* Hasta oldu. Yahudi bir tabib getirmeye gittiler. Yolda nur yüzlü biri:

 

- " Sübhânallah... Allah dostuna, düşmanından fayda beklerler, bu doğru değil; İbn-i Semmâk'e söyleyin, elini ağrıyan yere koysun, Sûre-i İsrâ'nın 105. âyetini ve bi'l hakkı enzel nâhû ve bi'l hakkı nezel okusun, ağrıyan yere nefes etsin" dedi. İbn-i Semmâk, okudu, şifa buldu. O Hızır (A.S.) dı. Dedi.

 

HÂTEM-İ ESAM (K.S.)

 

* Namaz kılmayı tarif etti:

- Önce abdest al. Dışını su ile, içini tevbe ile arıt. Sonra mescide var. Kâbe'yi iki kaşın arasında, Azrâil (A.S.)'ı arkanda, Cennet'i sağında, Cehennem'i solunda, Sırat'ı önünde farzet, gönlünü Hakk'a bağla, azametle tekbir al. Korku ile otur, heybetle Kur'an oku. Yalvarış hâlinde rükû eyle, zillet ile secde et, inleyerek Tahıyyat oku, melek ve mü'minlere selam ver. İnşaallah kabul olur.

 

* Buyurdu:

 

- Zamâne âlim ve zâhidlerinin kibirleri teraziye konsa, zenginlerinkinden ağır gelir.

 

 

- Dört ölümü tatmadıkça Hakk'a lâyık olunmaz: 

1- Beyaz ölüm (Açlık),

2- Siyah ölüm (Eza ve cefaya sabır ),

3- Kırmızı ölüm (Nefse muhalefet[4]),

4- Hakir ölüm (Eski elbise giymek).

 

-  Gönül beş haldedir: 

1- Ölü,

2- Hasta,

3- Gafil,

4- Uyanık,

5- Sıhhatli... Arifler bunların cümlesini bilirler.

 

 - Münafıklığın alâmeti odur ki, dünyaya hırsla sarılır, men edilen şeylerden şüphe eder, sadakayı riya ile verir.

 

  Mü'minin alâmeti de odur ki, ne verirse Hakk'ın rızası için verir, her hareketi Hak içindir.

 

- Gâzilik üçtür:

1- Kâfirlerle,

2- Şeytanla,

3- Nefisle, ölünceye veya öldürünceye kadar uğraşmak.

 

 

 

ABDULLAH TÜSTERÎ (K.S.)

 

* Parmağını sarmıştı. Biri niçin sardığını sordu. "Ağrıyor", dedi. O zat sonra Mısır'a gitmişti, Abdullah Tüsterî Hz.'nin üstazı Zinnûn'un da parmağını sarılı gördü. Sebebini sordu. "Filân zamandan beri ağrır" dedi. O zaman anladım ki, Abdullah (K.S.) O'na uymak için parmağını sarmış...

 

 * Buyurdu:

- Hakk'a layık olan kişi altı şey işler:

1- Kur'an'ın hükmüne ve

2- Rasûlullah S.A.V.'in sünnetlerine uyar.

3- Haramdan ve

4- Yaramaz şeylerden uzak bulunur.

5- Her hususta Hakk'a uyar.

6- Nasuh tevbesi eder.

 

 - Kişiye tevbe müyesser olmaz, sükûta devam etmedikçe...

Sükût nasip olmaz, yalnızlığa çekilmedikçe...

Yalnızlık nasip olmaz, helâl yemedikçe... Helâl yemek nasip olmaz, Hakk'a uymadıkça... O dahî hasıl olmaz, âzâlarını yasaklardan korumadıkça... Bu da hasıl olmaz, Hak Teâlâ'nın lütûf ve inayeti olmadıkça...

 

MÂRUF-U KERHI (K.S.)

 

Buyurdu:

- Cömertlik üçtür:

1- Samîmi vefakârlık,

2- İstemeden vermek,

3-Şefkat edip Minnet beklememek.

 

- Evliya alâmeti üçtür:

1- Düşüncesi hep Allahü Teâlâ olur,

2- Yapacağı işi Allah için yapar,

3- İstekleri Allahü Teâlâ'ya bağlı olur.

 

- Cenab-ı Hakk'ın kullarına lütûf alâmeti odur ki ona amel kapısını açar, faydasız söz kapısını kapar. Amelsiz cennet istemek vebaldir. Allahü Teâlâ'nın hükmüne mutî olmadan rahmet ümit etmek cehalettir.

 

* Kendisine:

- "Niçin iyi yemekler yemezsin?" denildi.

- "Ben misafirim. Konuk, ne verilirse onu yer", dedi.

 

* Vefatından sonra Bağdatlılar kabrini Hakk'a duâ mahalli etmişler. Kim O'nu vasıta edip Cenab-ı Hak'dan bir şey dilese mutlaka kabul olurdu.

 

SIRR-I SAKATİ (K.S.)

 

 * Buyurdu:

- Şehvet sebebiyle işlenen günahın affı umulur; kibirden hasıl olan günahın affı umulmaz...

 

- Kim halka karışmayı severse, onda Hakk’a bağlılık azdır.

- Ahlâkın iyisi, incitmemek ve incinmemektir.

- Hak sohbetini (Allah’la alâkalı işleri) bırakıp, halk sohbeti ile meşgul olma!..

 

* Bir gün sabırdan bahsederken ayağını akrep soktu onu öldürmedi.

- "Niçin öldürmezsin?" dediler.

- Sabırdan söz ederken, sabretmeyip onu öldürmekten utandım," dedi.

Buyurdu:

 

- Şükür Allahü Teâlâ’nın verdiği nimetlerle günâh işlemekten uzak kalmak, O’nun verdiği nimetlerle o’na âsî olmamak, o nimetleri harama harcamamaktır.

 

- Ahirette faydası olmayan bir şeyle kendini insanlar için süsleyen kimse îlâhî nazardan düşer.

 

 

AHMED-İ HAVÂRÎ (K.S.)

 

* Rüyasında güzel yüzlü bir hûri gördü:

"Bu yüz güzelliği neden?" diye sordu. Huri: "Dün gece Allah korkusundan ağlamıştın. O gözyaşlarını yüzüme sürdüler, onun nûru..." dedi...

 

* Buyurdu:

- Kim gönül gözü ile dünyaya nazar ederse, Hak Teâlâ onun gönlünden zâhitlik[5] nûrunu siler.

 

AHMED-İ HADRAVİYYE (K.S.)

 

* Buyurdu:

- Dervişlere hizmet edene Hak Teâlâ üç ihsanda bulunur:

1- Sahâvet[6],

2- Güzel ahlak

3- Tevazû.

 

- Kim Allahü Teâlâ ile beraber olmak isterse, Allah dostlarıyla sohbet etsin!

 

EBÛ TÜRÂB (K.S.)

 

  * Müritlerinden yaramaz bir iş gördüğü zaman, onlara bir şey söylemez, kendisi tevbe ve istiğfar eder ve "O bîçâre, bu belâya benim yüzümden düştü" derdi. Hak Teâlâ da o müride selâmet verirdi.

 

  * Çölde giderken uzun boylu, siyah yüzlü korkunç biri göründü.

 

- "İnsan mısın, cin misin? Beni korkuttun" dedi. O da:

- "Sen Müslüman mısın, münafık mısın? Beni şüpheye düşürdün. Eğer Müslüman isen Allah'tan başkasından korkma" deyip kayboldu.

 

* Buyurdu:

 

- Velilerin tenleri çürümez. Kabirde hiçbir canlı ona zarar veremez, kaçar.

 

  (Hadis-i Şerif:  Onlar ölmez, bir evden diğer eve göçerler.)

 

YAHYA BİN MUAZ (K.S.)

 

* Buyurdu:

 

- Sen Cenab-ı Hakk'ı ne kadar seversen, halk da seni o kadar sever. Sen Hak'dan ne kadar korkarsan, halk da senden o kadar korkar.

 

- Allah'tan hayâ eden kimse günah işlediğinde, Allah Teâlâ da ondan hayâ eder. Hak Teâlâ'nın hayâsı kerem kılmak, kulun hayâsı ise nedâmettir.

 

- Üç şey evliya hâlidir:

1- Allah Teâlâ'ya güvenmek,

2- Allah'tan gayrıdan bir şey beklememek,

3- Allah’ın verdiğine kanaat etmek.

 

- Sübhanallah! Kullar günah işler utanmaz, Allahü Teâlâ görür utanır. Kerim ve Rahim olan Allahü Teâlâ buyurur: "Ey Kulum! Seni korkusuz kılan ibâdetinden, seni korkutan günahın evlâdır (ibâdetine güvenmekten, günâhından korkman iyidir)".

 

- Ahmak kişi, cehennem ameli ile cennet umar.

 

- O kişiye taaccüp ederim ki, hastalık korkusuyla yemekten perhiz eder de, cehennem korkusu ile günahtan perhiz etmez.

 

- Nasuh tevbesinin alâmeti üçtür:  Oruç tutup az yemek, ibadetten ötürü az uyumak, Zikrullah'tan dolayı az konuşmaktır.

 

  - Sevgi ve muhabbetin alâmeti: iyilikle artmaz, sıkıntı görmekle eksilmez.

 

ŞAH ŞÜCÂ-İ KİRMÂNÎ (K.S.)

 

Şeyh Hz.leri'nin güzel bir kızı vardı. Kirman'ın vali ve büyükleri istediler. Üç gün mühlet aldı, mescid ve tekkeleri gezdi. Güzel namaz kılan birini beğendi. Ona:

- Evli misin?

- Hayır.

- Güzel bir kızla evlenmek ister misin?

Yiğit:

- Bana kim kız verir! Üç gümüşten başka dünyalığım yok dedi.

Şah:

- Üç akçenin birine ekmek, birine katık, birine güzel koku al, dedi ve kızını ona nikahladı.

O gece zifaf oldu. Kız bir bardak üzerinde kuru ekmek parçası gördü.

- Bu nedir?

Yiğit:

- Bu senin sabahki nasibin...

Kız:

- Dünkü rızkı veren Allah, bugün vermez mi de yarına ekmek saklarsın. Babam bana 20 senedir "Seni tevekkül ehli birine vereceğim" derdi. Meğer öyle birine vermiş ki, rızık için Allah'a itimat etmez, deyip evine gitmek istedi.

Yiğit:

- Bu işin tevbesi nedir?

Kız:

- Ya ekmek gider, ya ben..., dedi. Ekmeği fakire verdiler.

 

Buyurdu:

 

- Sâdık kulun alâmeti üçtür: 

1- Dünya onun nazarında toprak gibidir. Yâni altın ve gümüşe o gözle bakar. 2- İnsanların övdüğü ve yerdiği, onun nazarında birdir. Övene de yerene de ehemmiyet vermez. 3- Şehveti gönlünden çıkarır, açlığı sever, dünya adamlarının tokluğu sevdiği gibi...

 

Dostlarına Tavsiyesi:

- Yalan söylemeyin, kimseye hiyanet etmeyin. Bundan gayrı ne isterseniz yapın.

 

Hikâye:

Hoca Âlî Sürgânî Şah-ı Kirmânî K.S.) Hazretleri'nin türbesini ziyarete geldi. Torbasından ekmek çıkarıp yemeye başladı ve:

- İlâhî! Misafir ver de beraber yiyelim, dedi.

Bir köpek yanına geldi. Sürgânî köpeği kovdu. Az sonra Şah-ı Kirmânî'nin türbesinden bir ses işitti:

- Ey Hoca Sürgânî! Allah'tan istediğin ve kapına gelen konuğu niçin kovdun?

Hoca Sürgânî, çıkıp köpeği aradı. Bir bucakta buldu. Yediği yemeği götürüp önüne koydu. Köpek dönüp bakmadı. Hoca mahcup oldu. Tevbe edip, insafa geldi.  Köpek lisana gelip:

- Ey Hoca! Şah-ı Kirmânî olmasaydı, göreydin ne işlere uğrardın, dedi ve kayboldu.

 

YUSUF BİN HÜSEYİN (K.S.)

 

* Güzel bir kız, bir gece yanına geldi. Yusuf Allah korkusu ile onu reddetti. Sonra başını dizine koyup, uykuya vardı. Rüyada, taht üzerinde oturmuş bir sultan gördü. Sultan'ın etrafında yeşil elbiseli hizmetçiler vardı.

- Siz kimsiniz? diye sordu.

Onlar:

- Taht üzerindeki Yusuf Peygamber, etrafındakiler de melekler... Yusuf bin Hüseyin'i ziyarete gidiyor, dediler.

- O kim ola ki, ziyaret ederler? deyip ağladı. Yusuf (A.S.) tahttan inip, kendisini kucaklayarak elinden tuttu, tahta oturttu:

 

- Arap Beyinin kızı sana tâlip oldu. Allah korkusu ile sen onu reddettin. Alahü Teâlâ buyurdu ki:

"Yâ Yûsuf! Sen Hak korkusu ile Züleyha'yı reddettin, seni peygamberlerden kıldım. Yusuf bin Hüseyin de senin gibi yaptı, mağfirete mazhar oldu. Ve onu velilerden kıldım" buyurdu.

 

EBÛ HAFS-I HADDÂD (Demirci) (K.S.)

 

* Cehennem ehlinin hallerini düşünür de ağlardı. Kendisine:

- Halkın azap görmesinden sana ne? dediler.

- Benim yaratılışım âb-ı şefkatla (şefkat suyu ile) yoğrulmuş, dedi ve ilâve etti:

- Bütün cehennemliklerin azabı bana yüklenip onlar affolunsa ben memnun olur ve derdimden kurtulurum dedi.

 

Buyurdu:

- Her kim kendi hal ve hareketlerini Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerif terazisi ile tartmazsa münafıktır.

- Dervişlik,  Hakk'ın huzurunda kendini âciz ve çaresiz bilip, emrine itaatlı olmaktır.

 

- Veli,  kendi nefsinden kurtulmak isteyendir.

 

- Cömert,  Müslüman kardeşinin dünya ve ahiret iyiliğini kendisinden üstün tutandır.  Bahil,  elinden gelen iyiliği vaktinde yapmayan;  katı bahil  de, kendi iyilik yapmadığı gibi, başkasına da manî olandır.

 

- Mütevazı olmak isteyen, salihler sohbetinde bulunsun.

 

- Tenlerin iyiliği hizmetle, canların iyiliği doğruluktadır.

 

- Takvâ güç;  tasavvuf,  edeptir.

 

- Ey Birader! Öyle bir kapıya bağlan ki, bütün kapılar sana oradan açılsın. Öyle bir efendiye bağlan ki, cümle saadet sana boyun eysin...

 

 

* Şeyh Sülemî: "Vefatımda başımı Ebu Hafs'ın ayağı ucuna koyun", diye vasiyet etmiştir.

 

HAMDUN-İ KASSÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Hakikat ehli, kendinden haber vermez; kimsenin sırrını da söylemez.

 

 - Kendini iyi gören, Firavundan beterdir.

 

 - Dervişin kibri, zenginin kibrinden fenâdır.

 

 - Cümle hastalıkların aslı ve Dîn-i Mübin'in âfeti, çok yemektir.

 

- Dünyayı elde etmeye uğraşan, âhireti hor görür.

 

- Musîbete katlanmayan, Allahü Teâlâ ile harp etmiştir. Çünkü, her şey O'nun hükmüyle meydana gelir.

 

CÜNEYD-İ BAĞDÂDI (K.S.)

 

Sırr-ı Sakatî Hz.'nin müridi ve yeğenidir.

 

Buyurdu:

 

- Şükür , Cenab-ı Hakk'ın ihsanı olan nimetlerle O'na isyan etmemek, o nimetlerle günâh işlememektir.

- Tamamlık isteyen, günahlardan uzak olsun.

 

- Her kim Allah'ın Kelâmı'nı sağ elinde, Hazret-i

Peygamber (S.A.V.)'in hadisini sol elinde tutar ve bu iki ışıkla yürürse, şüphe ve bid'at karanlığına düşmez de kurtulur.

 

- Murakka[7] giymekle iş hasıl olsaydı, demirden kaftan giyerdim. Lâkin Allah Teâlâ yanında itibar hırkaya, değil, belki gönül şevkine ve gönül derdinedir.

 

Hikâye: 

Müslüman kisvesinde bir Hıristiyan genci Hazretin vaazını dinledi, sonra:

- Yâ Şeyh! Bir hadis-i şerifte "Mü'minin firâsetinden sakın! O, Allah'ın nuru ile bakar" buyuruluyor.

Bunun mânâsı nedir? dedi.

 

Hazreti Şeyh râbıta yapıp, başını kaldırdı:

- Bunun manası odur ki, zünnarı kesip müslüman olmalısın Buyurdu. Ve o genç, müslüman oldu.

 

* Şiblî, bir gün

- "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", dedi.

Cüneyd:

- Bu sözü gönül darlığından derler.  Kim, Hakk'ın kazasına râzı oldu, o, gönül darlığından kurtuldu... , Buyurdu.

 

* Bir gün Cuma mescidinde biri dileniyordu. Cüneyd gönlünden

 

- "Bu yiğit niçin kazanıp yemez de kendini hor eder" diye geçti. Sonra uyudu. Rüyada önüne örtülü bir tabak içinde pişmiş et getirdiler ve:

- "Mescid önünde dilenen dervişin eti... Bunu ye!" dediler.

- Murdardır, yemem dedi:

- Dün mescid içinde nasıl yedin de şimdi yemezsin, dediler.

 

Cüneyd:

- Bildim ki, gıybet etmişim, dedi.

 

Buyurdu:

- Eğer benimle Mevlâ arasında ateşten deniz olsa, Rabbime olan aşkımdan dolayı onu geçmek için kendimi ateşe atardım...

 

- Bu yolda, başlıca üç tuzak var: Mekir[8], kahır[9] ve lütûf tuzakları... Bunların nihayeti yoktur.

 

- Kul ile Allahü Teâlâ arasında dört deniz var.  Onlar geçilmeden Allahü Teala'ya ulaşılmaz:

1-  Dünya ... Onun gemisi zühddür.[10]

2-  Halk ... Onun gemisi uzlet,[11]

3- İblis ... Onun gemisi şeytanı düşman bilip sakınmak,

 

4-  Nefis... Onun gemisi dileğini vermemek, (nefsânî istekleri terk etmek)tir. Zira nefis kötülük emreder, Er olan onu öldürendir.

 

- Akıllı, yalnızlığı sever.

- Görüşünde ibret olmayanın[12], görmemesi (kör olması) görmesinden hayırlıdır.

 

Allah'ın zikri ile meşgul olmayanın, susması söylemesinden hayırlıdır.

 

Hak söz dinlemeyi arzu etmeyenin, duymaması işitmesinden iyidir...

 

Allah'a kullukla meşgul olmayanın ölümü, dirilikten iyidir...

 

- Derviş  olan toprak gibi mütevâzî olur, üstüne süprüntü atsalar da sabreder safâ bulur.

 

- Sâdık  kişi bin yıl Hakk'a yüz tutsa da, bir an O'ndan yüz çevirse, o bir anda kaybettiği şey, bin yıllık hasılatından fazla olur.

 

 

- Rıza, belâyı ganimet bilmektir...

- Tasavvuf;  gönlü pâk etmek, Hakk'a uyup halktan ayrılmak; beşeriyet sıfatından nefsin isteklerinden ırak olup çokluktan kurtulmak; cümle ümmete nasihat etmek ve Peygamber (S.A.V.)'in şeriatına tam uymaktır.

  - Hak Teâlâ'nın  nimetlerini düşünmekle mânevî bilgiler doğar, kudret ve azametini tefekkürle bu bilgiler artar, azabını düşünmekle de korku ziyâde olur.

 

- Murakabe,  dâima uyanık olup, gafil olmamaktır.

 

- İhlâs,  Hak'la olan işlerden halkı çıkarmaktır.

 

AMR İBN-İ OSMAN (K.S.)

 

 Buyurdu:

- "Hak Teâlâ Hazretleri ruhları cesetlerden yedibin yıl evvel yarattı. Bu âleme getirmek için âdemoğullarının  ruhlarına günde üçyüz altmış kerre tecellî nuru serpti."

 

EBÛ SAİD HARRÂZ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Kul Allah'ın emrine yapışıp, Hak'dan gayrıyı unutmalı, "Nerden gelirsin ve ne dilersin?" diye sorulursa, "Allah"tan gayrı cevabı olmamalı. Ne söylerse Allah'ın sözü olmalı ve kendini aradan çıkarmalı...

 

-  Sıdk,  ahdini yerine getirmektir.

 

- Tasavvuf'un  mânâsı, "Sâf" olup, "Süzülmek ve kederlerden pâk ve halis olmak" ve "Allah'tan gayrı, gönül evinde bir şey bırakmamaktır. Böylesine «Sofî» denir.

 

ŞEYH EBÜL HÜSEYİN NURI (K.S.)

 

- Müslümanlık, Müslümanlığın kilidi olan Peygamber (S.A.V.)'in sünnetlerine tam uymaktır.

 

OSMAN HAYRÎ (K.S.)

 

 Buyurdu:

 

- Kendisine dört şey müsâvî görülmedikçe, kişi kemal derecesine eremez:

1- Almak,

2- Men' olunmak,

3- İzzet,

4- Zillet...

 

- Karşısında insanların el bağlayıp durmasından hoşnut olan kimse de, Firavun ve Nemrut ahlâkı vardır.

 

- Üç şey muhteremdir:

1.  Amel eden âlim,

2. Tamahı olmayan mürid,

3. İhlâs sâhibi sofî...

 

-  Tevâzuun aslı üçtür:  Acizliğini, muhtaçlığını, günahlarını bilmek...

 

- Yakîn[13],  yarın endişesini terketmektir.

 

- Hakîkî muhabbet,  Mevlâ'dan gayriyi gönülden çıkarmaktır.

 

- Saâdet'in alâmeti,  Allah'tan korkmak ve O'na itaat etmek;  Şekâvet'in alâmeti,  Allah'tan korkmayıp günah işlemektir.

 

- Allah’tan ırak olmanın sebebi üçtür:

1- Dünyaya tamâ etmek,

2- Hizmetinden dolayı övünmek,

3- Nefsine uymak...

 

- İhlâs,  içinde nefsin nasîbi olmayan şeydir.

- Halis niyyet, namazda ve sadakada, halkın görmesinden sakınmaktır.

 

ABDULLAH BİN CELÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Babamla anam, beni Hak yolunda hizmet için vermişlerdi.

Bir zaman sonra çok yağmurlu bir günde geri gelip, gece anamın kapısını çaldım. "Kimsin?" dedi. "Oğlun Abdullah!" dedim. "Benim oğlum var mı? Onu ben Hak yoluna bağışladım, geri almam" deyip, bana kapıyı açmadı.

 

* Kendisine:

- Fakirlik nedir? diye sual edildi. Dışarı çıkıp bir müddet  sonra geldi ve cevap verdi.

- Niçin daha önce söylemedin? denildi.

- Belimde dört denk gümüş vardı. Bunlar fakre dair söz etmeme mânî oldu, dilimi bağladı. Onları bir dervişe verdim de fakirlikten söz edebildim, dedi.

 

 

EBÛ MUHAMMED RÜYEM (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tevhid,  varlık eserini terk etmek, yalnızlığı seçmektir.

 

- Tasavvuf,  Hakk'a itâatli olmak, ne tarafa çekilirse îtiraz etmeden o tarafa gitmektir.

 

- İhlâs,  ibadetlerinden, iki cihanda karşılık beklememektir.

 

İBN-İ ATÂ (K.S.)

 

* Bir yolculukta harâmîler oğullarının gözlerini bağlayıp boyunlarını kılıçla vururken, Hazret, mübârek yüzünü semâya tutarak:

 

- Şükür senden gelen kazaya, derdi. Dokuzunu böyle kestiler, hayatta kalan oğlunu da bağladılar. Oğlu ona:

 

- Sen atamızsın. Bizi karşında bir bir kestiler, bir kelam etmedin." dedi. İbni Atâ Hz.leri:

- Ey Oğul! Bu işi işleyen, hüküm ve ferman veren Allahü Teâlâ'ya söz söylemek yaramaz. Zîra O, halimizi görür ve işitir. Sizi saklamaya da gücü yeter. Ben arada aciz bir kulum. Onun işine ne söz söyleyeyim, dedi.

Harâmî başı bu sözü işitti ve oğlunu bıraktı:

- Ey Pîr! Eğer bu sözü önce söyleseydin hiç bir oğlun ölmezdi, dedi.

İbn-i Atâ Hz.leri:

- O hüküm öyle yazılmış, dedi. (Büyüklerin imtihanı da büyüktür.)

 

Buyurdu:

- Her kim, sünnetlere uyarak kendini süslerse gönlü nurlanır.

 

- Fiiller, sözler ve güzel huylar içinde, uysallık gibi yüksek ahlâk yoktur.

 

- Gafletin büyüğü, Allah’tan ve O'nun hükmünden gafil olmaktır.

 

- Gönül, Hakk'ın nazargâhıdır. Hakk'ın nazargâhı pak olmalı. Hak nazargâhında mü'minlerin gıdası zikir ve tâattır. Münafıkların gıdası da yemek, içmek...

 

- Kimin gönlünde âhiret endişesi yoksa, şeytan onu ölünceye kadar dünya endişesiyle meşgul eder.

 

- İnsan yüce mertebeye, ancak iyi huyla ulaşır.

 

DÂVUD-U RAKKÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bu dünya Şeddat, Nemrud ve Firavun'un artığıdır. Onların artığı da pistir. Dünyada iki şey elde edersen iyidir: Biri dervişler sohbeti, diğeri büyüklerin itibârı...

 

YUSUF-U ESBÂT (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Tevazuun  aslı, evinden çıkınca kimi görsen, onu kendinden âlâ bilmektir. tevazuun haddi, hak söyleyeni kabul etmek, mum gibi yumuşak olmak, deve gibi yedilmek, söveni övdü bilmek, her işte Allah'a dönmek ve hayırdan-şerden gelene râzı olmaktır.

 

- Arif , iyiliği Hak'dan, noksanlığı nefsinden bilip, gönlünü Hakk'a bağlayan ve O'nunla huzur bulandır.

 

 

 

İSHAK NEHRİ CÛRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Dünya, dipsiz bir deniz, sahili âhirettir. Er olan, bu denizi takvâ[14] gemisi ile geçer.

 

- Tokluğu taam ile olan daima aç, zenginliği mal ile olan daima yoksuldur.

 

- Allah dostları üç yerde sevinirler: Halktan uzak, Hakk'a yakın ve tâatta kavî olduklarında...

 

- Tevekkül ehli, İbrahim Halilullah gibi olur... Ateşe  atılırken, Hz. Cibrîl ona: "Hacetin var mı" dediğinde "Senden hacetim yok" diye cevap vermişti.

 

ŞEYH  SEMNÛN-U ÂŞIK (K.S.)

 

* Muhabbeti, niçin belâya koştular, diye soruldu.

 

- Herkes muhabbet davası etmesin, belâyı görüp çekinsin diye, dedi.

 

MÜRTAİŞ (K.S.)

Buyurdu:

 

- Nefsin arzularına karşı koymak, havada uçmaktan üstündür.

 

- Kulu Allah'a sevdiren şey, O'nun düşman bildiklerine hasım olmaktır. Onlar da,  dünya ,  nefis  ve  şeytandır .

 

ŞEYH FADL (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Şekâvet[15] alâmeti  odur ki, ilim okur amel etmez, amel eder ihlâs olmaz, salihler sohbetinde bulunmaz, başkalarıyla buluşur.

 

- Dünyaya hoş hatırla bakan dervişten hayır umma! Zira o, tarikat mürtetlerindendir.

 

- Müslümanlık dört şeyle insandan uzaklaşır:

1- Bilir, amel etmez.

2- Yapar mahiyetini bilmez.

3- Bilmez, sorup öğrenmez.

4- İnsanları öğrenmekten men eder.

 

- Hakka muhabbet  îsardır.[16] Bunun dört mânâsı var: 1- Daim zikirde olup, zikirle şâd olmak.

2- Hak Teâlâ ile (ibâdete devamla) ünsiyet etmek.

3- Dünya işlerinden tamamen kesilmek.

4- Hakk'a mânî olanlardan uzaklaşmaktır.

 

EBÜL HASAN POŞNEKÎ (K.S.)

 

Abdest alırken, hâdimini çağırıp, gömleğini acele falan kimseye vermesini emretti. Hâdimi: “Aceleye sebep ne?” dedi.

 

- Şeytan fikrimi bozar korkusudur... Nitekim Peygamberimiz (S.A.V.)  "Hayır işi ileri tutunuz"  buyuruyor, dedi.

 

  Buyurdu:

- İhlâs,  şeytan bilmesin ve kimse görmesin niyetinde olmaktır.

 

  - Kendini hakir tutan kimseyi, Hak Teâlâ aziz eder. Kendini aziz göreni de hakir...

 

HÂKIM-İ TİRMİZÎ (K.S.)

 

* İki arkadaşıyla ilim tahsili için sözleşmişti.

Anası kendisine izin vermedi. İtaat etti. Kabristana gidip ağlardı. Hızır A.S. "Ağlama, kaygılanma! İki arkadaşından daha âlim olursun" deyip, ona hikmetler talim etti...

 

* Ailesinden ezâ gördükçe, kendisi istiğfar eder, onlara darılmaz:

- İlâhî, ben tevbe eyledim. Onları sen ıslah eyle, derdi.

 

Buyurdu:

- Kimde "Benlik iddiası" varsa, o kişi, bir dirhem borcu kalıp da azad olamayan ve bir dirhemin kulu olan köleye benzer.

 

- Kur'an'ı okuyup, emrini tutan kişinin, iki kaşı arasında peygamberlik nuru pırıldar, belirir.

 

 - Rüya,  nübüvvetin kırkaltı cüz'ünden biridir. Zira, Peygamberimiz S.A.V. nübüvvet müddeti olan 23 senenin, altı ayında ilâhî emirleri rüya ile almıştır. Altı ay 23 senenin kırk altı da biridir.

 

- Hak'dan korkan, korktuğundan emin olur.

 

- Sıfatların en kötüsü kibirdir.

 

- Bir şeytanın bir saatte mahvettiğini, yüz aslan bir koyun sürüsüne yapamaz.

 

- Hakîkî cömert; misafir ve misâfir olmayan nazarında bir olan, herkese ihsanda bulunandır.

 

ABDULLAH BİN MENÂZİL (K.S.)

 

 Buyurdu:

- Peygamber S.A.V.'in sünnetini terkeden, farzları da terkeder. Sünneti terkeden bid'atcıdır. Bid'atcı da cehennem itidir.

 

- Vakitlerin âlâsı, nefse üstün geldiğin, kötüsü de nefse yenildiğin zamandır.

 

- Şu kimseye taaccüb olunur: Hayâdan söz eder de, kendisi Allah’tan utanmaz.

 

- Fakr;  dünya ve âhiretten kesilip, Hak Teâlâ'yı istemektir.

 

- Kul kendisine hizmetkâr isterse ipi, elden verir de kulluk hududundan çıkar.

 

ŞEYH ALİ BİN SEHL (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Tâat üzere olmak, hidâyet alâmeti; yaramaz işlerden uzak durmak da saâdet alâmetidir.

 

- Edep, aramakla elde edildiği gibi, Cennet de öyledir.

 

- Pencereden giren ışık güneşe ne kadar uzaksa, ibadetsiz kişi de Allah'a o kadar uzaktır.

 

- Bir kişi elini güneş zerreleri içinde tuttuğu halde, zerrelerden elinde bir şey kalmadığı gibi, günahtan kararmış gönüllere de söz ancak o kadar te'sir eder.

 

HAYR-I NESSÂC (K.S.) (çulha)

 

* Vefatı sırasında akşama yakın Azrail A.S. göründü.

- Yâ Azrail! Ya Allah'ın emrini yerine getir, ya beni bırak, O'nun emrini yerine getireyim. Nitekim Hak Teâlâ sana "Hayr'ın ruhunu kabzet" Buyurdu. Bana da "Namaz vakti gelince, namaz kıl" emri vardır, dedi.

 

Azrail A.S. ona mühlet verdi. Abdest alıp namaz kıldı, sonra rûhunu teslim eyledi.

 

EBÛ HAMZA (K.S.)

 

* Hz. Cüneyd, İblis'i, erenlerin boynuna basarken gördü.

- Yâ mel'un, erenlere küstahlık etmeye utanmaz mısın, başlarına çıkarsın, dedi.

İblis:

- Onlar erenler değil! Zira gönüllerinde dünya sevgisi var. Hakîkî er görmek istersen, filân kaya dibinde biri var, git gör.

Cüneyd gitti. Ebu Hamza'yı orada ibadetle meşgul gördü. Namazdan çıkınca, Hamza:

- Yâ Cüneyd! O mel'un yalan söyler. Ve O, hakîkî erenleri göremez. Yanından dahî geçemez, dedi.

 

AHMET MESRÛK (K.S.)

Buyurdu:

- Her kim, Allah’tan gayrisiyle sevinse, sevinci çok çabuk kedere döner.

 

- Günâh olan işlere bakmak, gönülden Hakk'ın mârifetini siler, gaflete sebep olur.

 

- Kişi marifet ağacını fikir suyu ile, gaflet ağacını uyanıklık suyu ile, tevbe ağacını da pişmanlık suyu ile sulamakla kurtulur, yemiş verir ve Cennete gider.

 

- Zâhit, tam teslimiyetle hacetini Allah’tan isteyendir.

 

AHMED MAĞRİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Dervişlerin zilleti, dünyalık düşüncesiyle zenginlere hürmet etmektir.

 

- Dünyayı terk eden dervişlerin duası berekâtiyle, halkın üzerinden belâlar kalkar.

Ve dünya bunların vücudu berekâtiyle durur.

 

ALİ CÜRCÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Üç şey Tevhid'in elbisesidir: Korku, ümit, muhabbet...

Korkunun çokluğu kulu Hakk'a hazırlar ve O'na lâyık kılar. Ümidin çokluğu, maksada; muhabbetin çokluğu Hakk'a ulaştırır.

 

- Farzları terketmeyen, sünneti edâ eden ve bid'attan uzak olan, hâlis mü’mindir.

 

- Bedbaht, geçmiş günahlarını halk içinde anarak ortaya koyandır.

 

  - Veli:  fânî canı, Hakk'ın müşahedesiyle bâkî kılandır. O kişinin kendi nefsi ile dirliği olmaz, Hak'dan başkası ile karar bulmaz.

 

- Rıza[17],  kulluk sarayı;  sabırlı olmak, onun kapısıdır.

 

EBÛ BEKİR KİTÂNÎ (K.S.)

 

Anlatıyor:

Rüyada güzel bir yiğit gördüm.

- Kimsin? dedim.

- Takva dedikleri benim, dedi.

- Senin durağın neresi? dedim.

- Kederli gönüller... dedi.

 

Siyah suratlı çirkin bir kadın gördüm.

- Kimsin? dedim.

- Gülmek dedi.

- Makamın neresi? dedim.

- Gafletli, sevinçli gönüllerde bulunurum, dedi.

Uyandım ve bir daha gülmemeye karar verdim...

 

Buyurdu:

- Zahid, hiç bir şeyi olmadığı halde, gönlü şen olandır.

 

ABDULLAH HAFÎF (K.S.)

Buyurdu:

- Kâbe yolunda, yanımda ip ve kova bulunduğu halde, çölde giderken, bir geyiğin kuyudan su içtiğini gördüm. Ben de içmek istedim; fakat su dibine indi. Hayretle: "Ey Abdullah! Bu geyiğin mertebesi senden yüce imiş" dedim. Gâibten bir ses:

- Geyiğin yüce mertebesi, bize itimadındandır.

Senin gibi ipe ve kovaya değil!.."

İpi ve kovayı bıraktım. Yola devam ederken:

- Yâ Abdullah! Biz seni sınadık. Geri dön, su iç, denildi. Döndüm, su kuyunun üstüne gelmiş... İçtim, abdest aldım, namaz kıldım. Sonra Medine'ye kadar suya ihtiyacım olmadı. Haccedip Bağdat'a döndüm. Cüneyd karşıladı. Ve:

- Ey Abdullah! İpi, kovayı kuyu başına bırakıp gittiğin zaman, "Biz seni sınadık, dön su iç" diye nida edildiğinde eğer dönmeseydin, o su akar ayağına gelirdi, dedi.

 

Bir Rüyası:

- Peygamber S.A.V.'i rüyada gördüm. "Yâ Abdullah! Bir kimse doğru yolu bulup da o yola gitmezse, Hak Teâlâ ona hiç kimseye yapmadığı azabı lâyık görür", Buyurdu.

 

Güzel Sözlerinden:

- Nefsini öldürmeden kara don giyen dervişe, o don, it çulu olur.

 

MUHAMMED CERÎRÎ (K.S.)

 

Anlattı:

- Bir derviş misafir gelip, biraz asîde veya çorba istedi. "Toplantımız var, dönünce isteğini veririm" dedim. Unuttum,; uyku geldi. Rüyada arkasında yüzyirmidörtbin enbiya olduğu halde Fahr-i Âlem S.A.V. zuhûr etti. Karşılayıp elini öpmek istedim. Vermedi. "Yâ Rasûlallah, şüphesiz suçum çok! Lâkin buna sebep hangisidir?" dedim.

 

- Daim huzurda bulunan bir dostumuz senden asîde istedi de arzusunu yerine getirmedin, Buyurdu. Uyandım. Koşarak dervişe dergâh kapısında yetiştim.

 

- Kardeşim! Az müsaade et, arzunu yerine getireyim, dedim, hiç iltifat etmedi ve:

 

- Ahir Zaman Nebisi ile, yüzyirmidörtbin enbiya şefaatçı olduktan sonra mı arzumu vereceksin? Bana bu bir inayettir. Ya böyle olmayanlar ne yapsın, deyip kayboldu.

 

Buyurdu ki:

- Her kim kulağını nefsin sözünü dinlemeye tutarsa şehvet zindanı içinde hasta olur.

 

HALLÂC-I MANSÛR (K.S.)

 

 Buyurdu:

- İyi ahlâk,  halkın cefâsına ehemmiyet vermeyip Hâlik'la olmaktır.

 

- İhlâs  öyle bir süzgeçtir ki, ameli onunla süzerler.

 

- Şirk ve riya bulanıklarından söyleyen kimse, gönülleri öldürür.

 

- Nefsini bir işle meşgul eyle! Değilse o seni boş bir işle meşgul eder.

 

* Aşk şarabıyla mest olmuştu. Darağacına erişince önce merdiveni öptü, sonra ayağını bastı.

"- Merdiveni niçin öpersin?" dediler.

"- Erenlerin miracı asılmaktır", dedi.

 

* Hallac'ın asılmasına üzülen erenlerden birine, asılma sebebini beyan buyuran bir ses şöyle diyordu:

 

"- Biz Hallac'a sırrımızdan bir sır gösterdik. Onu açıkladı. Her kim, sultanlar sırrını ifşa ederse, ceza görür..."

 

* Şiblî (K.S.), Hallâc'ın türbesinde münâcât edip,

 

- Bu mü'min ve ârifdi. Niçin bu belâya uğradı? dedi. Hâtiften ses:

 

- Yâ Şiblî! Şunun için eyledik ki, bizim sırrımızı gayra söyledi. Sır saklamayanın cezası budur.

 

* Hallâc asılırken İblis karşısına geldi:

 

- Sen "Enel Hak" dedin, sana rahmet eylediler. Ben "Enel Hayr" dedim, bana lânet eylediler. Sebebi nedir? dedi.

 

- Sen benlik ettin. Ben de benliği kendimden uzak kıldım, dedi.

 

HABÎB-İ ACEMÎ (K.S.)

 

* Mürşidi olan Hasan-ı Basrî Dicle kenarında beklerken, Habib yanına geldi. Ona:

- Ne beklersin? dedi.

O:

- Nehri geçmek isterim, vasıta yok".

Habib:

- Üstad! Hasedi gönlünden sil, dünyada iğreti ol, belâları ganimet bil, bütün işleri Hak'dan bil, suya bas, geç", dedi ve ırmağa basıp geçti.

Hasan-ı Basrî ağladı. Sebebini sordular:

- Habîb benim müridimdir. Suya basıp geçti, beni mahcup eyledi. Sırat köprüsünden cümle halk geçerken, ben kalırsam halim ne olur?, diye ağlıyorum dedi.

Habîb'e sordu:

- Bu mertebeye vesile nedir?

- Üstad dedi. Ben gönül ağartırım (feyiz ve nur alırım), sen kağıt karartırsın (kitap yazarsın).

 

* Ahmed bin Hambel ve Şâfiî otururken, Habîb geldi. Ahmed bin Hambel, "Buna bir sual sorayım" dedi. Şafiî: "Bu zümreye sual sorulmaz" dedi.

Ahmed sordu:

- Bir kişi, beş vakit namazdan birini unuttu. Hangi vakit olduğunu bilmez. Ne yapsın?" dedi. Habîb:

 

- Bir kişinin gönlü, Allah’tan gafil olursa, onu terbiye etmek icap eder. O insan yirmi dört saat sarhoştur.

Bir günlük namazın tamamını kaza etmeli, deyince, Hz. İmâm hayret etti. Şâfiî de: "Ben sana demedim mi, bu zümreye sual sorulmaz" dedi.

 

* "Allah'ın rızası nerede bulunur?" suâline, "Münafıklık tozu olmayan kalplerdedir", Buyurdu.

 

* Kur'an okurken, ağladığını gören biri:

 

- Sen Acemsin, Kur'an'ın mânâsını bilmezsin. Neden ağlıyorsun? dedi.

Habîb:

- Dilim Acemî, kalbim Arabîdir, Buyurdu...

 

UTBETÜL GULÂM (K.S.)

 

* Evvel halinde, kadınlara mübtelâ idi. Güzel gözlü birine tutuldu. Ona birini gönderdi. Kadın örtülü ve halislerdendi.

- Utbe benden ne diler? dedi.

-Gözü gözüne takılmış, ona te'sir eylemiş...

Kadın bir gözünü çıkarıp, bir tabağa koydu, getirdi.

- Utbe sevdi ise alsın..., dedi.

 

Bu hadise Utbe'ye tesir etti. Hasan-ı Basrî katına gidip, arpa ekmeğine kanaat ederek, Hakk'ın kulluğundan ayrılmadı.

 

  * Rüyasında bir huri gördü. Huri: "Sana âşıkım, gayrıya alâka ve muhabbet etme!" dedi.

Utbe de:

- Ben dünyayı üç talakla boşadım. İnsan üç talakla boşadığını geri almaz, dedi.

 

  * Muhammed Semmâk, Zinnûn-i Mısrî ve bâzı velîlerle sohbet ederken, Utbe geldi. Yeni bir gömlek giymişti.

Muhammed Semmâk:

- Yeni gömlek giyip ne hoş salınırsın, dedi.

Utbe düşüp can verdi.(130 – 131)

 

RÂBİAT-ÜL ADEVİYYE (K.S.)

 

* İbrahim bin Ethem (K.S.), Râbia-ı Adeviyye'nin bâzı hallerine hayretle sebebini sordu.

Râbia:

- Yâ İbrahim! Sen namaz eyledin, bense niyaz eyledim, dedi.

 

* Râbia (K.S.)'nun evine hırsız girdi. Eşyayı yüklenip çıkmak istedi. Kapıyı bulamadı. Eşyayı bıraktı, kapı göründü. Sırtlandı, kapı kayboldu. Bu hal tekrar ederken, bir ses duyuldu:

- "Ey Kişi, dost uykuda ise, sultan uyanıktır" diyordu.

Hırsız tevbe etti.

 

* Hasan-ı Basrî, bir gün su üstüne seccâde serip oturdu. Râbia (K.S.), seccâdesini havaya atıp, üstüne oturdu. Ve:

- Ey Hasan! Senin ettiğini balıklar, benim yaptığımı sinekler de yapar. İkisi de iş değil... Bunlar bid'attır. Makbul olan işle meşgul olalım, dedi.

 

* Râbia (K.S.), başına tülbent bağlı birini gördü. Sebebini sordu.

- Başım ağrır, dedi.

- Kaç yaşındasın?

- Otuz...

- Otuz yıldır sıhhatli iken, başına şükür tülbenti bağladın mı ki bir gün hasta olunca, şikâyet tülbenti bağladın... dedi.

 

* Rabia (K.S.), Süfyân-ı Sevrîye:

- Dünyayı sevmesen iyi kişiydin, dedi.

- O dünyanın neyini sevdim?

- Hadis rivayet eder, onunla büyüklenirsin.

Süfyân-ı Sevri:

- Bunlar dünyayı sevmek midir? diye ağladı. Sonra:

- Yâ Rabbî, bu miskin kulundan razı ol" diye dua etti.

 

* Huzurunda dünyayı zemmeden birine hitaben:

- Sen dünyayı çok seviyorsun, sevmesen bu kadar anmazdın. Kumaşı seven kişi alıcı olur. Eğer dünyadan uzaksan, iyisine kötüsüne bakma. Hadis-i Şerifde "Kişi sevdiğini çok anar" buyuruldu, dedi.

 

Sözleri:

- Mevlâsından gelene katlanmayan kimse doğru yolda değildir.

 

- Gözyaşını sakla, halk görmesin, riyadan emin ol!

 

FUDAYL BİN İYAZ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tevrat'ta yazılıdır: Tevbesi kabul olan kişi toprağa el vursa altın olur.

 

* Padişah Harun Reşid ziyaretine gelip eve girmeye izin istedi.

- İzin yok! İstersen hükümle (fermanla) girersin, dedi ve Halife'yi tesirli sözlerle ağlattı.

Veziri Halife'ye:

"Hemen gidelim", dedi.

Fudayl:

- Yâ Hâmân![18] Sen ve senin gibiler Halife'yi helâk ederler, dedi.

Halife hasekisine:

- Beni Firavun, seni Hâmân yaptı hemen gidelim, dedi.

 

Buyurdu:

- Kim ululuk isterse,  kendini hor tutsun...

 

* Öğüt isteyen birine:

"- Ayak ol, baş olma... Bu öğüt yeter", dedi.

 

* Bir gece, Süfyân-ı Sevrî ile sabaha kadar sohbet ettiler.

 Süfyân:

- Ne mübârek gece idi, dedi.

Şeyhin cevabı:

- Ne yaramaz gece idi! Sen düşünürsün, nasıl söyleyeyim de bunlar beğensin, diye... Ben düşünürüm ne söyleyeyim, diye... İkimizi de bu endişeler, Hakk'dan ayrı bıraktı...

 

* Biri yanına geldi. Niye geldin dedi: Adam, "Sohbetini dinlemek için..." dedi. O yeminle Buyurdu ki:

- Bana yalnızlık daha âlâdır. Zira beraberken, sen benim dileğimce, ben senin arzunca olmak isteriz de Allah'ın rızasını dilemek kalmaz...

 

 Buyurdu:

- Hak'dan korkan, halktan ayrılıp Hâlik'a dönmeli.

 

* Hak Teâlâ sevdiği kulu,  âhiret endişesine düşürür; sevmediğini de dünya endişesine...

 

- Her şeyin zekâtı var, aklın zekâtı da âhiret endişesidir.

 

- Gönlünde Allah korkusu olanın, dilinde yaramaz söz bulunmaz. O korku, şehvet ateşini söndürür; dünya sevgisini içinden çıkarır. Kim Allah’tan korkarsa, her şey ondan korkar. Kim Allah’tan korkmazsa, hiç kimse ondan korkmaz. Kişinin Allah’tan korkması, Allah'ı bildiği kadardır...

 

- Dünyaya dalmak kolay, ondan ayrılmak güçtür.

 

- Dünya tımarhaneye, halk da içindeki delilere benzer. Deliyi zincire çekmedikçe aklı başına gelmez.

 

- Hak Teâlâ dağlara ferman Buyurdu: "Bir Peygamberimle sizin biriniz üzerinde konuşacağım". Tûr-u Sînâ cümlesinden ziyade  tevâzû  etti. Hak Teâlâ da onun üzerinde Musa (A.S.)'la mükâleme Buyurdu.

 

- Şu zamanda üç şey az bulunur: İlmiyle amel eden âlim, ihlâsla yapılan amel, dilden değil, gönülden seven mü'min...

 

- Tevekkül:  Allah’tan başkasına ümit bağlamamak ve kimseden korkmamaktır.

 

- İki şey ahmaklık alâmetidir: Acâip şey görmeden gülmek, sormadan haber vermek...

 

ŞEYH HASAN (K.S.)

 

Buyurdu:

- İnsanda dört şey var: Göz, dil, gönül ve şehvet... Gözü harama bakmaktan, dili yalan söylemek ve gıybet etmekten, Müslümanlara ezâ etmekten, gönlü kibirden ve kötü düşünceden, şehveti de haramdan korumak lazımdır...

 

- Akıllının düşüncesi ahiret, ümidi rahmet, işi ibâdettir.

 

- Recâ (Ümit) üç türlüdür:

1- İyilik edip, Hak Teâlâ'nın kabulünü ümit etmek.

2- Cennet ehlinden olduğunu ümit etmek.

3- Cenab-ı Hakk'ın, cemâlini görmekten mahrum etmeyeceğini ümit etmek...

 

ÂSIMÜL ANTÂKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- İbadet üç kısımdır: Allah’tan gayrıdan kesilmek, O'nu bir ve kendini yok bilmek...

 

- Mârifetin alâmeti  çok ibadet etmek, yalnızlığı sevmek, yalnızlıktan zevk almak, musibete sabretmek, kimseden korkmaz ve kimseye ümit bağlamaz bir hâle ulaşmaktır.

 

- Havf'in alâmeti:  kaçmak,  recânın alâmeti  istemektir. Ümit sahibi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmez ve olur mu olmaz mı diye düşünmez.

 

- Halktan korkup, Hak'dan korkmayan kimse tez helâk olur.

 

- Sadıklarla oturun. Onlar gönülleri şekten pir ü pâk ve Hakk'a lâyık ederler de sizin haberiniz olmaz.

 

- Kim gönlünü salâha ulaştırmak isterse, dilini tutsun.

 

- Günahın büyüğü câhillikle ibâdet etmektir.

 

- Günâhtan kararmış kalpler beş şeyle ağarır: 

1- Salih kimselerle sohbet.

2- Kur'an okumak.

3- Midesini boş tutmak.

4- Namaz kılmak.

5- Seher vaktinde yalvarmak...

 

HÂZİM-İ MEDENÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Necat bulmak istersen, helalden kazan ve helal yere harca. Dünyadan sakın ki, Firavun, Nemrut ve Şeddad'ın artığıdır. Onların artığı da necistir (pistir). Şu dünyada hiç sevecek, sevinecek şey yoktur. O, kervansaraya benzer, kervan akşam konar sabah geçip gider.

 

- Akıllı insan, eline dünyalık gelirse sevinmez, elinden çıkarsa üzülmez. İki şeyden gam çekmez:

Bir şey ki, ona gelecektir, gelir; istemeye hacet yok. Bir şey ki, gelecek değildir, gelmesi için yüzbin gayret etse, gelmez.

 

* "Malın var mı?" denildi.

- Var. Hakkın rızası ve halktan çekinmek..., dedi.

 

* Bir kasap kendisine semiz et satmak istedi. "Param yok", dedi. "Şimdi al, sonra ver..."

 

Hz. Şeyh:

- Benim nefsime sabretmem, senin bana sabretmenden daha iyidir, Buyurdu.

 

Hikâye:

Yaşlı anası olan biri, hacca gitmek için Ebu Hâzım'dan izin istemeye geldi. Ebu Hâzım uykudan uyanmıştı.

- "Şimdi Resûlullah'ı rüyada gördüm. Selâm etti. "Hacca gitmekten, anaya hizmet daha evlâdır, Varsın, vâlidesinin rızasını kazansın, Allah'ın rızası ondadır dedi." Adam da ömür boyu anasına hizmette bulundu.

 

EMİR SULTAN (K.S.)

Hakîkî aşıklara feyizler geldi,

Ah ile vah ile cevlân ederken.

Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar,

Oturmuş ümmetin berâtın yazar.

Erenler meydana doğru varırlar.

Cümle enbiyalar divan dururlar.

 

Akar gözlerimden yaş yerine kan,

Deryalar nûş edip kandırmazken.

Cümlenin maksudu ol dîdar imiş,

Derdi olan gelsin dermanı buldum.

Canı içinde ben cananı buldum.

 

Canlar mezat olmuş dellalda gezer.

Cevahir bahşeden dükkanı buldum.

Onda, cem olarak verip alırlar.

Hakk'a mahbub olan sultanı buldum.

Zerrece görünmez gözüme cihan.

Aşıklar kandıran ummanı buldum.

Hakk'a karşı duran divanı buldum.

 

ÜFTÂDE (K.S.)

Hakk'a aşık olanlar, zikrullahdan kaçar mı?

Âlim olan, cevheri boş yerlere saçar mı?

Gelsün mârifet alan, yoktur sözümde yalan.

Emmâreye kul olan, hayrı şerri seçer mi?

Sen bir filiz servisin, hemen şöyle durursun.

Sen bir palaz yavrusun, kuş kanatsız uçar mı?

Hakdır bu söz yârenler, gördüm demez görenler.

Kerâmete erenler, gizli sırrı açar mı?

Üftâde yanıp tüter, bülbüller gibi öter.

Dervişlere taş atan, iman ile göçer mi?

 

AKŞEMSEDDİN (K.S.)

 

* İlim tahsilinden sonra mânevî mürşid ararken Hacı Bayram Veli (K.S.)'yü gözü tutmadığından intisap etmeyip, Haleb'e gitti.

Rüyasında boynundan zincirle bağlı, ucu Ankara'da Hacı Bayram Veli Hazretleri'nin elinde olduğunu gördü ve uyandı.

Ankara'ya döndü. Bulunduğu köyde Hz. Şeyhi buldu ise de itibar görmedi. Irgatlara yemek verildiği halde kendisine iltifat edilmediğinden köpeklere verilenlere yaklaşarak:

"Ben de bu kapının köpeğiyim" diye aralarına girdi.

Bunu gören Hacı Bayram Veli Hz. leri: "Köse! Yaktın beni. Gönlüm dayanmadı, gel!" diye sofrasına çağırdı ve: "Zincirle gelen misafiri böyle ağırlarlar" Buyurdu.

 

* Çalışıp, şeyhinden mânevî hilâfet aldıktan sonra Beypazarı'na gidip oraya yerleşti. Bir mescit ve bir değirmen yaptırdı. Halktan fazla alâka görünce, "Kesrete düştük" diye orayı terketti...

 

* Hacı Bayram Veli Hz. lerine:

- Bunca yıl hizmet edenler varken, Akşemseddin'e hilafet vermenin sebebi nedir?, dediler.

 

- Bu bir zeyrek (akıllı) köse imiş. Her ne gördü ve işitti ise inandı. Hikmetini de sonra kendi anladı. Ama bu eskiler, ne görüp işitseler, hemen hikmet ve sebebini sorarlar. Aradaki fark işte bu!..., Buyurdu.

 

* İhtiyar ve zayıf olduğu halde gözlüğe muhtaç olmadığının sebebi soruldu:

- Evvel ve ahir sofra kırıntılarını ve taneleri toplarım, Buyurdu.

 

* II. Sultan Mehmet Fatih Hz. 21 yaşında tahta oturunca, İstanbul'un fethi için Edirne'de âlimlerden, ordu ve sivil erkândan meşveret meclisi kurdu. Harekâta muvafakat gösteren olmadı.

Yalnız Şeyh Akşemseddin (K.S.), "Evvel Kontantiniyyeyi Sultan Mehmed fetheder, sonra Benî Esfer alır. Benî Esfer elinden de Mehdî alır", dedi. Uzun bahis...

* * *


 

 

NEFEHÂT'ÜL ÜNS'TEN SEÇMELER

 

ŞEYH-UL İSLAM (ABDULLAH ENSÂRÎ) (K.S.)

 

Buyurdu:

- Hak Teâlâ, mahlukatı yaratmadan evvel ezelde onların amellerini takdir ve taksim etmiştir. Mahlukat O'nun hüküm ve iradesinin eseridir. Her birinin yazısı ne ise onu işler. Murad ve hüküm Allah'ındır. O, hükmünde âdildir. O'na "NASIL" ve "NİÇİN" denmez. Hak Teâlâ, her kimin lâyıkı nedir, inayeti kiminledir bilir ve ona göre takdir eylemiştir. "O'nun kullarına zerre kadar zulmü yoktur" (S. Füssilet 46).

- Zaman gelir. Hak Teâlâ bir kimseyi ibadete düşkün kılar. O ibadet ise onun sapıklık sebebi olur. Yânî onu gurura sevkeder. Zaman gelir, bir ateşe (musîbete) düşürür de onun hidayet bulmasına sebep olur. Yâni kendi haline ibret gözü ile bakar ve gaflet uykusundan uyanır, tevbe ve istiğfar eder. Hüküm ancak Hak Teâlâ'nındır, nasıl isterse öyle yapar. Hikmetini de, kendi bilir. Bu iki halden emin olmak, tuzağa düşüp aldanmaktır. Zira O'nun hükmü işi nedir bilinmez, anlaşılmaz. Her hal için talepte bulunmak icap etmez ki, sonunda Hak Teâlâ'ya şikayette bulunmuş olmasın.

 

- Hiç bir şey günahı küçük görmekten daha fena olamaz. Zira bu hal kimin hükmüne ve emrine sövüp saydığını bilmemektir.

- İtaat etmek, hürmet etmekten üstündür.

 

- Kendi amellerini gören kişinin gönlü Hak Teâlâ'dan perdelidir. Amelinin karşılığını bekleyen ve nîmeti verene değil de nîmete nazar eden kimselerin de gönülleri perdelidir.

 

- Kişiye önce  ilim  icap eder ki, onu doğru ve güzele ulaştırsın. İkinci olarak ise,  zikir  icap eder ki, ona tenhada arkadaşlık etsin de yalnızlık çekmesin. Üçüncü olarak,  zühd ve verâ  icap eder ki, onu münasip olmayan şeylere sevk etmesin. Dördüncü olarak  yakîn  icap eder ki ona binek olup, gideceği yere götürsün.

 

- Mü'minin kalbinde Allah’tan başkasının erişemeyeceği, sâde O'na mahsus bir makam vardır. Mü'min tefrikadan uzak olduğu zaman o makama rücû eder de rahat bulur.

 

- Hak Teâlâ kula yardım etmezse, Hakk'a giden yol uzaktır.

 

Hak ile sohbet etmek, sabretmek, günleri güzel geçirmek, Hak Teâlâ sana yakınlık göstermezse zordur.

 

- Hak Teâlâ övülecek elbiseleri zenginlere, aşağı elbiseleri dervişlere verdi. Temiz yemekleri zenginlere, lezzetini de dervişlere verdi.

 

- Hak Teâlâ'nın zâtı hakkında söz söylemek cehalettir. Çünkü, kimsenin Zat-ı İlâhî hakkında söyleyecek sözü yoktur. Olması da doğru değildir. Ancak Hak Teâlâ, kendi hakkında buyurmuş ve Resûlü haber vermiştir. Onun hakîkatini bilmek mümkün değildir. Onu tasdik ve ona teslimiyetten başka çare yoktur.

 

Hak Teâlâ’nın  hakikatini kendinden başkası bilmez. Bütün yaratılmışlar bundan aciz ve hayret içindedir. Kulun bundaki aczini kabul etmesi, Zât-ı Îlâhî’yi bilmek sayılmıştır. Fahr-i Âlem Efendimiz, Allahü Teâlâ'yı senâ ve duâ ederken: "Seni daha fazla methedemem. Sen kendini nasıl övmüşsen, öylesin"... demiştir.

 

Hak Teâlâ: "Onların ilmi ise bunu kavrayamaz" buyurdu. Allahü Teâlâ'yı işaretlerle işaret etmek şirk-i hafîdir. Çünkü işarette bir işaret edilen olması icap eder. O Hak Teâlâ ise câiz olmaz. O hakikatte ilk mevcuttur. Diğer varlıklar ise bir bahâne... Cenâb-ı Hak varlık ve zuhûrunda tek ve eşsizdir. Dikkat edin! Hak'dan başka her şey bâtıl, yok olucudur.

 

- Kim gösteriş için ilm-i tasavvuftan söz ederse müşriktir. Ve her kim söylemeye gücü yettiği zaman söz söylemek istese riyâ (sofiyâne bir gösteriş)tir. Zira sözü Hak'dan geldiği zaman söylemek icap eder.

 

- Edep:  Hak Teâlâ ile muamelede dünya hallerini ve nefsin kibrini ortadan kaldırmak ve "Ben... Benim..." demeyip ancak "Hakk'ın tevfik ve hidayeti var", demektir.

 

- İnsanlar, diri iken, ölüden miras yerler. Ancak bu taife öldüklerinde, diriden (Mevlâ'nın rahmetinden) miras yerler.

 

- Velilerden biri ile dürüst bir surette arkadaşlık ve sohbet etmeden vefat eden onun velilik hallerinden miras yiyemez.

 

- Dosta hizmeti kendine vâcip bilmelisin. Lâkin hizmetten kastın Hak Teâlâ olmalı, hizmet ettiğin kimse değil...

 

- Sen zannedersin ki, ibadet sade oruç ve namazdır. Allâhü Teâlâ'nın hükümlerine sabretmek, namaz ve oruçdan daha faziletlidir.

 

- Kimseye hakaretle bakma! Çünkü Hakk'ın dostları gizlidir. Sende basiret[19] olmadıkça mahlukatı anlayamazsın ve kendine zulmetmiş olursun.

 

- Hak Teâlâ'nın azameti ile örttüğü kimseyi görmek mümkün değildir. Zira bütün âlem onun örtüsü olur. O da kendi dostlarına örtü olur. Kıyamet gününde bu taifeyi görseler bilemezler. Burada gördükleri halde bilmedikleri gibi.

 

- Eğer bin yıl hayatta olsan, bundan daha iyi bir söz işitemezsin! Cenab-ı Hak, gökleri, yeri ve bütün sıfatlarını âşikâr gösterdi. O kendi dostlarının gözünde âşikâr olduğu kadar hiç bir şeyde âşikâr değildir. Dostlarının isteği, arzusu ve ziyaretleri bundan dolayıdır. Ve hiçbir yamalı örtü revâ değildir ki, gündüzü gece olsun. Yâni bir gün hayatta olsun da bunu bilmesin. Onun dîdârı ile senin canında can olur. Yani öyle bir can ki, sana can verir.

 

- Allâhü Teâlâ'nın şu kuluna Azrail (A.S.) gelib de: "Korkma, merhametlilerin en merhametlisine gidiyorsun. Asıl vatana kavuşuyorsun. Büyük bayrama ulaşıyorsun. Bu cihan bir konaktır, bu konak mü'minin zindanıdır. Emânet olarak sana verilen bu varlık bir bahânedir. Bu bahâne bir gün gider ve uzaklaşır da, hakikat meydana çıkar ve kişi dâimî olan Allâhü Teâlâ'ya kavuşur" dediğinde, aslâ dünyada ondan daha şerefli, daha hoş ve daha rahat bir gün olamaz.

 

- Bu dünya hakikat değil, bahâne sarayıdır ve karanlık zindandır. Müddet tamam olduğunda rızkın biter, hakikatler ve gayblar kapısı açılır.

 

- Hiç bir diri, nefsini islah etmedikçe, (Allah'la hayat bulup) hayatta olduğunu iddia edemez.

 

- Hak Teâlâ'nın kulundan yüz çevirdiğine alâmet, o kulu kendine fayda vermeyen şeylerle meşgul etmesidir.

 

- Mâlâyânî ile meşgul olan bilsin ki, Allah kendisinden yüz çevirmiştir.

 

- Gönül uyanık olduğu zaman kişi muallakta olur.(Yani hiç bir şeye bağlanmaz.)

 

* Kerâmet gösteren birini gördüklerinde:

- O aldanmıştır. Kerâmet satan kimsede her ne kadar köpek sesi yoksa da, o yine köpektir. Yaptığı da hakikatte kerâmet değildir. O, abdal ve zahide hoş gelir. Ârif olan sofî, kerâmetten üstündür. Yani o kerâmetin kendisidir.

 

 

Yine buyurdu:

- Arif, kalbini Allah için, cesedini halk için tutandır.

 

-  Sofî , makam ve hallerden geçmiştir ki, onlar sofinin ayağı altındadır. Ve onun halinde hepsi bir araya gelmiştir.

 

-  Meşâyihi   ziyaret  ve onlara hizmet bu taife üzerine farzdır.

 

- Allahü Teâlâ'nın lütuf ve inayeti olmadan, bizim gayret ve isteğimizden bir şey çıkmaz ve hiç bir şeye erişilmez.

 

- Bir kişi hoş bir vakitte kendi meleğini gördü, ona: "Sizi görebilmek için ne yapmalı?" diye sordu.

Melek: "Canlı incitmemek lâzım" dedi. O zat hiç bir şey incitmezdi. Bir gün ayağını karınca ısırdı, onu vurup düşürdü. Ondan sonra da hiç bir zaman melek göremedi.

 

LÂMI-İ ÇELEBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Allah dostlarına her an Allahü Teâlâ’dan lütûf nurları dökülerek taşar. Mü'minin kalbi hikmet pınarlarından bir pınardır. Sizler de ondan içiniz. (Mürşid-i Kâmilin feyzi ve sözleri murad edilmiştir.)

 

- İlmiyle her şeyi kuşatan Allâhü Teâlâ, bütün eşyayı kaplayan esrarını kullarından ileri gelenlere bildirdiği gibi, perdeleri gönül gözlerinden kaldırmak için de evliyâ ve sofîler göndermiştir.

 

 

YAHYA BİN MUÂZ ER-RÂZÎ (Rh.A.)

 

Buyurdu:

 

- Hakîkî sevgi, sevdiği Mevlâ’ya itaatla amel etmektir.

- Zâhidler dünya garipleri, ârifler âhiret garipleridir.

 

- Hak Teâlâ bu tâifeyi dost edinip, onların gönlünü kendine bağladı. Nasıl ki, bir kimse birini dost edinse, onun gönlünü kendine bağladığı için dostluğu devam eder.

 

EBÛ HAFS HADDÂD (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Kim işlerini, sözlerini ve hallerini Kitap ve Sünnet terazisinde tartmazsa ve kendisini suçlamazsa erenler zümresinden sayılmaz.

 

- Mürüvvet,  insafı elden bırakmamak ve kimseye karşı intikam hissi beslememektir.

 

  EBÛ-L HÜSEYİN KUŞENCİ SÔFÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bir kimse Hak yolunda nefsini zelil tutsa, Hak Teâlâ onu güçlü kılar ve yükseltir. Hak yolunda nefsini yüce görüp halka karşı kibir etse, Allahü Teâlâ onu kulların gözünde zelil ve hakir kılar.

 

HAMDÛN-İ KASSÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kim, geçmiş büyüklerin hallerine baksa, kendi kusurlarını ve büyüklerden uzaklık durumunu anlar.

 

EBÛ'L HÜSEYİN EL-BÂRÛSÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Eğer onların dışlarında görülen zühd alâmeti içlerinde olaydı yiğitlerden olurlardı. Halbuki namaz ve oruçları çok olmakla beraber, iman nurundan mahrum görünürler. Zâhirin zulmeti bâtının zulmetindendir.

 

AHMED BİN ÂSIM EL-ANTÂKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Her amelin imamı ilimdir. İlmin imamı ise İnayet-i Bârî' (ezelî tamkdir)dir.

 

-  Sabır , rızadan evvel gelir.

 

- İhlâs,  salih bir amel işlediğin zaman seni o amelle anmalarını istememendir.

 

- Yeryüzünde senden başka, bütün âlemlerde ise O'ndan başka varlık olmadığını bilerek amel et!

 

AHMED BİN EBİ'L-HAVÂRI (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Dünya, köpeklerin toplandığı bir çöplüktür. Ondan sakınmayan köpekten de aşağıdır. Zira köpek, çöplükte işini bitirince çekip gider. Dünyayı seven kimse ise hiç bir surette ondan ayrılmaz.

 

ABDULLAH BİN HABIB BİN SÂBIK EL ANTÂKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Dört şey var ki, ondan başka bir şey yoktur:  Göz, dil ,  gönül  ve  hevâ ... Gözü Hakk'ın razı olmadığı şeye bakmaktan; dili, gönülde olanın aksini söylemekten; gönlü, İslâma yakışmayan kin, hased gibi kötü şeylerden; arzu ve istekleri, hoşa gitmeyen şeylerden men et.

 

SEHL BİN ABDULLAH ET-TÜSTERÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bedbahtlığın alâmeti odur ki, ilim verilir, amel etmek için yardım edilmez. Amel etmek için yardım edilir, ihlâs verilmez de işleri mücadele ile yapar. Yâni Hakk'ın taksimine razı olmaz da ondan başkasını ister. Kezâ Allah dostlarının yüzü ve sohbetleri ona müyesser olmaz ve ibadeti kabul görmez.

 

- Saadet o kimseler içindir ki, dostları onları arar ve isterler.

 

UTBE-İ GASSÂL (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bahtı iyi olmanın alâmeti, hazırlıklı olarak hizmet içinde bulunmaktır. Bahtı kötü olmanın alâmeti da gafil olarak hizmet içinde bulunmaktır. (Hizmetten murat ibadettir.)

 

ZÜNNUN-U MISRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- İnsanlar, istedikleri şeyi bilselerdi, Allah rızâsı için verdikleri kendilerine çok kolay gelirdi.

 

- Şu dâr-ı dünyada haps olarak Allahü’tan veya Resûlullah'tan uzak kalmaktan mecnun oldum.

 

- Allahü Teâlâ bir kulundan yüz çevirdiğinde, ona evliyaları aleyhinde söz söyletir.

 

KEŞFÜL-MAHCUB SAHİBİ

Buyurdu:

- Zamanın padişahı dervişândan birine üçyüz miskal altın gönderip: "Hamam parası yapsın" demişti.

Derviş de hamama gidip hepsini hamamcıya verdi. Onun için demişler ki: "Tasavvufla tasarruf bir arada olmaz".

 

EBÛ HAMZA-İ HORASÂNİ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Sofîler dünyaya kıymet vermez, bundan dolayı da gam yemezler. Eğer bütün dünyayı toplayıp bir dervişe versen, israf olmaz.  İsraf,  Hak Teâlâ'nın rızası olmayan yere harcamaktır.

 

- Hak Teâlâ, senden dünyanın terkini değil, gönlünden dünya sevgisinin def'ini ister.

 

ŞİBLİ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Eğer dünyanın Cenab-ı Hakk'ın yanında zerre kadar kıymeti olsaydı, onu hiç düşmanlarına verir miydi?

 

-  Âfiyet , bir an kalbini Allah'a bağlamaktır.

 

EBÛ HAMZA-İ BAĞDÂDÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Eğer gaflet olmasaydı, sadıklar zikrullahın safâ ve zevkinden can verirlerdi.

 

- Hak Teâlâ "Cahillerden yüz çevir" buyuruyor. Nefis ise cahillerin en cahilidir. O halde en fazla ondan yüz çevirmeli.

 

EBÜ'L HÜSEYİN MÜZEYYİN (K.S.)

 

Buyurdu:

 

  - Sofîlerin münakaşa, mücâdele ve nefret içinde oldukları günde hayır yoktur. Zira bu hal feyz-i İlâhînin gelmesine engeldir.

 

EBÜ'L HÜSEYİN NÛRÎ (K.S.)

 

* Kendisine:

 

- Allahü Teâlâ'yı ne ile bildin? diye sorulduğunda,

- Allah ile dedi.

* Keza,  "Akıl nedir?"  sualine,  "Bir âcize yol gösteren bir âciz"  cevabını verdi.

 

 

SEYYİD EBÜ'L KASIM CÜNEYD (K.S.)

 

Buyurdu:

 

Ah! Tasavvuf sahipleri âlemden nihân[20] oldu.

Din esâsı bozulup bir başka zaman oldu.

Zühd, verâ, ahlâk ve teslim idi, dinin esası,

Şimdi kuru bir kavga, feryâd ü figân oldu.

Yol kesenler şeyh olup, mürşidlik taslıyorlar.

Takvâ gitti, zühd-irfan, boş söz-hezayân oldu.

 

CÜNEYD (K.S.)

* "Belâ nedir?" suâline:

- Belâ, belâyı verenden gaflet etmek, onu bilmemektir, dedi.

 

Buyurdu:

- Hicab üçtür: 

1- İnsanların perde olması.

2- Dünyanın perde olması.

3- Nefsin perde olması...

 

Bunlar avamın kalbindeki örtüdür. Havâs (seçkin kulların hicabı birdir. O da kendi amellerini görmek, ondan sevap ümit etmek... ve nimetle tuzağa düşmektir.

 

CÂFER-İ HULDÎ (K.S.)

Buyurdu:

- İhtiyaç vaktinde, dua ederken, kişinin yüzünü göğe tutması, Hak'dan uzak olanların işidir. (İhtiyaç zamanında kulluğa devamla elleri duânın kıblesi olan semâya kaldırır, lâkin boynu bükük, kalben niyazla yalvarmak lâzık...)

 

AMR BİN OSMAN EL-MEKKÎ - ES-SÔFÎ (K.S.)

 

   Buyurdu:

- Mürüvvet, dostun hatâ ve kusurlarını bilmezden gelmektir.

 

EBÛ HAFS (K.S.)

 

Buyurdu:

- Mürüvvet,  dünyada (Allah rızası için) malı mülkü dağıtıp, ahirette mağfiret dilemektir.

 

ŞAH ŞÜCÂ KİRMÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bir kimse, gözünü harama bakmaktan, nefsini şehvetten korusa, bâtınını devamlı kontrolle, zahirini sünnete uygun amellerle mâmûr etse, o kimsenin firâsetinde (mânevî görüşünde) hatâ olmaz.

 

EBÛ OSMAN HAYRİ (K.S.)

 

Buyurdu:

- "Hakîkî yiğitler kimlerdir?" denilse, "Kendilerine değer vermeyenlerdir", denilir.

 

- Şevk, muhabbet alâmetlerindendir.

 

- Hakk'ın emirlerini yerine getirmekte gâfil davranmak, mârifet[21] eksikliğindendir.

 

EBÛ OSMAN EL-MAĞRİBI (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kim zenginlerin sohbetini, fakirlerin sohbetine tercih ederse, Hak Teâlâ onu ölmeden evvel öldürür. (Kalbi kararır da, mânen ölü sayılır.)

 

- İsyan, iddiadan hafiftir. Zira âsî, tevbe yolunu tutar; iddiacı ise iddiasının hayalinde, yanlış yol üzerinde durur.

 

EBÛ OSMAN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kusuru kendi amelinde bul ki, kıymeti olsun. Töhmeti insanlardan kaldır ki, cenk ve mücâdeleden kurtulasın.

 

EBÛ'L ABBAS MESRUK (K.S.)

 

Buyurdu:

 

-  Tasavvuf , kendinde değişme olan her şeyden alâkayı kesmek ve kendinde değişme olmayan Mevlâ'ya bağlanmaktır.

 

HZ. ALİ BİN EBÎ TÂLİB (K.V.)

 

 Buyurdu:

 

- Eğer Hak Teâlâ beni cennette olmakla mescitte olmak arasında muhayyer bıraksaydı, mescidi tercih ederdim. Çünkü cennet mescidin yanında benim nasibimdir.

 

EBÛ ABDULLAH MAĞRİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Amellerin en üstünü, Hakk'ın emrine uyarak vakitleri değerlendirmektir.

 

MİMŞÂD ED-DÎNEVERÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Hak Teâlâ âriflere (evliyâsına) her an bakmaları için esrar-ı sübhâniyyesinden bir ayna (kalp aynası) vermiştir ki, ona bakarak Cenab-ı Hakk'ın nurlarını görürler.

 

AHMED BİN İBRAHİM EL-NESÛHÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bir kimseye ihtiyacı varken, istemediği halde helâlden bir mal verilir, o da bunu kabul etmezse, Cenab-ı Hâk onu, verilen şeyi veya benzerini istemeye muhtaç kılar. Zira o gelen şey ilâhî berekettir.

 

RÜYEM BİN AHMED BİN YEZİD BİN RÜYEM (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tasavvuf,  bir şeye sahip olmamak ve olunmamak (nefsini hakir tutmak, mahviyet sâhibi olmak)tır.

 

- Tasavvuf,  iki şeyden birini üstün görmeyi terk etmek (kusur görmemek)tir.

 

  - Bir kimse sôfî tâifesi ile otursa ve onların mutlak bildiklerinden bir şeyde onlara karşı olsa, Hak Teâlâ o kimsenin gönlünden iman nurunu kaldırır...

 

  -  Üns-ü Hak , Allâhü Teâlâ'dan başkasından, hattâ kendi nefsinden dahî uzak durmaktır. Yâni bütün hallerde sevdiğine (Mevlâ’ya) uymaktır.

 

-  Fütüvvet , din kardeşlerinden gördüğü eziyetlere karşı af ile muamele etmektir. Hattâ öyle ki, onlar senden özür dilemeye lüzum görmesin.

 

  - Hak Teâlâ  söz ve amel  kuvveti verdikten sonra, senden sözü alsa da ameli bıraksa, hiç üzülme!.. O senin hakkında bir nimettir. Çünkü konuşmanın âfet ve ziyanı çoktur. Eğer ameli alıp konuşmayı sende bıraksa, feryat etmeli, ağlamalısın ki, bu senin için bir musîbettir. Eğer ikisini birden alırsa, o da dert, mihnet ve yaradır.

 

YUSUF BİN HÜSEYİN ER-RÂZÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Halkın verdiği zahmetten dolayı kendine acıma. İşte o zaman gönlünden Allah’tan başkasını çıkarmayı başarırsın.

 

- Hak Teâlâ'nın emrini üstün tut ki, O da seni yüceltsin.

 

- Bütün hayırlar bir evde gizlenmiş. O evin anahtarı  tevâzû dur. Bütün şerler de bir evde saklı. Onun anahtarı da  kibir dir. (Kibir şirkten kötüdür.)

 

* Son demlerinde yaptığı dua:

- "İlâhî, gücüm yettiği kadar halkı sana davet ettim. Bir de yaptığım kötü hareketleri nefsimden bildim. Beni bunlardan birine bağışla".

 

EBÛ ABDULLAH ES-SENCERÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

-  Evliyânın alâmeti üçtür: 

1- Yüce iken tevâzû etmek.

2- Gücü yeterken dünyadan perhiz etmek (zühd sahibi olmak),

3- Kuvveti varken haksıza karşı insaf etmek...

 

MUHAMMED BİN FAZL EL-BELHÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Bir şey var ki, onun varlığı ile bütün iyi şeyler iyi olur ve onun yokluğu ile her şey kötü olur. İşte o  "İstikamet[22]" tir.

 

(Resûllulah S.A.V.: "En güzeli, önce Allah'ın birliğine îman et, sonra da doğru ol" Buyurdu.)

 

- Ovaları, dağları, dereleri aşarak Hak Teâlâ'nın evine (Kâbe'ye) varıp, orada Enbiya'nın eserlerini gören kimselere şaşarım. Niçin onlar nefis ve hevâ vâdilerini ve ovalarını aşarak Hak Teâlâ'nın eserlerini görmezler!

 

EBÛ ABDULLAH ES-SÂLİM (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Maksadın ne kadar doğru olursa, sana bereketlerin öncüleri gelir.

 

- Âdemoğlu üç fırkadır:

1- Ümerâ, (Âmirler)

2-   Ulemâ, (Âlimler)

3-   Fukarâ...(Fakirler)

 

Âmirler fena olursa, halkın yaşayış ve kazancı da fena olur. Âlimler bozuk olduğunda, şeriate gayret ve itaat da bozuk olur. Fakirler bozuk olduğu zaman, bütün insanların huyları da bozuk olur.

 

Âmirlerin bozukluğu zulümle, âlimlerin bozukluğu tamâ ile, fakirlerin bozukluğu riya iledir.

 

REY MEŞAYİHI (K.S.)

 

Buyurdu:

 

-  Güzellik;  mal, zühd, kemâl ve cömertlikledir.

 

CÂFER-İ HULDÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer orucunun sevabı sana kardeşlerin gönül ferahlığından daha sevgili ise, o orucu hiç açma! (Ahbab topluluğunda nafile oruç tutmak mahzurludur.)

 

"İnsanlarla olan muâmele, kendisi için değil, insanları memnun etmek içindi"

 

EBÜL-KASIM HAKÎM SEMERKANDÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Has adam odur ki, meşgûliyetler içinde gönlünü, Hakk'ın muhabbetine bağlı bulunur.

 

BERK-İ SUĞDÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- İbadet, Hak Teâlâ'dan karşılık için değil, O'na tâzim için  edilir.

 

EBÛ BEKR-İ VERRÂK (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Çok konuşmak kalbi katılaştırır.

 

- Çok uyumak, çok yemek, çok konuşmak kalbi katılaştırır, hattâ öldürür (hayırsız hâle getirir.)

 

MEŞÂYIH'DAN BİRİ (K.S.)

 

- Hak Teâlâ: "Dua edin kabul edeyim"[23] ve "Ben cinleri ve insanları başka bir hikmetle değil, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım"[24] Buyurdu. Bunlar unutulmasın, dedi.

 

AHMED BİN EBİ'L VERD (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Allahü Teâlâ  velî  kulunda üç şeyi artırır:

1- Mertebesini yükselttiğinde tevâzûunu;

2- Malını artırdığında cömertliğini;

3- Ömrünü artırdığı zaman da ibâdet ve gayretini artırır.

 

TÂHİR-İ MAKDİSÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer insanlar ârifin nurunu görseydi, hepsi yanardı.

 

EBÛ YÂKUP ES-SÛSÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Gösteriş için Tevhid ilminden bahsetmek şirktir.

 

EBÛ YÂKUB (K.S.)

 

Buyurdu:

- Dünya bir deniz, âhiret onun sahilidir. İnsanlar bu yolculukta takvâ gemisine binmedikçe, bu denizi geçip âhiret sahiline ulaşamaz. O gemiye binen kurtuluşa erer, binmeyen helâk olur.

 

  TEVEKKÜL HAKKINDA EVLİYA SÖZLERİ

 

Tevekkül:

1- İstemeyi terketmektir. (Ebu Yakub Mezkurı)

2- Tedbiri terketmektir. (Sehl Bin Tüsterı)

3- Rızadır...... (Bişr-İ HÂfı)

4- Kendi kendinden yüz çevirmektir. (Ebu Hafs HaddÂd)

5- Müsebbibi (sebebin sâhibini) görmektir. (HallÂc-I Mansur)

6- Sebepten ayrılmam,(sebebi sebep yapana bağlanmaktır.) (Feth-İ Musulı)

7-Acz içinde yokluktur. Kendi varlığını hayret içinde gark olmuş görmektir. (Şakık-İ Belhı)

8- Gönlünde yaratılmışlardan hiç birine yer vermemektir. (Şiblı) (Kaddesallahü Esrârahüm Ecmaîn.)

 

ŞEYBAN BİN ALİ (K.S.)

 

Tecritle hacca gitmek için müsaade isteyen birine:

- Önce kalbini gafletten, nefsini hevâdan, dilini boş sözden temizle. Dünyayı kalbinden çıkar da Allah Teâlâ'ya yönel. İşte tecrit[25] budur, Buyurdu.

 

EBÜ'L HASAN BİN MÜZEYYEN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kulun zaruret olmadan söz söylemesi, Hak Teâlâ tarafından kula bir dargınlıktır.

 

EBÛ HASAN SÂYIĞ (K.S.)

 

*  "Mürid kimdir?"  Suâline:

- "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen, onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'ın hışmından yine Allah'tan başka sığınacak yer olmadığını anladılar" (S.Tevbe 118)[26] ayet-i celilesini okudu.

 

EBÜ'L HASEN ES-SÂBİH (K.S.)

 

Buyurdu:

- Garip, vatanda olduğu halde ondan uzak olandır. Garip eşi, benzeri bulunmayandır.

 

BÂYEZID-İ BESTÂMI (K.S.)

 

Mahmut Sebük Tekin, Bâyezîd-i Bestâmî (K.S.)'nin kabrinde dervişlere sordu:

- Sizin üstazınız,  "Beni göreni ateş yakmaz,"  demiş., Bu nasıl söz, Ebucehil Resûlullah'ı gördü, ama onu cehennem yakıyor.

Derviş:

- O, Resûlullah S.A.V.'i Ebû Tâlib'in yetimi diye gördü. O'nun peygamberliğini göremedi. Eğer görseydi yanmazdı, dedi.

 

CAFER HİFÂRI (K.S.)

 

* "Hakk'a yol nasıldır?" sualine:

 

- Müjdeler olsun ki, O, hidâyet etmeseydi, sen O'nu aramazdın. Eğer O sana lütfetmeseydi, sen O'nu bulamazdın, Buyurdu.

 

EBÛ CAFER SUMÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Hakîkî dostun , seni günahlardan men eden.  Hakîkî arkadaşın , ayıplarını sana gösteren.  Hakîkî kardeşin  de seninle Hak Teâlâ tarafına yürüyendir.

 

EBÛ ABBAS ATÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Mevlâ'ya yapışmak elinden gelmezse, bâri dostlarına yapış. Her ne kadar sen onlara yetişemesen de onlar sana şefaatçı olurlar.

 

EBÛ CAFER AHMED BİN HEMEDÂN BİN SİNÂN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Âbidlerin ibadetleri ile âsîler üzerine kibretmeleri, âsîlerin isyanından kötü ve zararlıdır.

 

- Kişinin güzelliği, sözünün güzelliğindedir.

 

- Hakikatte Hak Teâlâ'ya boyun eğenlerin alâmeti, kendilerini Hak'dan meşgul eden bir şeyin meydana gelmemesidir.

 

EBÛ OSMAN MAĞRİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kim Hakk'a uyarsa, halk da ona uyar.

 

ŞERİF HAMZA UKAYLI (K.S.)

 

Buyurdu:

- Memleketinde doğan veya hareket eden her şeyden haberi olmayan kimse ârif sayılmaz! (Hak ve bâtıl işleri bilmek murat edilmiş...)

 

EBÛ'L HASEN EL-VERRÂK (K.S.)

 

Buyurdu:

- Gönülün diriliği, Hakk'ın zikrindedir. O hiç bir zaman yok olmaz. Hayatın safâsı Hak Teâlâ ile diri olmaktır.

 

- Allahü Teâlâ'ya muhabbet, O'nun Habibi Resûlullah S.A.V.'e tâbî olmaktır.

 

EBÛ BEKİR KİTÂNÎ (K.S.)

 

* Saçları ağarmış bir dilenci gördü ve Buyurdu ki:

 

- Bu adam gençliğinde Allahü Teâlâ'nın emrini zâyî eden bir kimsedir ki, Allahü Teâlâ da onu ihtiyarlığında ziyanda kodu, hor ve zelil etti. Eğer gençliğinde Hakk'ın emirlerine itaat etseydi, ihtiyarlığında dilenme zilletine düşmezdi. Çünki Ehl-i Sünnet'in ihtiyarları ne kadar yaşlansa da, halkın yanında aziz olur.

 

EBÛ BEKİR ŞİBLÎ (K.S.)

 

* "Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar"[27] âyet-i celilesinin tefsirinde:

- Zahirdeki gözlerini Hak Teâlâ'nın haram ettiklerinden, kalp gözlerini de Allah’tan başka şeyden sakınsınlar, Buyurdu.

 

* "Acayip şey nedir?" denildi.

- Gönlü ile Allahü Teâlâ'yı anladıktan sonra ona âsî olmaktır, dedi.

 

EBÛ BEKR-İ YEZDÂNİYÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Muhabbetin aslı:  Âşık, Mevlâ’nın rızasını her şeyden üstün tutmaktır.

 

EBÛ BEKİR SAYDELÂN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Akıllı, sözü lüzumu kadar söyleyen, fazla ve noksan kelâmdan sakınan kimsedir.

 

HZ. ALİ (R.A.)

 

* Resûlullah (S.A.V.) düğün yemeğine dâvet edildiğinde:

- "Yâ Ali! Eve gidip birkaç lokma bir şey yiyelim de düğün evinde yemek güzel olsun" (yani iştahlı yemeyelim.) Buyurdu.

 

ŞEYH ŞİRVÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer yolunuz Horasan'a uğrarsa, bize muhabbet eden kimsenin ziyaretine gidiniz.

 

- Size bu (Allah yolundaki) taifeye sevgi gösterenlere iyilik etmeyi vasiyet ederim.

 

EBÛ BEKİR ED-DAKKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Afiyet ile tasavvuf bir arada olmaz.

 

-  Yakınlığın alâmeti,  Hak Teâlâ'dan başka her şeyden alâkayı kesmektir.

 

- Allahü Teâlâ'nın kelâmı olan Kur’an’ın nûru, kulların sırları üzerinde doğup parladığında, ruhlar uyanır da beşerî ahmaklık soyulup gider.

 

EBÛ BEKİR TAHİSTÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kalbin hayatı, ancak nefsi öldürmekledir.

 

- Dâimâ gayret üzere ol. Çünkü Mevlâ, inâyet üzeredir. Her işin sebebi Mevlâ olduğu gibi, her şey yine O'na dönecektir.

 

- En büyük nîmet, kişinin nefsinden kurtulmasıdır. Çünkü Allahü Teâlâ ile kul arasında nefisten büyük perde yoktur.

 

EBÛ BEKİR HABBÂZ EL BAĞDÂDÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer ruhumu kabzetmezse O'na ibadet ederim. Eğer davet ederse emrine uyar yola çıkarım.

 

EBÛ BEKİR FERRÂÎ (K.S.)

 

* Şeyh Ammü, Hac yolunda uzun mesafeden sonra, Ebû Bekir Ferrâî'yi ziyaret etti. O, kendisine sordu:

- Nereye?

- Kıble tarafına.

- Baban var mı?

- Evet, var.

- Öyleyse geri dön, git babanla beraber ol!

Şeyh Ammü derhal itaat edip geri döndü.

 

Buyurdu:

- Bir kimse Allahü Teâlâ'nın emri ve muhabbetini her şeye tercih etmedikçe kalbine marifet nuru erişmez.

 

- Hayırlı işlerini gizlemek, günâhları gizlemekten üstündür. Ve bununla kurtuluş umulur.

 

EBÛ BEKİR BİN DÂVUD DİNEVERÎ (K.S)

 

Buyurdu:

- Mide, yemeklerin konduğu yerdir. Eğer helal lokma koyarsan kendinde Hakk'a itaat kuvveti bulursun. Şüpheli şeyler koyarsan, onlar Hakk'ın yolunu örter. Eğer haram koyarsan, ondan da günah meydana gelir.

 

ABDULLAH BİN MUHAMMED EL-MÜRTEİŞ (K.S.)

 

Buyurdu:

-Tasavvuf:  İleri, işleri (görüp) gizlemektir.

 

- Amellerin efdalı, Allahü Teâlâ'nın lütuflarını gözetmektir.

 

ABDULLAH BİN MUHAMMED EL MENÂZİL (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bu işe ‘pîr-i kâmile bağlanmağa) zorlu giren kimse rüsvây olur, zayıf olarak giren de kuvvet bulur.

 

Hakkında, büyüklerden biri şöyle Buyurdu:

 

- Ben bir buçuk adam bilirim: Yarım adam, Nasrabâdî... İnsanları anar, fakat kötülüklerini söylemez. Tam adam, Abdullah Bin Münâzil'dir: İnsanların adlarını dahî anmaz.

 

EBÛ'L-HAYR TİNÂTÎ EL-AKTÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Amelini gösteren, mürâîdir, hallerini gösteren de iddiacı...

 

*Su üzerinde yürüyen bir veli gördü. Ona:

- Bu yaptığın bid'attır. Vazgeç de var yerde yürü, dedi...

 

 

EBÛL HAYR HABEŞÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Altmış yıl Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de oturdum. Mahrumiyet ve zahmet anında insanlardan bir şey istemek dilediğim zaman gizli bir ses "Utanmaz mısın ki, o yüzle Bize secde edersin" derdi.

 

İBRAHİM ŞEYBAN EL-KİRMANŞÂHÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Meşâyih-i Kirâma hürmette bulunmayan kimse, yalan davalara, nursuz ve faydasız boş işlere tutulur ve bunlarla zelil olur.

 

MEVLİD ES-SÔFΠ ER-RUKKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Fakrın hakikatı : Hak Teâlâ'dan başka bir şeyle zenginlik talep etmemektir.

 

MÜSLİM-İ MAĞRİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Zahirini düzeltmekle meşgul olanlar, Allah'ın yarattıklarından korkar. Bâtınını düzeltmekle meşgul olanlardan da yaratılmışlar korkar.

 

EBÛ MANSUR HIREVÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Cömertlik (fütüvvet), nefsi hakir tutmak ve müslümanlara hürmetli olmaktır.

 

 

ABDURRAHMAN ER-RÂZI EŞ-ŞÂ'RÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Marifet , Allahü Teâlâ ile aranda olan perdeyi yırtar.

 

-  Dünya,  seninle Hak Teâlâ arasında perde olan şeydir.

 

- Şikâyet ve gönül darlığı, marifet azlığından ileri gelir.

 

EBÛ AMR BİN BUHAYD (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah'tan başkası ile ünsiyet hasıl etmek vahşettir (yalnızlıktır).

 

ŞEYH EBÛ ABDULLAH-I RUDBÂRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tasavvuf , tekellüf (gösteriş) ve yol aramayı (kuvvet kullanmayı) terkedip, şereflenmeyi ortadan kaldırmaktır.

 

EBÛ ABDULLAH EL-MUKIRRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Hakîkî fakir , her şeye mâlik olduğu halde kendine hiç bir şey mal etmeyendir.

 

- Kişi, kardeş ve dostlarının hizmetlerinden izzet (büyüklük) duysa, Hak Teâlâ ona öyle bir zillet (aşağılık) verir ki, kat'iyyen ondan kurtulamaz.

 

-  Cömertlik , kişinin düşmanı ile güzel muamele etmesi, malını hoşlanmadığı kimselere de sarfetmesi ve tabiatının nefret ettiği kimse ile dostluk ve sohbet etmesidir.

 

EBÛ ABDÜ'L KASIM EL-MUKARRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Ârif,  kendinin marufudur (Kendini bilir) ve kendini öyle meşgul eder ki, halka kabul veya red nazarı ile bakmaz.

 

- Tasavvufa girmek bereketin başlangıcı, kişinin kendi nefsinden ve şeyhlerinden haber veren sadıkları tasdik etmesidir.

 

EBÛ MUHAMMED ER-RÂSİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tasalar, sıkıntılar, günahların cezasıdır...

 

-  Sôfî , yerin kendini götürmediği, göğün üzerine gölge salmadığı ve halkın kendini kabul etmediği kimsedir ki, onun bütün hallerinde mercî Hak Teâlâ'dır...

 

ŞEYH ŞİRVÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sıddıkların dimağından en son çıkan şey, riyâset sevgisidir.

 

- Kim bâtıl sebebiyle izzet istese, Hak Teâlâ onu bir çok hallerde hor ve hakir eder...

 

- Tasavvuf , halkı terk etmek ve himmette yalnız kalmaktır.

 

- Bu halk bir mihnettir ki, neye karışsa ve el atsa, onu ifsat eder. Bunların sohbetinden sakınmak lâzımdır...

 

- İnsanların âfeti yine insanlardır...

 

EBÛ BEKİR VERRÂK (K.S.)

 

Buyurdu:

- Müslümanlarla sohbet ederken size konan sineği kovmayınız. Zira gidip başka müslümanın başına konar.

 

EBÛ HÂMİD-İ DOSTAN (K.S.)

 

* Su istedi. Veridiler; bardağı bir müddet elinde tuttu. Sebebi soruldu:

- Bir sinek su içiyor, o içsin diye bekledim. Hakk'ın dostları zahmetle bir şey yiyip içmek istemezler, dedi.

 

EBÛ NASR ES-SİRÂC ET-TUSÎ (K.S.)

 

- Benim toprağımın önünden geçirilen her cenaze affolunur, buyurmuş; buna Tûs ahalisi de riayet etmiştir...

 

EBÛ ALİ DEKKÂK (K.S.)

 

* Gece namazından bahseden tüccar bir müridine:

 

- Sana lâzım olan, murdar dünyayı kendinden uzak tutmandır. Başı ağrıyan kişi, ayağına ilaç sürmekle sıhhat bulmaz. Eli kirli olan da kolunu yıkamakla temizlenmez, Buyurdu.

 

ŞEYH EBÛ'L HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sôfî,  yokluğu tahsil etmiş olan kimsedir.

 

- Sôfî,  gündüz güneşe, gece ay ışığına ihtiyacı olmayan kişidir.

 

-Sôfîlik , varlığa ihtiyaç göstermeyen bir yokluktur.

 

* "Kişi kendi uyanıklığını ne ile bilir?" sualine:

- Hakk'ı yâd ettiği zaman tepeden tırnağa kadar Hakk'ın kendini yâd ettiğinden haberdar olmasıyla, Buyurdu.

 

- Sıdk, gönül konuşmasıdır. (Yani gönülde olanı söylemek...)

 

- İhlâs , Allahü Teâlâ için yapılan her şeydir. Halk için yapılan her şey ise  riyâ ..

 

- Siz "Allah" dediğiniz halde, başka bir şey söyleyen kimse ile kat'iyyen arkadaşlık etmeyin!

 

- Bir kimse bir işle meşgul olup da onunla Hakk'ın rızasını dilese, Kur'an okuyup da onunla Hakk'ı dileyenden daha iyidir.

 

- Peygamber'in mirasına vâris olan kimse, O'nun fiiline uyandır, yoksa kâğıt karalayan değil.

 

- Cihanda âlimler ve âbidler çoktur. Sana faydalı olan, her gün akşama kadar Hakk'ın beğendiği işte olman, sabaha kadar da Hakk'ın beğendiği amelde bulunmandır.

 

- Gönüllerin en parlağı ve nurlusu içinde halk bulunmayandır. Amellerin en iyisi, içinde mahlukat fikri olmayandır.

Nîmetlerin helâli, senin gayretinle hasıl olandır.

Dostların en iyisi, yaşayışı Hak ile olandır.

 

ŞEYH EBÛ SAİD BİN EBÜL HAYR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah ile kul arasında perde; yerler, gökler, Arş ve Kürsî değil, senin varlık ve benlik örtündür. Bunu aradan kaldırırsan Hakk'a kavuşursun.

 

* Bir derviş şeyhine:

- "Efendim seninle âsûde olmak isterim. Zirâ âlemi gezdim, ne âsûde oldum ne de âsûde olmuş bir kimse gördüm" dedi.

Şeyh:

- Niçin kendinden el çekmedin. Böyle edeydin, (kendini bırakıp Rabbine teslim olaydın) hem sen âsûde olurdum, hem de halk senden âsûde olurdu, dedi.

Büyükler bu sözü beğenmiş ve "Bundan daha yüce bir söz olmaz", demişler.

* * *

 


 

 

REŞAHAT'TAN SEÇMELER

 

İSMAİL ATÂ TAŞKENDİ (K.S.)

 

* "Filân kasaba halkı seni zemmediyor" dediler.

 

- O mollalar bizim sabunumuz. Onlar olmasa nasıl temizleniriz, dedi.

 

* Şefkat hususunda Buyurdu:

 

- Halkı sev. Ona güneşte gölge, soğukta kaftan, kıtlıkta emek ol.

 

Bu sözleri Hoca Ubeydullah Taşkendî Hz.leri çok beğenip "Her hikmeti toplayıcı kelam" demiştir...

 

* Bir dervişine: "Seninle tarikat arkadaşı olduk. Bizden bir nasihat kabul et:

 

- Bu dünyayı süslü bir mezar say, Allah ile kendinden başkasını yok bil. Nihayet Tevhid denizinde öyle yok ol ki, sen de aradan çık ve "Var olan ancak Allah'dır" sırrına er", buyurmuştur.

 

ŞEYH CEMÂLEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bir kısım insanlar var ki Allah'ın zikrinden kalblerine kasvet gelir. Zira zikri, edebine riayet etmeden gaflet ve nefsâniyetle yaparlar.

 

- Sadık mürid, gönül aynasını dünya nakışlarından temizleyince kendinde yokluk hissetmeye başlar. Vücudunu ve dünyayı göremez ve hatırlayamaz olur. Bu hale tasavvuf dilinde "Adem[28]" ve "Gaybet[29]" derler. Bu hal saadet sabahından ve İlâhî vuslat anından ilk işarettir.

 

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)

 

* "Faslül Hitâb" isimli eserden öğütleri, tarîkatlarında senet, delil olarak gösterilir. Bunlar her tarikatta kabul edilmiş ve Allah’a ulaşmağa yardımcı, şeriat ve sünnete uymakta ve nefse karşı durmakta teesirlidir. Kendilerine Hızır (A.S.)'ın tâlim ettiği gizli zikrin maksadı, yabancıların gözünden saklanmaktır.

 

VASİYYETİ:

- Ey Oğul! Edeb ve takvâ üzerinde ol! Geçmiş büyüklerin eserlerini oku. Sünnet ve cemâat yolundan ayrılma. Fıkıh ve Hadis ilmi öğren. Câhil sofulardan uzak ol. Namazlarını mutlaka cemaatla kıl. Güzel ses dinlemeye kapılma; zîra, ruhu karartır ve nifaka sebep olur. Gülmek ise kalbi öldürür. Herkese şefkat gözü ile bak. Kimseyi hakir görme. Kendi dışını bezeyip süsleme. Çünkü dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla didişme. Kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet teklif etme. Şeyhlere mal ve canla hizmet et. Ve onların hallerini aslâ hor görme. Gönlün mahzun, gözün yaşlı olsun. İşin hâlis, duan yalvarıcı, yoldaşın derviş, sermayen din ilmi, evin mescit, rehberin Allahü Azîmüşşân olsun.

 

 

 

Şu SEKİZ DÜSTURA da dikkat et:

1- HUŞ DERDEM: Alınan her nefeste hazır olmak, yânî huzuru muhafaza etmek, Allah'tan gâfil olmamak.

2- NAZAR BER KADEM: Göz ayağa bakacak. Sâlik şehirde, sahrada, yolda, her yerde ayak ucuna bakacak. Dâima yere bakar. Bu onu başıboşluktan, dağınıklıktan korur. Böylece kalb perişanlıktan kurtulur.

3- SEFER DER VATAN: Vatanda sefer... Melekler âlemine, mürit kötü ahlâktan sıyrılıp, melekî sıfatlara sefer etmesidir. Mürşit aramak manasına da gelir.

4- HALVET DER ENCÜMEN: Zâhirde halk ile bâtında Hak ile olmak. Zira vahdette şöhret, şöhrette âfet vardır. Bizim yolumuz sohbettir.

5- YÂD-I KERD: Zikri kalbî... Zikirden murat kalbin gafletten kurtulup, İlâhî feyze kavuşmasıdır.

6- BÂZ-I KEŞT: Zikir esnasında hatıra gelen iyi-kötü her fikri atmak.

7- NİGAH DAŞT: Kalbe ânî olarak gelen hisleri rabıta ve istiğfarla def etmek. Öyle ki, mürid bin kerre İsm-i Celâl'i zikir ettiği halde hatırına tek yabancı fikir gelmemek.

8- YÂD-I DAŞT: Her zaman ve her mekânda kalben zevk yoluyla Allah'ı (C.C.) unutmamaktır.

HÜLÂSA;  Yâd-ı Kerd,  zikirde, mübâlağa ile ısrardan ibarettir.  Bâz-ı Keşt , Allah'a (C.C.) dönüş ve İsm-i Celâl'i her anışta Allah Teâlâ'yı murad etmektir.  Nigâh Daşt, dille söylemeksizin Allah'a (C.C.) dönüş halini muhafaza etmektir.  Yâd-ı Daşt  ise Nigâh Daşt haline ziyâde gayretle devam etmek, kalbe gelenleri def etmektir.

 

 

Ayrıca ÜÇ DÜSTUR daha:

1-  VUKÛF-U ZAMÂNÎ:  İnsanın her zaman kendi halini bilmesi ve halinin şükür mü, özür mü icap ettirdiğini anlamasıdır. Nakşıbendî Hazretleri'nin kabz hali için istiğfarla, bast[30] hali için şükürle emrettiği bildirilmiştir. Vukûf-u zamârî, nefis murakabe[31] ve muhasebesinden[32] ibarettir.

2-  VUKÛF-U ADEDÎ:  Zikirde sayıya dikkattir. Naşıbendî Hazretleri, "Zikr-i kalbîde sayıya dikkat etmek, havâtırı def edip kalbi toplamağa sebeptir", Buyurdu. "Zikir ne kadar çok olsa da huzur olmadıkça boşuna yorgunluktur" demişler. Hz. Şah-ı Nakşıbendî (K.S.) "Vukûf-u adedî Ledün İlmi'nin[33] ilk mertebesidir" buyurmuş.

 

Beyit:

Görünen çokluk sûreti, bir nünayişten ibarettir.

Tecellîlerde hakîkat "BİR"den başkası değil.

 

3-  VUKÛF-U KALBÎ:  Nakşıbendî Hz. zikirde her an Allah'ı bilmeyi, kalbde Allah'tan gayrı hiç bir şey bulundurmamayı, kalbine yönelmeyi, aslâ gâfil olmamayı, tavsiye etmiştir.

Buyurdu:

- Allahü Teâlâ her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde nasıl Kâbe'ye dönülerek ibâdet ediliyorsa, gönül Kâbe'si olan kalbe yönelmek de öyledir.

 

HOCA SÜLEYMAN KERMÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- İhlâs makamında korku lâzımdır. Bu hal, o makamın yüksekliğine işarettir. Güneş en fazla, kendine yakın olana tesir eder.

 

- Aşıkın sevdiğine yakınlığı arttıkça korkusu da artar.

 

- Kur'an-ı Kerîm'de Allah dostlarının korku ve hüzünden uzak oldukları bildirildiği halde, onların kalbinden korku hiç kalkmaz. Onlar korku ve tehlikeyi kendilerine hal edinmişlerdir.

 

HOCA EBÛ SAID (K.S.)

 

Buyurdu:

- Def etmeye çalışılan havâtır nefistense, kovdukça tekrar aynı şekil ve kılıkta gelir. Zira aynı şey üzerinde inad ve ısrar etmek nefsin hâlidir.

İsteği oluncaya kadar ısrar eder. Def edilen şey şekil ve kılık değiştirip gelirse şeytandandır. Çünkü o, maksadına ulaşıncaya kadar kılıktan kılığa girer, vesvese verir.

 

MAHMUD İNCİR FAGNEVÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Açık zikir:  Uyuyanlar uyansın, gafiller işitsin ve Hak yoluna, şeriat ve tarîkat cihetine yönelsinler diye yapılır.

 

  HIZIR (A.S.) kendisini ziyarete geldiğinde ABDÜLHALİK GUCDÜVÂNI Hz. arpa ekmeği ile ikramda bulunup "Helâldir, buyurun" demişti. Hızır (A.S.): "Evet, bu ekmek helâl, fakat pişiren taharetsiz, yemeyiz" Buyurdu.

 

HOCA ALİ RÂMİTENÎ (K.S.)

 

Her sabah ırgat pazarından birkaç amele getirip onlara: "Şimdi abdest alın ve ikindiye kadar bizim sohbetimizde bulunun. Sonra ücretlerinizi alıp gidersiniz." der ve bu suretle irşatta bulunurdu.

 

HOCA ALÂÜDDİN ATTÂR (K.S.)

 

* Sordular:

- "Sizin kalbinize hiç yabancı his düşmez mi?" Cevap:

- Düştüğü olur. Lâkin kalmaz. Havâtıra kökünden mânî olmak mümkün değil... Yirmi yıl kovduğum bir fikir, bunca çalışma ve gayretten sonra birdenbire geldi, fakat kalmadı, gitti. Havâtırı karşılamak zor iştir. Hattâ bazıları havâtıra hiç itibar gösterilmeyeceği kanaatındalar. Şu var ki, havâtırın kalbe yerleşmesine göz yumulmaz, def etmeye çalışmak lâzım.

 

Buyurdu:

-  Sâlikin mürşitten feyiz alması, onun emirlerine uymasına bağlı; çalışması lâzım. Çalışmadan elde edilen mânâların devâmı olmaz. Mürşidin müride teveccühü, mürid tarafından çalışılıp derinleştirilmelidir. Alâkasız müride mürşid ne verebilir! Nakşibendî Hz.lerinin sohbetlerinde vakitler çalışma ile geçerdi.

 

- Bâzen teveccüh ve çalışma sırasında bir hal zuhûr eder ve mürit bu hâli görür. Amma gördüğü nedir bilemez. Kendisine nazar eder; kendini göremez, hayrete düşer... O hal gider ve tekrar gelmesi nefsin arzuladığı bir şey olur. Bu halde mürîde lâzım olan, yalnız kendi kusuruna bakmak ve o halin gizlenmesinden üzülmemektir. Zîrâ mürid kendi muradını Mevlâ'nın rızasına fedâ etmeli ve nefsi hesabına çalışmamalı; o hal tekrar zuhur ederse, ciddî çalışmalarla muhafazaya gayret etmelidir. Her şey bir kaç günlük çalışmadan ibârettir. Ondan sonra çalışmalardan öyle bir meleke hasıl olur ki, sâlik kendi irâdesiyle "Fenâ" ve "Fenânın Fenâsı" makamlarına ulaşır.

 

- Mürid, ilim tarafını tutup kendi halini gizlemeli; tarîkat ehlinden biriyle görüşürken kendi hallerine göre söyleşmeli, gönüllere riâyet etmeyi ihmal etmeyip kimseyi incitmemeli... Bu tâifenin iç yüzünü bilip ona göre hareket etmek müşküldür. Zira, onların ruh halleri son derece incedir. Onlarla ünsiyet ve dostluk etmek, insanda hâlin gelişmesine sebep olur. Bu bakımdan onlarla sohbeti günden güne ilerletip devâm etmeli...

 

-  Mânâda Allah ile, zâhirde Allah'ın emirleriyle olmak lâzım..  Bu iki sıfatı toplayabilmek kemâldir. Bâtında Allah ile olmak odur ki, tâlip gönül gözünü Allah'ın Zâtına bağlayıp, oradan ayırmayacak, iki cihanda Hak'dan gayrı muradı olmayacaktır. Hallâc-ı Mansûr'a "Kimin mezhebindensin?" denilince, "Rabbimin mezhebindenim" cevabını vermiş. Tâlibin işi mezhep sahibi iledir, mezheple değil.

Zâhirde Allah ile olmak, Kitap ve Sünnet'le amel etmek, şeriata uymayan halde bulunmaktan sakınmaktır.

 

- Tâlip,  büyüklerin kabirlerini ziyaret  edip, orada yatan azîzin mânevî varlığından ne anlamış ve o makâma ne maksatla gitmişse o nispette feyiz alır. Her ne kadar teveccühte zâhirî yakınlığın tesiri büyükse de, hakîkatte, mukaddes ruhlara yönelmek için  (rabıta yapmakta) zâhirî uzaklık mânî  değildir. Asıl itîbar onlara dönüp (bağlanıp) mânevî rütbesini anlamaktadır. Nakşıbendî Hz.leri: "Halka yakın olmaktansa Hakk'a yakın olup büyüklerin yaptığını yapmak lâzım" Buyurdu.

 

-  Allah dostlarının kabirlerini ziyaretten maksat:  Cenâb-ı Hakk'a yönelmektir. Oradaki Veliyullah'ın ruhaniyeti, istekleri elde etmeye vesîledir. (Muhtaç kişinin, zengin birini vasıta ederek bankadan para çekmesi gibi). "Yâ Rabbî! Burada yatan sevgili kulun hürmetine benim duâmı kabul buyur, dileğimi ihsan et", demektir...

 

-  Rabıta yolu , nefy ve isbat (Tevhid kelimesindeki mânâlar) üzerinde çalışmaktan daha verimlidir.

Rabıta yoluyla en yüksek dereceye, melekler âlemine tasarruf mertebesine erişilir. Hatıra gelenleri def etmek (ruha ânî olarak inen menfî düşüncelere dikkat etmek) âleme lütuf ve merhametle bakmak ve letâifini nurlandırmak, râbıtaya devam etmekle elde edilir.

 

- Râbıtaya devam ettikçe insana meleke gelir, ruh topluluğu ve kalb uysallığı hasıl olur.

 

-  Susmak  üç şey için lâzımdır: Ya kalbdeki düşünceleri gözetmek, ya kalbin zikrini dinlemek, yâ da gönülden geçen halleri kontrol etmek...

Hatıra gelen şeyleri önlemek zordur. Bazılarına göre onların hiç bir kıymeti ve itibarı yoktur; herhangi bir zararları da düşünülemez. Şu şartla ki, kalbe nüfuz edip orada yuva kurmasın. Aksi halde feyiz yollarını kapar. Bu itibarla dâima düşünceleri kontrol etmek lâzımdır.

 

- Sadık tâlip, cismiyle şerîatte, ruhuyla tarikatta, sırrıyla vuslatta[34] olandır.

 

* Hastalığı esnasında yakınlarına vasiyyeti:

Merâsim ve âdetleri bir kenara bırakınız. Halkın âdeti ne ise aksini yapınız. Birbirinize uyunuz. Resûlullah'ın gelişi insanların merâsim ve âdetlerini bıraktırmak içindi. Birbirinize sığının ve her biriniz kendini bırakıp başkasını doğrulasın.

Her işte yolunuz ölçülere uymak olsun. Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz. Sohbet, en büyük sünnetlerdendir. Bu sünnete riâyet edip umûmî ve hususî şekilde devam ediniz. Eğer bu yolda istikamet gösterirseniz, tek nefeste kazancınız, benim bir ömür boyu kazancım kadar olur.

Hâliniz dâimâ yükseliş yolunda olsun. Vasiyetlerimi çiğneyecek olursanız perişan olursunuz. Size ne lâzımsa içinizde bırakıyorum.

 

Son demlerinde Buyurdu:

- Dostlar ve azizler hep gitti. Bâzıları da arkalarından gidiyor. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.

 

 

 

MEVLÂNA ABDÜLAZİZ BUHÂRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Büyüklerin huzur ve sohbetinde ne kadar îtibar görse de, mürit aslâ gurura düşmemeli; nefsine varlık gelmesin.

Kendinde hoş olmayan bir iş zuhur edince de ümitsizliğe düşüp ayrılmayı aslâ hatırına getirmesin ve verilen emirleri hakkıyla yerine getirmelidir.

 

- Bu yolun büyükleri "Muvaffakiyet çalışmakladır ve muvaffak olan da çalışandır" Buyurdu.

 

* Bir mürit, büyüklerden birine "Hücrenize varıp gönül derdimi size arzetmek istiyorum" dedi.

 

MİRZA SULTAN EBÛ SAİD (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bu tâife ile (Nakşî erleriyle) çekişmek kaabil değildir. Onlar hangi taraftan olsa diledikleri şey meydana gelir. Onların fukarasına da kimse karşı duramaz. Karşı duranlar yenilirler.

 

EMİR ÖMER (K.S.)

 

Buyurdu:

- Başın kesilmesi lâzım gelince onu bu tâifenin harmanına salın. Merdivenin yanması icap edince onu bu tâifenin duvarına dayayın. Birini yıkıp altını üstüne getirmek isterseniz, onu bu tâifeye düşman edin.

- Biri dervişlere taş attı onlar baş eğerse, o taş sahib-i zamana gider. O da, atılan taşı geri çevirir ve onlar âlemde eşi görülmeyen perişanlığa uğrarlar.

 

MEVLÂNÂ ÂRİF (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kim kendi tedbirine güvenirse yeri Cehennemdir. Kim de Allah'ın takdirine bağlanmış ise yeri Cennettir.

 

- Yemek yerken zikir, kelime ile değil, sebebten kesilip sebebin sahibini, yânî nîmetten nîmet vereni bilmek suretiyledir.

 

- Eğer seni, içinde sen olmadan benlik duygusu dışında zuhura getirirlerse korkma! Eğer benliğinde zuhur ediyorsan kork!

 

HOCA UBEYDULAH (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer insan sıhhatte iken kalp huzurunu elde edemezse, hastalık anında ve kuvvetler eksildiğinde huzur bulmak son derece güçtür. Böylelerine Allah dostlarından ziyaretçi gelip, ruhânî bir kuvvet aşılamalı. Yüksek dâvâ sahiplerinin son anlarında âciz ve dağınık oldukları şüphesizdir. O müthiş anda ilimleri dahî silinip gider. Zira marazların hücum ettiği ve tabiatın zayıfladığı zaman, hususiyle son nefeste sun'î şeyler bir işe yaramaz.

 

* Ubeydullah Hz.leri ziyafetten sonra, tatlı veya meyve gibi bir şey verilmezse, "Yemeğiniz demsiz oldu" derlermiş.

 

Buyurdu:

- Çocukluğumdan beri hâdiseler şu üslûp ile akmış

tır. Bana karşı çıkanların hiç biri muvaffak olamamış ve teşebbüsü ilerleyememiştir.

 

Ubeydullah Hz.leri naklediyor.

- Derviş Ahmed, vaazlarında gayet cesur ve hiç bir şeyden çekinmezdi. Bir gün vaazında, bir talebe ve bir âlim mescide varıp acele ile namaz kılarlar. İmamın selam vermesini beklemeden mescidden çıkarlar ve süslü kaftanlarını giyip it gibi Padişahın kapısına giderler. Eğer kıyâmet gününde Allahü Teâlâ bana, "Köpeklerden insanlarınki gibi bir isyan çıkmamıştır. Sen niçin o hayvanları âsî insanlara benzettin?" derse  ne cevap verebilirim? Bunlar hükümdarın ve benzerlerinin köpekleridir. Zira onlar zulüm ve yırtıcılığa düşkünler. Zalimlerin murdar artıklarından pay almak için onların dalkavuğu olurlar ve murdar nesneler etrafında toplanırlar diye sitem etmiştir.

 

- Derviş Ahmed bir başka vaazında şöyle söyledi:

"Bir zamandan beri vaazlarıma son vermek istiyorum. Zira vaaz iki cins insanın işidir:

1- Şeriata tam bağlı, takva ve amelinde son derece dürüst, nefis kaygısından kurtulmuş, şahsî haz ve menfaatını düşünmeyip, sâdece Allah'ın kullarına şefkat borcu ile hareket eden kimsenin ..

2- Allah'ın rızasını ve ahiret düşüncesini murat edinmeyip, maksadı Hak yerine halk olan, halkın alakasını kazanmaya bakan kişinin.

 

Ben ilk kısmından değilim. Zira bende nefis eserleri çoktur. İtiraf ederim ki, nefsim muratları benden silinmemiştir. İkinci kısmından da değilim. Zira âhiret fikri ve günahtan dolayı azap korkusu bende mevcuttur. Bu sebepten birkaç gün vaazda bulundum ve bir müddet vaazdan uzaklaşmaya karar verdim.

 

- Hâcegân silsilesinde Azizler, insanların yollarını ve hallerini "Nisbet" kelimesiyle tâbir eder ve şöyle der: Âlemde mevcut her şey mazhar olduğu ilâhî isimlerden biriyle meydana gelir. Böyle olmasa eşya ve hadiseler vücut kokusu alamaz (meydana gelmezlerdi).

 

Bu hâle göre hiç bir şey kendiliğinden mevcut değildir. Herkeste ve her şeyde zuhura gelenler Cemal ve Celâl sıfatlarının tesiriyledir.

Bunlar İlâhî hakikatlardır ki, ezelî ilim îcâbı derece derece meydana gelmiştir.

Bütün vücuda gelişler, Zat ve Sıfatlardan ne varsa onlara nisbetledir. Bu yüzdendir ki, büyükler herkesin yoluna ve meşrebine "NİSBET" tabirini uygun bulmuşlardır.

 

Buyurdu:

- Hâcegân yolunun büyükleri halkın yükünü üzerlerine alırlar. Bu da, ya dua ile ya da belâyı üzerine çekmekledir.

 

Hoca Ubeydullah (K.S.), Şeyh Ömer Hz.lerinin "Biz müridin kalbini boşaltırız. Orada "Ahadiyet[35]" istikametinden başka yön bırakmayız". Ama bütün bunları yaparız" dediğini nakletmişlerdir.

Buyurdu:

- Hâcegân tarikatında vaktin icâbı ne ise ona göre

hareket edilir. ZİKİR ve MURAKABE, ancak Müslümanlara hizmet edecek bir iş olmadığı zaman yapılır.

Gönül almaya vesîle olan bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bâzıları nâfile ibadetlerle uğraşmayı hizmetten üstün zannederler. Halbuki kalbe gelen feyiz, hizmet mahsûlüdür. Şâh-ı Nakşibendî (KS.) ve mensupları kimseden kendilerine hizmet etmesini kabul etmemişlerse, bu hizmet etmeyi  ve tevâzuu tercih etmelerindendir. İhsan ediciyi sevmek zarurîdir ve muhabbet miktarınca alâka icap eder. Bu yolun bağlıları kendilerini halkın menfaatine ve hizmetine vermişler ve karşılığında hiç bir şey beklememeyi gâye edinmişlerdir.

 

- Ben bu yolu tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.

 

- Kulluğun kemâli, kendi yokluğunu ve Allah'ın varlığını anlamakladır.

 

* "Feminhüm zâlimün linefsihî ve minhüm muktasidün ve mihnüm sâbikun bil hayrâti"  âyet-i kerimesinin tefsirinde Buyurdu:

 

- (Bu ayet-i celîle)Nefislerinin hiçbir arzusunu yerine getirmeyip, ona dâima muhalif davranan ve böylece İlâhî ihsana lâyık olan bir taifeye işarettir.

Onlar hayır yolunda her zümreden önce gelen muktesitler topluluğudur.

 

* "Yâ eyyühennâsü entümül fukarâü ilallâhi"  âyet-i kerimesini şöyle tefsir ettiler:

 

- İnsanoğlu Allahü Teâlâ'ya muhtaçtır.

Allahü Teâlâ, ezelî ilmiyle bildi ki, insan, beşeriyeti îcâbı su, ekmek ve sâir dünya sebeplerine muhtaç haldedir. İnsan her neye muhtaç olursa, o ihtiyacın hakikati, Allahü Teâlâ'ya muhtaç olmaktan başka bir şey değildir.

 

Buyurdu:

- Size hevâlarıyla gelerek neticede sizi yiyecek olan topluluklarla sohbet etmeyin! Vaktini telef edenlerden uzaklaşın!

 

- İnsanın kıymeti, bu tâifesinin (Nakşî tarifesinin) hakikatini anladığı nispettedir.

 

- Sözün güzeli evliya kelâmıdır.

 

- Ruhsat; izinlerden faydalanmak, azîmet; zora, güçlüğe katlanmaktır. Büyükler, ruhsattan kaçıp dâima azîmet yolunda gidenlerle ülfet ederler. Onlar ruhsat ehlinden kaçarlar. Ruhsat, zayıfların kârıdır. Hâcegân yolu azîmete bağlıdır. Azîmetsiz, ruhsat yoluyla ve gafletle pişirilen yemekte ve ısıtılan suda bile bir ağırlık ve karanlık vardır.

 

- Sizden hanginizdir ki, yirmi kere, belki daha fazla tasarruf edildiği ve nispet sahibi kılındığı halde, her dışarı çıkışında onu kaybetmiş olmasın? Size verilen veriliyor, lâkin siz onu muhafaza edemiyorsunuz. Eline bir nur teslim edilen insan, icap eder ki, onu en aziz varlığı bilsin, fânî varlığını tasfiye etsin, karanlıkları yensin ve ışığa çıksın.

 

-  Zikir  bir kazmadır, onunla gönül yolundaki yabancı duygu dikenleri temizlenir.

 

İbâdet, emirlere uyup yasaklardan el çekmek;  kulluk  ise, bu şekilde Allah'a yönelmektir. Kullukla ibadet arasındaki fark, birinin gönülde, öbürünün amelde tecellisidir.

 

- Eğer  sükût , Allah'ı bilmek ve mâlâyânî konuşmamak için olursa cennettir.

 

- İnsanın yaradılışından murad, ihlâsla ibâdettir. İbadetin özü de her halinde Allah’tan âgâh olmak...

 

- Allahü Teâlâ bana öyle bir kuvvet vermiştir ki, eğer murat etseydim, Ulûhiyet davası güden "Hatâ" padişahını bir nâme ile öylesine açığa çıkarırdım ki, sultanlığını bıraktırıp yalınayak ve üstü başı perişan halde kapımın eşiğine sürüklerdim. Ama bunca kuvvet ve kudretle, Allahü Teâlâ'nın bu husustaki hükmünü beklemekteyim. Bizim makamımızda edep lâzımdır.  Ve edep odur ki, kul kendisini ilâhî iradeye tâbî kıla...

 

- Dilek sahibi, çalışıp kendisini büyükler sohbetine eriştirmeli ki, huzuru bulsun ve iç düşmanların şerrinden korunsun.

 

- Hâcegân yolunda esas "HALVET DER ENCÜMEN" dedikleri, "Toplulukta Yalnızlık" usûlüdür. Bu kâide; işte, ticarette ve her yerde Allah Teâlâ'nın zikrinden uzak kalmayı emreden âyet-i celîleden alınmıştır. Bu azizlerin şerefli nisbetleri mahbûbiyet (sevilmiş olmak) derecesidir.

 

- Teheccüd namazlarından sonra Yâsîn-i Şerif sûresi okunup dua edilirse murada erilir.

 

HOCA İMÂDÜDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- İstikamet, her türlü hal ve kerâmetten üstündür.

 

ŞAH-I NAKŞİBENDÎ (K.S.)

 

* Huzurunda beraber bulunup da Hallâc-ı Mansûr'u uğurlamakta Hazret'ten ziyade itibar ve mübâlağa gösteren bir müridin hareketine müteessir olan Nakşibendî Hz.leri o mürîde hitaben:

- "Bu edep hatâsı yüzünden kendini rüzgâra verdin, belki Buhara'yı ve âlemi harap ettin" Buyurdu.

 

* Müritlerinden birine

- "Nehre git, suyu bu tarafa bağla" Buyurdu.

O da bir müddet sonra dönüp:

- "Vücudumda halsizlik hasıl oldu, su yoluna suyu bağlayamadım" dedi.

Hazrete ağır gelen bu hal ve ihmale karşı şöyle Buyurdu:

- "Ey kişi! Kendini boğazlayıp da su yerine kanını akıtsaydın, senin için, bu sözü söylemekten daha hayırlı olurdu"...

 

Buyurdu:

- Bize kabrimizin yüz fersah (500 km) mesafesine kadar civarımızda bulunan kabirlerdeki müminlere şefâat etmemiz selâhiyeti ihsan olundu. (Son Vâris-i Hakikî, Sırr-ı Verâset sâhibine aceb ne ihsan olundu?) Alâaddin Attar'a da kırk fersah mesafedekilere şefaat nîmeti, bizi seven ve ihlâsla bağlı olanlara da bir fersah kuturlu daire içindekilere şefaat selâhiyeti ihsan olunmuştur...

 

- İyi ve kötü her şey âriflerin parçalarıdır. Mürid söz söylerken de bu görüşten ayrı düşmeyecek ve zâhirde ne ile uğraşırsa uğraşsın, gönül gözünü o noktadan ayırmayacaktır. Sâlikte sükût derinleştikçe ve söz azaldıkça bu nisbet terakkî eder. Nihayet sâlik öyle bir hâle ulaşır ki, dille kalb arasındaki fark iyice anlaşılır ve halk Hakk'a, Hak da halka perde olmaz. O zaman cezbe yoluyla başkalarını idâre etmek mümkün olur. İrşad, icazet ve halkı Hakk'a dâvet etmek de bu mertebeye ulaşanların işidir.

 

Sâlik, gazaba düşünce kendini sakınıp gazabına hâkim olmalı... Gazaba tâbî olmak, sâliki letâif nurlarından mahrum eder. Eğer gazabla beraber bir de suç işlerse terakkîler büsbütün kaybolur ve ruha keder çöker...

 

- Kişi Allahü Teâlâ'nın dilediğinden razı olmalı. İlâhî rızayı kazanmanın yolu budur ve nihayet son kazanç, fenâyı hakîkî ile fânî olmaktır.

 

- Aşağı tabaka, Allah Teâlâ'yı halk ile anlayıp bilir. Yüksek tabaka ise, halkı Hak ile tanıyıp bilir.

 

-  "En üstün îman, kişi, Allah'ın kendisi ile olduğunu bilmektir"  hadis-i şerifi idraki olana kâfîdir.

-  Ağzına helva verenle ensene tokat vuran arasında fark gözettikçe, sende tevhid tamam değil demektir.

Şiir:

Ne kahr'ı dest-i âdâdan, ne lutfu âşinâdan bil; 

Umûrun Hakk'a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ'dan bil.

 

Şiir:

Hak kulundan intikamın yine kul ile alır,

Bilmeyen İlm-i Ledünn'ü onu kul etti sanır.

 

 

- İbadet on kısımdır. Dokuzu helâl kazanç istemektir.

 

-Allah dostlarıyla sohbette bulunmak, âhiret aklını artırır.

 

- Sohbet, sünnet-i müekkedelerdendir. İki günde bir bu tâife ile sohbet edip, edeplerine hakkıyla uymak lâzımdır. Eğer arada zâhirî uzaklık varsa, hiç olmazsa ayda veya iki ayda bir zâhirî ve bâtınî hâlini mürşidine bildirmeli.

Aradaki mesafe ne olursa olsun, mürid hayal yoluyla mürşidine bağlanıp onunla meşgul olmalı ki, gafletten kurtulsun.

 

- Büyüklerin kefâleti var: Bu tarikata taklitle girenler dahî tahkîke ererler.

 

HOCA HASAN ATTÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bil ki, Nakşî yolu Hakk'a erdiren tariklerin murâda en yakın olanıdır. Zîra bu yol Ehadiyet (birlik) çerçevesinden, dünyâ âlemine olan bütün hicapları (perdeleri) kaldırır. Allahü Teâlâ, mâsivâ denilen dünya ve içindekileri Celâl sıfatı ile yakıp yok eder. Hakikatta, diğer tariklerin son durakları, bu yolun başlangıç noktasıdır. Zîrâ bu yolda, ilk adımda fenâ mertebesine ulaşılır. Sülûkleri ise cezbeden sonradır. Halleri tevhid sırrının ifâdesi olan vücudsuzluktur, yokluktur. Böylece insan ve cinlerin yaratılışındaki hikmet (Yâni ibadet,kulluk) ifâde edilmiş olur.

 

- Bu yola girmek isteyenler evvelâ tarikatı tâlim eden şeyhin çehresini hayallerinde muhafaza ederek işe başlamalıdır. Ancak bu suretle mürşidin feyziyle kendinden geçme nîmetine erişir. Ondan sonra kendinden kaybolma hâlini muhafaza edip, mürşidinin sûret ve hayâliyle kalbe yönelmeli, rabıta yapılmalı ve o hal içinde çalışmalıdır. O hal kuvvetlendikçe, sâlikin dünyaya ve hadiselere alâkası azalır.

 

- Zikir esnasında kalbine havâtır düşen kimse, hemen mürşidinin hayâlini tasavvur etmeli. Gidip gelmekte, alıp satmakta, yiyip içmekte, yatıp uyumakta hep o nisbet (bağlılık) ve alakâ... Bu sıfat, meleke haline gelinceye kadar böyle azmetmeli.

 

- Hâcegân yolunda sık sık geçen  "Nisbet"  lafzı, bu yola girenlerin alâka ve hâlini gösterir. Yük mânâsına gelen  "Bâr"  kelimesi ise ağırlık ve keyfiyete uzak olmayı bildirir.

 

- Ariflerden bazıları bir anda ayrı ayrı yerlerde görünmeye kaadir olurlar. Bazıları da İsa Peygamber meşrebinde olur ve ölülere kendi hayat mâdeninden hayat aşılar. Hâsılı hangi kurumuş ve verimsiz kalmış ağaca kendi cevherlerinden aşılasalar, o ağaç yeşerir ve yemiş vermeye başlar. Yâni hangi insana teveccüh edip, irşadını dileseler, o insan uyanır.

 

 

SAFİYÜDDİN (K.S.)

(REŞAHAT SAHİBİ)

 

Reşahat'ı yazmağa başlarken nefsine hitaben şöyle dedi:

- "Ey Sâfî! Sen tek ayağı yanmış bir köpeksin ki, bu şanlı kervana ulaşamazsın!.."

 

ŞEYH HÂVEND

 

Buyurdu:

- Bize bu kadar ilim ve hal gelmesine sebep, dünya cefasına tahammül etmemizden başka bir şey değildir.

 

- Hz. İsa (A.S.): "İki kere doğmayan, semâlara, Melekler Âlemi'ne giremez" buyurmuş ve mânevî intisap ve teslimiyeti murad etmiştir ki, mânevî doğuş demektir.

 

HOCA MUHAMMED PÂRİSÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah'la kul arasında perde, dış suretlerin gönülde nakışlanıp yer etmesidir. Bu nakışlar, kötü sohbetler, çeşitli renkler ve şekiller yüzünden artar. Ne kadar mihnet ve meşakkat karşılığında olursa olsun, bu nakışları silmeye çalışmak; hayâli azdıran şeylerden uzaklaşıp, saf kalble Allah'a yönelmek lâzımdır. Allahü hikmeti mihnet ve meşakkat olmadan, hissî lezzet ve şehvetleri yenmeden bu mânâ ele geçmez.

 

MEVLÂNÂ SAADETTİN KAŞGÂRI (K.S.)

Buyurdu:

- Eğer bahar seyrine çıkıp gördüklerinden haz duyacaksan, Allah'tan gâfil oldun demektir. Zevk almayacaksan, o halde gitmeye sebep ne? Hakk'ın gayrisine "Yok" de ve kurtul.

 

- Allahü Teâlâ Peygamberi'ne murakabe yolunu tâlim etmiştir. Bu işin gâyesi Allah ile meşgul olmaktır. Allah, kuluna her şeyden yakındır.

 

- İnsanın her nefes alışında bir hazine heder olup gider. Her nefeste bilmek lâzımdır ki, Allahü Teâlâ hâzır ve nâzırdır. Bu duygu insana hâkim olunca Allah'tan utanma hissi başlar ve gaflet gider.

 

İnsanda gönül birdir o, dünyaya sarkacak olursa mahrum kalır; Allahü Teâlâ'ya yönelirse kalbinde bir pencere açılır da o pencereden İlâhî feyz ve nur girer. Bu nur, doğudan batıya kadar her zerreye hayat verir de yalnız penceresiz evler ondan nasipsiz kalır.

 

- İlaç diye öteberi yemektense perhiz etmek daha iyidir. Çok yiyende çok hastalık görülür. Onları def etmek için ilaç alır. İyileşince yine tıkabasa yemeye koyulur. Yine ilaç, yine sıhhat, yine yemek... Neticede ilaç da fayda vermez ve marazı artırmaktan başka bir şeye yaramaz...

 

Günahla tevbe de böyle. Günah, arkasından tevbe, yine günah, yine tevbe... Neticede bu türlü tevbe de ayrı bir günah olur. Bu sebeple Allah dostları, her şeyden perhizi severler, her şeyi bırakıp Allah'la meşgul olurlar ve öbür dünyaya bir gaflet anında göçmemek için çok dikkatli bulunurlar.

 

- Dervişe en üstün kerâmet şeyhinin sohbetinde cezbeye erişip, nefsânî varlıktan kurtulmaktır.

 

- Dervişlik Allah ile olmaktır.

 

MEVLÂNÂ NİZÂMEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sükût sözden faydalıdır. Zira her sözden nefis konuşması doğar. Nefis konuşması ise İlâhî feyzin inmesine engeldir. Evliyâ sohbetinde, kişi kalbini nefsânî sözlerden temizlemeli. Zira onların kulakları nefis konuşmasını anında işitir. Ve bundan gönüllerine keder gelir. Nasıl ki, kitap okuyan kimse dışarıdan söz işitse aklı karışır. Hattâ kâğıt üzerine sinek konsa dikkati ve fikri dağılır. Dâima Allah'la meşgul olan tâife, nefis kelâmından şiddetle müteessir olur.

 

Bu hal ağlayan çocuğun rahatsız etmesine benzer. Susturmanın çaresi ona meme vermek olduğu gibi, sâlik de böyle zamanlarda zikir memesini kalbe bağlayarak türlü hayallerden ve nefis mırıltılarından kurtulmalıdır.

 

- Zahirde ve bâtında (Gizlide-açıkta) Allah'la ve doğruluk üzere olmalısın. Bu mânâ sizde yavaş yavaş anlaşılır. Kendinizi zahir ve batın edebi ile süsleyiniz.

 

Zahir edebi, emir ve yasaklara uymak, daima abdestli olmak, istiğfarda bulunmak, az konuşmak, hiç bir işte ihtiyatı elden bırakmamak, eskilerin eserlerini okumak gibi hususlardan ibarettir.

 

Bâtın ebedi ise en çetin iş olup yabancılardan gönül saklayabilmektir. Kalbe düşecek fikirler, ister hak, ister bâtıl, ister hayır, ister şer olsun, yabancılıkta ve Allah'a perde olmakta birdir.

 

MEVLÂNÂ ALÂÜDDIN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Vallahi, benim Belh'de bir bakkal müridim var ki, o orada işiyle uğraşırken, ben burada, fersahlarca mesafeden onun kalbini kendisinden iyi bilirim.

 

- Bir işkembeci, o pis nesneyi kaynar sulardan geçirip o türlü temizler ve pişirir ki, insanlar onu zevk ve iştahla yerler. Kirli nefesleri temizlemekte biz bir işkembeci kadar da mı değiliz?

 

- Tâlibe üç şey lâzımdır:

1. Dâima abdestli olmak...

2. Nisbeti sımsıkı korumak...

3. Yiyip içmekte ihtiyat göstermektir.

 

- Bu yolun bağlılarından birini iyi bir işi sebebiyle övseler ve bu onun hoşuna gitse, bu hoşlanmaktan nefse düşen karanlık, mahremlerinden biriyle zina etmesinden eksik olmaz. Zina etmek Hak yoluna ne kadar mânî ise, bu da o kadar mânîdir.

 

- İnsanoğluna düşen vazife, mevcutlardan hiç birine düşmemiştir. Tâat ve ibâdetle iş bitmez, kulluğa sımsıkı yapışmak lâzımdır ve söz söylemekte, etrafa bakınmakta, yemek yemekte hasılı her şeyde fevkalâde ihtiyat şarttır.

 

- Bu yolda, ne dünya, ne ahiret, ne de nefis hiç bir şey  tâlibin gayesi olmamalı. Eğer bunlardan biri gayesi olursa, sanki o kişi, İlâhî mârifet için yaratılmamış da sâdece cennet veya cehennem için yaratılmıştır.

 

* Sâdık kul, Hakk'ın kazasından razı olur, kendi işinden değil.

 

* Kişiye bir musîbet eriştiğinde, eğer o nefsinin kulu ise müteessir olur, ızdırap çeker. Nefsinin kulu değil de Allah'ın kulu ise, üzüntü ve ızdırap duymaz.

 

EBÛ YEZİD BURÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Avam için günahtan kaçmak nasıl vacip ise, havas (yüksek tabaka) için gafletten kaçmak da öyle vaciptir. Avam, nasıl günahlardan sorguya çekilirse, yüksek tabaka da gafletten suçlandırılır.

 

- Sohbet halkasında kim kuvvetli ise, öbürlerini kendi tarafına çeker. Zira hüküm gâlibindir.

 

- Nârâ atmak gaflet alâmetidir. Sâlik, mânâya erip huzura kavuşacak olursa nârâ atmaz. Eğer huzuru muhafaza edebilseydi, hiç ses çıkarmazdı.

Nârâ atan kimse ateşe atılan yaş ağaca benzer. Yaş olan ses verir, kuru ağaç sessiz sedâsız yanar.

 

MEVLÂNÂ ŞEMSÜDDİN (K.S.)

 

* Müridlerinden mahzun hâlini hiç bozmayıp, yalnızlığı seven birine, arkadaşı:

 

 

- "Sizin dâima tenhada oturup ve ahbab sohbetinden uzak, sürüden ayrılmış kuş gibi tek başına kalmanızın sebebi nedir?" dedi.

O:

- "Ben dâima gurbette bir insanım. İnsanlarla düşüp kalkmaya, hususiyle Mevlânâ Hazretleri'nin yakınları arasında görünmeye lâyık değilim. Onlara zahmet vesilesi olmayım diye uzak duruyorum" dedi.

Arkadaşı bu izahı kabul etmeyince ona:

- "Bu ettiğiniz ne garip ısrardır. Niçin bana böyle yükleniyorsunuz?" diye sitem etti.

 

Buyurdu:

- Şu insanlar ne garip! Yarın olsa da bir iş işlesem diye lâf ederler. Düşünmezler ki bugün dünün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın bir şey işleyebilsin.

 

-Büyükler hastanın son deminde "Kelime-i Tevhid", - yerine mutlak "İsbat" makamı olan o anda gönüllerden gelen Allah lafza-i celâlini telkin ve tâlim etmeyi tavsiye etmişlerdir...

 

UBEYDULLAH TAŞKENTÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Başlangıçta Şaş vilayetinde Şeyh Ebubekir'in kabrini sık sık ziyaret ederdim. Şeyh Hazretlerinin ruhaniyeti gâyet kuvvetli, devamlı ve yardımcıdır.

 

-  İstiğfar , dille edilen değildir. İstiğfar: Kulun, bütün sözlerinin ve hareketlerinin istiğfar icap ettiğini bilmesidir.

 

- Bir topluluğun içinde istiğfar eden oldukça belâ üzerlerinden kalkar.

 

MEVLÂNÂ TÂCÜDDİN BERGAMÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Tilâvet,  kalb hazır bulunarak olmalı. Emirlerde haşyet, yasaklarda korku, kıssalarda ibret, müjdelerde ferahlık hissederek...

 

MUHİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİ

 

Buyurdu:

- Cinlerin babası, şeytandan başkadır. Fakat şeytan cin kavmindendir. Ateşle havadan yaratıldıkları için, bütün halleri kibir ve azgınlıktır. Onun için kendileriyle düşüp kalkanlara kibir aşılarlar. Çöllerde ve rüzgârsız havada hasıl olan ve tozu dumana katan kasırgamsı hadiseler bunların birbiri ile dalaşmalarındandır. Haşır gününde bunlardan azâba müstahak olanlar, ateşten müteessir olmadıkları için, Soğuk Cehenneme atılırlar.

 

- Havâtır şeytânî ve nefsânî olur. Şeytan ikidir: Sûrî ve mânevî...  Sûrî şeytan , bilinen İ blis. .. Mânevî Şetan da Nefis'tir.

 

- Allahü Teâlâ, insanı öyle bir kıvamda yaratmış ki, aklıyla Cenâb-ı Hakk'ın varlığını tasdik eder. Bu incelikleri bilmeyen insan, duygusuzdur.

 

MEVLÂNÂ ŞEHÂBEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu

- Mürit olan, yanmış kandili rüzgârdan esirgemeyi bilmeli, mânevî vazîfelerini yerine getirmeli...)

 

- Bütün gayretimi Hâcegân yoluna bağlılığıma ve nisbetimin muhafazasına hasrettim. Beni yolumdan alıkoyacak her şeyden el çektim. Ve yöneldiğim hedeften, bağlandığım yoldan bir an ayrılmadım.

 

EMİR HÜSEYİN (K.S.)

 

Buyurdu:

-Mürid, mürşidine yönelişinde (bağlanışında-rabıtasında) fânî olmalı ki, ona Hz. Pir vâsıtasıyla bâtın ilmi fetholunsun..

 

- Tâlip, isteğini ancak pîr-i kâmil yoluyla elde etmeye çalışırsa muradına erer. Meselâ, Kâbe'ye gitmek isteyen, onun yoluna girmeyip, kendine göre bir yol tutarsa, hiç bir surette muradına eremez. Şu halde  Allahü Teâlâ'nın rızasına giden yolu, ancak şeyhin rızasında bilip ve ona göre bağlanmalı.

 

- Mevlâ’yı bulmak şeyhin gönlünden geçer. Hakikatte Allah'ın evi, şeyhin gönlüdür. Her şeyi O'nun kapısından geçerek bulmak lâzım. Allahü Teâlâ her muradı vermeye kaadir iken, her şeye bir sebep koymuştur. O sebebe sarılmadan olmaz.

 

MEVLÂNÂ HÂMUŞ (K.S.)

 

* Bir zâta mektup yazar:

- "Buralarda mürid olmaya uygun insanlar az. Sizin tarafta bu hâle münâsip kimseler varsa bize gönderin" der.

Mektubun cevabı:

- "Bahsettiğiniz hâle uygun insan burada dahî yoktur. Eğer şeyh isterseniz istediğiniz kadar gönderelim"...

Yüz yıllar önce böyle olunca  bu günü düşünmeli

Buyurdu:

- Öz varlığının kaydından[36] kurtulan, ne yapsa iyidir. Kurtulamayan da ne yapsa kötü... (Bu söz büyükler tarafından çok beğenilmiştir).

 

- Bir insan dilini yalandan korumayı başaracak olursa bu  "Şeriat "tır. Mümkündür ki, kalbinde yalana bir meyil ola. Onu da koruyabildi mi,  "Tarikat"  meydana gelir. Ne dilinden ne gönlünden, ne arzusu ile, ne de arzusuz, yalan çıkmaz, yalana yer kalmazsa, bu da  "Hakikat"  mertebesidir.

* * *

 



 

[1] (Verâ: Şüpheli şeylerden sakınmaktır.)

 

[2] Mârifet: Allah’ı bilmek

[3] Karşılıklı konuşmak

[4] karşı olmak

[5] Hakk’a bağlılık

[6] Cömertlik

[7] Cübbe

[8] Hîle muâmelesi

[9] Mihnet ve sert muâmele

[10] Dünya düşüncelerini terk etmek

[11] Halktan uzaklaşıp yalnızlığa çekilmek

[12] Âleme ibretle bakmayanın

[13] Hakkı yakınlık ona hakkıyla teslim olmak

[14] Allah korkusu

[15] Âsi olmak

[16] (Tamamını vermek).

[17] Hakk’tan râzı olmak

[18] Hâmân: Firavunun veziri

[19] Kalb gözü

[20] Gâib oldu

[21] Allah’ı bilmek

[22] Doğruluk

[23] (S. Mümin 60)

[24] (s. Zâriyât 50).

[25] Yalnızlığı seçmek insanlardan soyulmak

[26] (Tevbe118) Ve (savaştan) geri bırakılan (ve haklarındaki hüküm geciken o) üç kişinin (tevbelerini de kabul etti. Çünkü) yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, nefisleri de kendilerini (sıkdıkca) sıkmıştı.

[27] (S. Nur 30)

[28] Yokluk

[29] Gâib olmak, görünmemek, yok olmak

[30] Genişleme

[31] Kontrol etme

[32] Hesâba çekme

[33] Ledün ilmi: mânevî ilimler, Herkesin bilmediği Allah’ın husûsî kullarına ikramı olan ilimler.

[34] Mevlâ ile olmakta

[35] Tevhid

[36] Nefsânî hesaplardan

 

İncemeseleler.com