EBÛ ZÜEYB EL-HÜZELİYY (R.A.)

Yayınlanma Hakayık

Câhiliyetinde ve İslâm’ında meşhur şâirdi...

 

Zaman-ı Seâdet’te Müslüman olmuş, fakat Rasûlüllah (S.A.V.)’i görememişti.

 

İsmi Huveylid bin Hâlid’dir.

 

Der ki: “Rasûlüllah’ın hasta olduğu bize ulaşınca ben kendimde hüzün hissetmiş, karanlığı açılmaz ve sabah nuru doğmaz pek uzun bir geceye kalmıştım. O gecenin uzun meşakkatini çekerken, seher vaktine yakın gözlerim yumuldu ve gâipten bir ses işittim:

- “Medine’de Müslümanlara bir azîm musîbet geldi, Muhammedü’n-Nebi vefat etti. Gözlerim ona yaş akıtmaktadır.” diyordu.

Dehşetle uyandım, semâya baktım, Sa’d-ı Zabih’ten (Ay menzilinde iki parlak yıldızdan) başka bir şey görmedim. Arap kavmi hakkında bir kurban hâdisesinin vukû bulacağını hissettim. Bildim ki Hz. Nebiyyi Ekrem vefat etmiş veya vefat etmek üzeredir.

Deveme bindim, o gece yola çıktım. Sabah olunca yolda bir kirpinin bir yılanı yakalamış ve dişlemekte olduğunu gördüm. O dişledikçe yılan, kirpinin üzerine kıvrılıyordu. Kirpi yılanı yedi bitirdi...

Ben bundan şöyle bir mânâ çıkardım:

Kirpi mühim bir şeydir. Yılanın onun üzerine kıvrılması insanların Rasûlüllah (S.A.V.)’den sonra hâlife olacak zâta karşı haktan dönmesidir. Kirpinin onu yemesi de o zâtın gâlip gelmesidir.

 

Devemi sürdüm ve fal ile Rasûlüllah (S.A.V.)’in vefâtına mânâ verdiğimden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak Medine’ye vardığımda, hacıların “Lebbeyk” sesleri gibi feryatlar duydum.

– “Bu hâl nedir?” diye sordum.

– “Rasûlüllah (S.A.V.) vefat etti” dediler...

Mescid-i Nebevî’ye geldim. Kimse yoktu. Hâne-i Seâdet-i Nebevî’ye vardım. Seâdethâne’nin kapısını kapalı gördüm.

– “Mübârek vücûdu örtülü... Yanında yalnız Ehlibeyt var” dediler.

– “Hâlk nerede? dedim.

– “Sakife-i Beni Said’de Ensar’ın yanına gittiler” dediler.

Sakife-i Beni Said’e vardım. Ebû Bekir, Ömer, Ebû Ubeyde ve Sâlim-i Mevlâ Ebû Huzeyfe R. Anhüm Hazerâtıyla Kureyş’ten bâzı zâtları orada buldum. Ensâr’-dan Mâlik, Hassan bin Sâbit ve daha bâzı zâtlar da oradaydı. Kureyş tarafına sokuldum. Eshâb-ı Kirâm emir seçme husûsunda konuşup uzun nutuklar söylediler. Umûmiyetle doğru söylediler.

Ebû Bekir Hz. de söyledi. Allah için kâmil bir zâttır. Sözü uzâtmaz. İhtilafı hâlledecek noktaları bilir. Vallahil-azim bir kelâm söyledi ki, işiten muhakkak ona bağlanır. Sonra Ömer bin Hattab az bir söz söyleyip hemen elini uzâtarak Ebû Bekir Hz.’ne bîat etti. Diğer zâtlar da bîat ettiler”...

 

Ebû Zuveyb bunları bildirdikten sonra, Rasûlüllah (S.A.V.)’in namazında ve kabr-i şerife konulurken hazır bulunduğunu ve bir mersiye okuduğunu söylemiştir.

 

(FAL, hayvanların geçişinden ve ötüşünden bâzı vak’alar hakkında hüküm çıkarma işidir. Arab’ın câhi- liyet zamanında kehânet, irfan gibi ilimlerdendi. Meselâ: Sefer veya ava çıktıklarında, vahşi bir hayvan soldan sağa giderse ona “Sanih” derler, hayır bilirlerdi; sağdan sola giderse “Barih” derler, kötü bilirlerdi. Hayvan sesleri ikişer ikişer olursa kötü, üçer üçer olursa iyi sayarlardı. Karga yeşilliğe konarsa uğur, çıplak dala konarsa fenâ sayarlardı. Zannetikleri gibi iyi çıkarsa sevinirler, kötü olursa bed hareket eder, kovarlardı.

Ebû Zuveyb de aşiretten olup İlâhî hudûdu tam bilmediğinden Medine-i Münevvere yolunda câhiliyet âdeti üzerine fal tutmuştur.

Böyle tefe’ül (fal) ve teşe’üm (uğursuz bulma) husûsunda onların en kıdemlisi Beni Libih aşiretidir.

 

Ömer bin Hattab Hz. hacda iken Arafat’ta beraber bulunan bir bedevî anlatıyor:

– “Emirül-mü’minin Hz.’ne bir vakfede önce “Yâ Hâlife-i Resûlillah!”sonra da “Yâ Emirel-Mü’minin!” diye hitap etti. O sırada benim arkamda bir kişi “Evvelâ ölmüş bir zâtın (Sıddık-ı Ekber Hz.’nin) ünvanıyla çağrılmış olduğundan Emirül-Mü’minin ölecektir” dedi. Dönüp baktım ki, söyleyen Beni Lihib’den biri...”

Şeytan taşlarken bir küçük taş Hz. Ömer (R.A.)’ın yüzünü kanattı. Gene, o şahıs “Emiril-mü’minin Kâbe kurbanı gibi nişanlandı. Bundan sonra bu mahâlde bulunamaz” dedi. Taaccüp olunur ki, o sene Hz. Hâlife şehid olmuştur.

 

Rasûlüllah (S.A.V.) Hayber seferinde, “Allahü Ekber, Harabetül-Hayber” ve Beridetül-Eslemî Hz.’nin yurduna vardıklarında “İşimiz lâtif oldu” ve Eslem kabîlesinde bulundukları söylenince, “Selâmete erdik” buyurmuş ve “Hüzn” ismindeki birine “Sehl” ismi vermiş, Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz tefe’ülden (bu gibi fallardan) men ettiler.

 

Hal böyle iken, Müslümanlardan bâzısı, bu gibi vesveselerden kendilerini alamamıştır. Bunlardan biri de Bağdat’ta 220 senesi Receb’inde doğup 283’de zehirlenerek vefat eden Meşhur şâir İbn-i Rûmî teşe’ümü (uğursuzluk araması) fazla olan biriydi. Bunu bilen arkadaşları eğlenmek için ona teşe’üm edecek isimde meselâ Mürretübni Hanzala namında birini gönderip, dâvet ederlerdi. O gün kapıdan dışarı çıkmaz, hiç bir iş tutmazdı. Bir gün ona Hasan isminde güzel yüzlü birini gönderdiler. Kapısını çalınca, İbn-i Rûmî “Kimdir o?” dedi. “Hasan” ismini işitince işi hayra yordu. Kapıyı açtı ve beraber  gitmek için evden çıktı. Bir de baktı ki kapısının üstünde bir ayakkabı tamircisi kalkan şeklinde iki meşin kolluğu Lâmelif şeklinde germiş. Altına da nasılsa, bir kaç temur (kuru hurma) çekirdeği atılmıştı. İbn-i Rûmî onu görünce “Bu =La temur = Geçme! = demektir” deyip geri dönmüş ve o gün evden çıkamamıştır. Ömrü boyunca kendisine beyhude ezâ etmiş ve arkadaşlarına gülünç olmuş, hüküm ve takdir yine yerini bulmuştur:

 

Vezir Kasım Bin Abdullah, İbn-i Rûmî’nin hicvinden ve dilinden korkardı. Kendisini dâvet edip, ona huzûrunda zehirli çörek yedirdi. İbn-i Rûmî, zehirlendiğini hissedip de Vezir’in meclisinden kalkıp giderken:

Vezir,

–“Nereye?” diye sordu.

O:

“Gönderdiğin yere!” dedi. 

“Pederime selâm götür!” dedi.

İbn-i Rûmî,

“Benim yolum cehenneme uğramaz!” dedi ve evinde bir kaç gün sonra vefat etti.

Ebû Zuveyb’in şiirde meşhûr olan Benî Huzeyl kabîlesine mensup ve şiirleriyle meşhurdur. Bir sene içinde beş oğlunu toprağa vermesi üzerine söylediği Kaside-i Ayniye’si ile diğer şâirlere üstün gelmiştir.

 

Bağdat’ın bânisi olan Abbasiye’den Ebû Ca’fer-il Mensur, oğlu Ca’fer-il Ekber vefat ettiğinde, kabristana kadar gelmiş ve dönüşünde “Bana Ebû Zuveyb’in kasidesini okuyan olsa da biraz teselli bulsam” demişti.

 

Abbasi hânedânı içinde o kasideyi hıfzeden olmadığını öğrenince Ebû Ca’fer “Şimdi ben oğlumun ölümünden ziyâde, âilem içinde böyle güzel kasideyi hıfzeden bulunmadığına teessüf ediyorum ki edebiyata rağbetleri yok...” demiştir.