33. SOHBET: MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELAM

Yayınlanma İnce Sohbetler

33. SOHBET: MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELAM

 

 

Meâli: And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir, onlara hayır diler. Ey Resulüm, eğer senden yüz çevirirlerse (sana iman etmezler ve emirlerini dinlemezlerse), de ki: “- Bana Allah yeter, ondan başka hiç bir ilâh yoktur. Ben, ancak ona güvendim ve o büyük Arş’ın sahibidir.”

 (Tevbe- 128-129)

 

Ayet Meâli: Allah müminler üzerine bol bol ihsanda bulundu. Çünkü onlara, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdi ki, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyor, onları kötü huy ve inançlardan temizliyor, onlara Kur’an ve sünneti öğretiyor. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.

(Âli İmran – 164)

 

Müstedrek’de Übey bin Ka’b son inen ayetlerin bu iki ayet olduğunu ifade etmiştir.

Bu dersten maksadımız, Aleyhisselâm Efendimizin mes’ud doğumunu ve velâdetinde meydana gelen harikulade hadiselerden bir kısmını beyan etmektir. Yalnız, önce yukarıda zikrettiğimiz iki ayetin kısaca manasını arz edelim.

 

PEYGAMBER DE İNSANDIR

 

Müfessirler şöyle dediler:

And olsun, size içinizden bir peygamber geldi: Burada hitap bütün insanlaradır. “Rasül” kelimesindeki tenvin tazim içindir. Manası şudur: Vallahi ey insanlar, size elbette şanı yüce (1) olan bir Rasül gönderildi. O, meleklerden ve diğer canlılardan değil, sizin cinsinizdendir. O da sizin gibi bir insandır.

Bunun sebebi: İnsanların Ondan nefret etmemesi ve “O bizim cinsimizden değil, dolayısı ile Ona tabi olmaya takat getiremeyiz” diyerek tabi olmaktan kaçınmamaları içindir.

 

Şu ayeti kerime bu hususu te’yid etmektedir:

De ki: “ – Ben, ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız “ilâhınız tek bir ilâhtır” diye bana vahiy olunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse salih bir amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf-110)

 

Ya da hitap yalnız Arablaradır. Bu durumda mana şöyle olur: “Ey Arab Milleti, size cinsinizden sizin gibi Arab ve Kureyşli olan, sizin dilinizi konuşan bir Rasül geldi.”

 

Böyle olması , kolayca dilini anlayıp kaynaşmaya daha yakındır. Zira irşat ancak dil bilmekle olur.

 

HİKAYE

 

Arab, Acem, Türk ve Rum milletinden dört kişi yolda giderken bir dirhem para bulmuşlar. Birbirlerinin dilini anlamadıklarından nereye harcayacaklarında anlaşamamışlar. Bu lisanları bilen başka bir adam ne yapmak istediklerini sormuş; Araba:

-“Eyş türid ? “ Ne yapmak istiyorsun ?”  Acem’e :

-“Çi me hayi ? Ne istiyorsun ?”

Diğerlerine de kendi lisanlarından ne almak istediklerini sormuş. Anlamış ki, meğer hepsi de o parayla üzüm almak istiyormuş. Böylece dil bilen adam sayesinde aralarındaki anlaşmazlığı çözmüşler.

 

Ayrıca burada Arabları Peygamber Efendimize yardımcı olmaya ve onun hizmetinde bulunmaya teşvik vardır. Sanki onlara şöyle denilmektedir:

-Dünyada onun adına hâsıl olacak devlet ve yücelik sizin için bir şeref ve iftihar kaynağıdır. Çünkü O, sizden, sizin nesebinizdendir.

 

Ayeti kerimedeki “Enfüsiküm” kelimesi “fe” nin fethası ile “Enfesiküm” şeklinde de okunmuştur. Böyle okunduğunda mana; “sizin en şerefli ve faziletli olanınız” demek olur. Çünkü Peygamberimiz Aleyhisselâm Kureyş'li ve Hâşimi’dir.1 

 

Efendimizin nesli Adnân’a kadar müttefekun aleyhtir ve şöyledir:

Muhammed Rasülüllah S.A.V., Onun babası Abdullah, Onun babası Abdulmuttalip, Onun babası Hâşim, Onun babası Abdimenaf, Onun babası Kusayy, Onun babası Kilâb, Onun babası Mürre, Onun babası Ka’b, Onun babası Lüeyy, Onun babası Galib, Onun babası Fihr, Onun babası Malik, Onun babası Nadr, Onun babası Kinâne, Onun babası Huzeyme, Onun babası Müdrike, Onun babası İlyas, Onun babası Mudar, Onun babası Nizar, Onun babası Ma’ad, Onun babası Adnan’dır.

 

Şu şiiri söyleyen Allah için ne güzel söylemiş;

Nice baba vardır ki oğlu sebebiyle şeref kazanmıştır.

Bildiğin gibi, Adnan da Rasülüllah ile şeref kazandı.

 

Peygamberimizin annesi Amine validemizdir. Onun babası Vehb bin Abdimenâf, Onun babası Zühre, Onun babası Kilâb, Onun babası Mürre, Onun babası Lüeyy, Onun babası Galib, Onun babası Fihr’dir.

 

Hadis-i Şerif: Ben neseb, sıhr (hısımlık) ve soy bakımından en şereflinizim. Ecdadımda Adem’den beri sifâh (nikâhsız, zina yoluyla olan) yoktur. Hepsi nikâh yoluyla gelmiştir. (2)

 

Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin asıl yaratılıştaki cevherinin şerefine işaret vardır. Nasıl olmasın ki? O yüce Peygamber bütün mükevvenatın var oluş sebebidir. Onun unsuru kevnî varlıkların en faziletlisidir. (3) Tertemiz ruhu, bütün kutsi ruhların hayırlısıdır. Kabilesi kabilelerin efdali, lisanı lisanların efdalidir. Kitabı bütün ilâhi kitaplardan daha hayırlıdır. Doğumu da bütün zamanların en hayırlı doğumudur. (4) Ravza-i Mutahharası mekânların en yücesidir. O, insanlar için çok büyük bir hediye, pek büyük bir rahmettir.

 

Zahmet çekmemiz onu incitir ve üzer: Yani sizin incinmeniz ve bir kötülüğe, zahmete uğramanız Ona çok zor ve çok ağır gelir. Bu aynı zamanda cinsiyetin de iktizasıdır.

 

Kötülük ve zahmetlerin en önde geleni, Allah’ın azabıdır. O da zaten bu azabı insanlardan def etmek için gönderilmiştir.

 

Size çok düşkündür: Sizlerin iman etmesine, dünyada ve ahirette hayırların size erişmesine çok düşkündür. Yani O sizin aşiretinizden olduğu için Onun âfet ve sıkıntıları def etmek ve hayırların, iyiliklerin size ulaştırılmasında çok haris olduğunu bilirsiniz. Bu vasıflara sahip olan birisinin sizlere gönderilmesi Allah’ın sizlere olan nimetlerinin en büyüklerindendir.

 

Peygamberimizin insanların iman ve hidayeti üzerine olan hırsı ve düşkünlüğü hakkında şu ayet sana yeter:

 

(Ey Rasülüm), doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin. (Onu İslâma sokamazsın, ancak tebliğ yaparsın.) Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet verir ve hidayete kavuşacak olanları, O daha iyi bilir. (Kasas-56)

 

Yani, Ey Muhammed, sen bütün gayretini ortaya koysan da insanlardan sevdiğin kimseye maksada ulaştıracak hidayeti veremezsin, Onu İslama koymaya da muktedir olamazsın. Lâkin Hazreti Allah dilediğine hidayet eder. Çünkü O, hidayete müsait olanları çok iyi bilir.

 

Bu ayeti kerime, Peygamberimiz Ebu Talib için istiğfar ettiği zaman Onun hakkında nazil olmuştu.

 

Ayet Meali: Şimdi bu Kuran’a iman etmezlerse, belki arkalarından esef ederek kendini üzeceksin. (Kehf-6)

 

Bu ayette de, Peygamberimizin ümmetinin hidayeti üzerine olan aşırı şefkati ve hırsına işaret vardır. Yani şöyle denilmektedir:

-Ya Muhammed! Eğer onlar Kuran’a inanmazlarsa onların müslüman olmasına olan hırs ve bundan ayrılığına olan üzüntü ile kendini helak etme.

 

Peygamberimizin âdetinden idi ki, bir şey ile emredildiği zaman onu yerine getirmek için aşırı derecede ileri gider, bütün gayretini sarf eder ve neticede ondan nehy edilirdi.

 

Bir defasında, infakta o kadar ileri gitti ki, gömleğini dahi infak etti; evde elbisesiz vaziyette kaldı ve böyle yapmaktan şu ayeti kerime ile nehyedildi:

 

Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş, açıkta kalırsın. (İsra-29)

 

Müminlere çok merhametlidir: Ra’fet; çok aşırı merhamet demektir.

 

“Mü’minin” kelimesinin takdimi ise fâsılalara riayet içindir ki “şefkat ve merhamet sizden yalnız mümin olanlaradır, kâfir ve münafıklara değil” demektir. Onlar hakkında ise;

 

Ey yüce Peygamber! Kafir ve münafıklarla muharebe et, onlara karşı çetin ol. Onların barınağı Cehennemdir ve O, ne kötü bir dönüş yeridir!..(Tevbe-73) buyurulmuştur.

 

Hazreti Peygamberin Aleyhisselâm diğer varlıklar üzerine faziletli oluşundandır ki; Allâh’ü Teâlâ kendi isimlerinden iki tanesini Ona vermiş, “Müminlere raûf ve rahim” çok merhametli ve şefkatli buyurmuştur.

 

Âli İmran Sûresindeki ayeti kerimede de Cenab-ı Hak Peygamber Efendimizin hakkında şöyle buyurmuştur:

 

Allah müminler üzerine bol bol ihsanda bulundu. Yani, Vallahi Hazreti Allah müminlere nimet ve ihsanını lütfetti. Bi’set (gönderilme) nimeti siyah-beyaz-kırmızı bütün insanlara umumi olmakla beraber burada müminlere tahsis edilmesi, onlar bi’set nimetinden faydalandıkları içindir.

 

Çünkü onlara kendilerinden bir Peygamber gönderildi:

Onların nesebinden, onlar gibi Arab olarak kendi cinslerinden, melek ve cinnilerden değil, Adem oğlundan, demektir.

 

Yukarıdaki ayette olduğu gibi burada da “fe”nin fethası ile “min enfesihim” onların en şereflilerinden diye okundu. Zaten malum olduğu üzere Aleyhisselâm Efendimiz kabilelerin en şereflisinden gönderildi. Her müminin böyle inanması lâzımdır.

 

Aleyhisselâm Efendimizin insan ve Arabdan olduğunu bilmek imanın sıhhatinde şart mıdır yoksa farzı kifayeden midir? denilirse “cevap şudur:”

 

Evet, bu imanın sıhhatinde şarttır. Bir şahıs “Ben Muhammed’in bütün mahlûkâta Peygamber olarak gönderildiğine inanıyorum, ama Onun insan mı, melek mi, Arab’dan mı, Acem’den mi olduğunu bilmem” dese O kimse Kuran’ı yalanladığı ve bilinmesi zaruri olan bir gerçeği inkar ettiği için küfründe şüphe yoktur. 

 

 

Kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyor : Cahiliyye ehli olduktan sonra onlara Kuran’ı okuyor.

 

Onları (tabii kirlerden ve kötü inançlardan) temizliyor.

 

Onlara kitap ve hikmeti (Kuran ve sünneti) öğretiyor.

 

Halbuki bundan önce (O peygamberin gönderilmesinden, temizleme ve öğretmesinden önce) açık bir sapıklık içinde idiler. 

 

Burada “in” kelimesi “hafiflemiş in”dir. İsmi, “lâm” karinesi ile zamiri şân’dır. Yani, gerçekten, Muhammed Aleyhisselâm gönderilmeden önce Arab dini dinlerin en rezili idi ki O, “putlara tapmak” idi. Ahlâkları da aldatma, yağma, öldürme, kötü ve haram şeyler yeme idi. Muhammed Aleyhisselâm gönderildikten sonra ise, gelişinin bereketi ile onları bu aşağı dereceden, ilim, zühd ve ibadette ümmetlerin en faziletlisi olma ve dünyanın nimet ve güzelliklerine iltifat etmeyen insanlar durumuna getirdi. Bu da ancak, Allah’tan bir rahmet, Rasülünün de onların yüzüne gülüp güzel muamele etmesi ile gerçekleşti.

 

Allâh’ü Teâlâ bu mevzuda buyuruyor ki: (5)

Allah tarafından gelen büyük bir merhamet sayesindedir ki, Hazreti Allah, güzel ahlâkı sana tahsis etti de onlara yumuşak davrandın, senin emrine muhalefet ettikten sonra onlara rıfk ile, yumuşaklık ile muâmele ettin. Eğer kaba, muaşerette cefa edici ve katı yürekli olsaydın muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. (Ali İmran-159)

 

Yumuşak davranmak kalplere daha çok nüfûz eder ve icabette de daha süratlidir.

 

Sâd, şerefle dolu Kur’an hakkı için. (Sâd-1) Bu ayeti kerimenin tefsirinde şöyle denildi;

Muhakkak ki Muhammed Aleyhisselâm müminlerin kalplerini avladı ve onları çevirdi de “ürküp kaçan vahşiler gibi” olan Arablara güzel muamelesi sayesinde onlar iman etti.

O yüce Peygamber nasıl onları idare etti, ezalarına tahammül etti, cefalarına sabır etti. Ta ki, onlar topluca kendisine boyun eğdiler. Onu kendi canları üzerine tercih ettiler, kendi aile fertleri ve babalarıyla muharebe ettiler. Onun rızası uğrunda vatanlarını terk edip hicret ettiler.

İşte O yüce zat, ümmetini nimet evine (Cennete) ve büyük kurtuluşa çağıran, küfür ve dalâlet karanlığının kandili, kerem sahibi Peygamberdir. A.S.

 

 

 

Allah’ü Teâlâ Onun hakkında şöyle buyurdu:

 

Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kafirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak. (Ahzab-45-46) Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.

 

Câmi Kuddise Sirruh dedi ki:

 Ey Allah’ın Nebisi, selâm senin üzerine olsun,

Kurtuluş ve felâh ancak senin ellerinledir.

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN NURU

 

Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.

 

 Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.

 

O nur gözlerin nurudur.

O nur her şeyden öncedir.

 

Haberde geldi ki:

Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:

-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”

Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.

 

Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:

Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)

 

Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,

Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.

Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,

Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.

 

Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:

 

Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.

Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.

 

Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.

 

Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:

-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:

-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.

-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.

 

Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:

-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:

-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”

Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:

-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi: 

-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”

İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.

Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)

 

Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:

1-Ta’zim,

2-Halâvet (tat, zevk),

3-Sehâ (cömertlik),

4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)

 

Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.

Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.

 

Haberde şöyle geldi:

Sonra Allah C.C. yeryüzünde bir halife yaratmak istedi. Azrail Aleyhisselâma “yeryüzünün her bir tarafından bir miktar toprak almasını” emretti. Azrail Aleyhisselâm indi ve yeryüzünün her bir köşesinden toprak parçası aldı. Sonra onu çamur ve hamur haline getirdi ve Adem Aleyhisselâma “meleklerden bir topluluk ile yeryüzüne inmesini ve Arz’ın kalbi ve vâsıliyn’in gözlerinin sürmesi olan beyaz toprak almasını” emretti. Cebrail Aleyhisselâm da Seyyid ül Mürselin Efendimiz’in mübarek kabri (olacak) olan mukaddes toprağa indi. Oradan bir parça beyaz toprak aldı. Onu Naîym Cenneti’ndeki Ayn-ı Tesnîm’e (Cennetteki ırmaklardan birinin adı) götürdü. Oranın suyu ile bu toprağı çamur yaptılar. Parlak bir yıldız gibi oldu. Cennetin bütün nehirlerinde onu yıkadılar.

 

Sonra Cebrail Aleyhisselâm Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru için olan bu maddeyi aldı. Onunla beraber Semavat, Arz ve deniz-okyanusları gezdi. Şerefini mahlukata bildirdi. (9) Adem Aleyhisselâm yaratılmadan bin sene evvel mahlûkat Efendimiz Aleyhisselâm’ın kadrini anlamış oldular.

 

Sonra Allah’ü Teâlâ parlak bir yıldız gibi olan bu mukaddes maddeyi Hazreti Adem’in çamuruna katmalarını emretti. Onlar da kattılar. Uzun zaman böylece kaldı. Sonra insan cesedinin sureti yaratıldı ve Nebi Aleyhisselâm’ın Hicaz toprağından alınan bu nuru Adem’in yüce sulbüne konuldu. Seyyid-ûl enâm’ın nuru sebebi ile melekler bu yüce varlığa secde ettiler. (10)

Melekler kendisinin arkasında saf oldular. Hazreti Adem de meleklerin kendi önünde olması için bu nuru alnına koymasını Rabb’inden istedi. Nur alnına nakledildi. Sonra Rabb’inden bu nuru kendisinin de görebileceği bir uzvuna nakletmesini istedi. Tespih parmağına konuldu. Cennette olduğu sürece o nuru gözlerine sürerdi.

Zillet evi (olan dünyaya) intikal ettiğinde bu nur da sulbüne iade edildi.

 

Denildi ki:

Adem Aleyhisselâm, kendisinden zelle sadır olduğu zaman yüz yıl gece-gündüz ağladı. Öyle ki akan gözyaşlarından nehir oldu. Bakliyat ve ağaçlar bitti. Sonra bir gün başını Arşa doğru kaldırdı. Bir de ne görsün orada;

“ Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasülüllah” yazılı. Bunun üzerine şöyle yalvardı:

-“Allah’ım, Muhammed hakkı için hatamı affet ve tevbemi kabul buyur.”

Bunun üzerine Hazreti Allah tevbesini kabul etti.

 

 

 

Haberde şöyle geldi:

Allah ü Teâlâ Hazreti Adem’e şöyle vahyetti:

-Sen tevbenin kabulünde Habibim Muhammed’i vesile kıldın. İzzetim ve Celâlim hakkı için, eğer hata eden müminlerin tamamının affına vesile kılmış olsaydın, Habibim Muhammed hürmetine elbette affederdim.

 

Ey evlatların ve babaların en hayırlısı

Ve ey korku ve zararları def eden hayırlı şefaatçi:

Mevlâ her kerameti sana tahsis etti

Ve sen Ebul beşer (Adem’e) şefaatçi oldun.

Ey Nebilerin hayırlısı, bana da şefaat et,

Zira bana, horluk ve zilletin zararı dokundu.

 

Rivayet:

Peygamberimiz A.S.’ın nuru Mekke’de Hazreti Adem’in, gemide Hazreti Nuh’un, ateşin içinde iken Hazreti İbrahim’in sulbüne intikal etti. Böylece, secde eden sulplerden temiz rahimlere geçmek suretiyle ana babasından bu alemi şereflendirinceye kadar intikal etti.

 

NUR BABASINA İNTİKAL ETTİ

 

Vâkıdî’den:

Hac mevsiminde Habib S.A.V.’in telbiyesi İlyas bin Mudır’ın sulbünden işitirdi. Bu nur, dedesi Abdül Muttalib’in alnında daha çok parıldar oldu. Sonra babası Abdullah-i Zebih’in alnında zâhir oldu. Ne zaman ki Celil olan Rabbimiz ervâh semâsından vücut âlemine onun zâtının güneşinin doğmasını murâd etti. Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın kalbine nikâh sevgisini ilkâ etti. Annesine:

-“Güzellik ve Cemâl sâhibi, ölçü ve görüş sahibi bir kız ile evlendirmeni arzu ediyorum. Nesebi âli, soyu yüce olsun.” dedi. Annesi:

-“Baş üstüne, arzunu derhal yerine getiririm.” dedi ve Kureyş Kabilelerini araştırmaya başladı. Hasep, nesep ve cemâl-güzellik sahibi kız bulunan hiç bir ev bırakmadı. Vehb’in kızı Amine’nin dışında hiç birisini beğenmedi. Oğluna geldi ve durumu haber verdi. Görüşler ve sözler Amine üzerine ittifak etti. Amine, ana babasından Abdülmuttalib oğlu Abdullah için istenildi ve nişanlandı.

 

Saadet ve ikbal kendilerine yardım etti. 400 dirhem saf altın, 400 dirhem gümüş, yüz deve, yüz sığır ve yüz koyun mihr-i muaccel gönderdi. Düğün ihtiyaçlarını hazırladılar. Ziyafet kazanlarını kurdular. Tayin edilen günde toplanmaları için kabilelere elçiler gönderdiler. İnsanlar grup grup toplandı. Sürur ve sevinç ile iştirak etti. Düğün ve zifaf Recep ayının bir Cuma gecesi vuku buldu. O saatte vücut sedefinde yetim inci (Efendimiz Aleyhisselâm) kararlaşmış oldu. O gece, o mübarek nur Abdullah’ın alnından ayrıldı.

 

Rivayete göre Amine validemiz Peygamberimiz Aleyhisselâm’a hamile olunca Arap kadınları kendisine haset ettiler. Hatta yüz kadın üzüntüsünden öldü. (11)

 

Şair ne güzel söylemiş:

 

 Gönüller sükûnet buldu, sevinçle yaşa ey ceset!

Bu nimet duracaktır ilel ebet.

Vücudu ruhu, bir olan zatın arzusudur,

O olmasaydı seven için varlık tamam olmazdı.

İsa, Adem ve bütün önderler (peygamberler),

Onlar birer gözdür, o ise gözlerin nuru.

Şeytan o nurun Adem’in yüzündeki parıltısını görseydi,

Adem’e evvela secde eden o olurdu.

Veya Nemrut onun cemalinin nurunu görseydi,

İnadı bırakır, Halil (İbrahim) ile birlikte Celil’e ibadet ederdi.

Lâkin Allah’ın cemali bu nuru örttü (de göremediler).

O nur ancak Samed olan Allah’ın lütfu ile görülebilir.

 

 

NURUN ANNESİNE İNTİKAL ETTİĞİ GECE

 

Rivayet edildi ki:

Amine validemiz Peygamber Efendimize hamile olduğu gece Semâ ve Arz’da şöyle nida edildi:

“Muhammed’in saklı nuru bu gece Amine’nin karnında karar buldu. İnsanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak çıkarılacaktır.”

 

Rıdvan’a (Cennet’in kapıcısı olan büyük melek), Muhammed Aleyhisselâm’ın mükevvenata gelişine bir ikram olarak bu gece Cennet kapılarını açması emredildi.

 

O gece bütün putlar yüz üstü düştüler.

 

İblis (Aleyhillâne) Ebu Kubeys dağından seslendi ve avanesi toplandı. Onlara şöyle dedi:

-“Yazıklar olsun size ey şeytanlar; bu gece annesi, Muhammed’e hamile oldu.” (12)

 

Bu gece, Kureyş’in bütün hayvanları konuştu ve şöyle dedi:

-Annesi, Muhammed’e hamile oldu, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki o, dünyanın nuru ve dünyadakilerin kandilidir.

 

Rivayet edildiğine göre, yine bu gece Kisra’nın (o devrin en büyük devleti) sarayındaki sütunlar, burçlar çöktü. Sâva gölü kurudu. Meliklerin saraylarının direkleri sallandı.

Bu şerefli hâmileliğin her ayında Semâ ve Arz’da nidâ edilir ve şöyle denilirdi:

-“Mustafa’yı Emin’in (gelişinin) yaklaşmasını müjdeleyin.”

 

Rasülüllah Efendimizin annesi Âmine validemiz diyor ki:

-“Hamileliğimin altı ayı geçtiği zaman gaibten bir ses işittim, şöyle diyordu:

-“Ey Âmine, emin bulunan çocuğun doğumuna hazır ol.”

 

Denildi ki:

Hazreti Âmine’ye rüyada bir kimse geldi. Ayağı ile ona dürttü ve alemlerin efendisine hamile olduğunu haber verdi.

 

Kısaca Efendimiz Aleyhisselâm’ın annesi Âmine validemiz, hâmileliği müddetince onun kadr’ü kıymetine delâlet eden kerametler, apaçık deliller, hârikulâde hadiseler gördü. Onun mübarek vücudu bu nur ile doğdu.

 

 

 

 

EFENDİMİZİN DOĞUMU

 

Allah’ın kullarının en hayırlısı bulunan Efendimizin doğum ayında ulemâ ihtilaf etti. Bazısı Safer, bazısı Recep, bazısı tarafından da Ramazan ayında doğduğu söylendi. Fakat sahih olan, Rebiulevvel ayında doğduğudur.

 

Hoş geldin, safa geldin ey ayların sultanı,

Zira o, gözlerin nuru ve mahzunların rahat (vesilesidir).

Bizim Rebî’imiz ve salih kulun Rebî’idir. (Rebiulevvel)

Me’mûn olan (peygamberin) velâdeti onda meydana geldi.

O olmasaydı kalpler ilâhını anlayamazdı,

Çünkü, sünnetlerin ikâmesi onun tarafından sağlandı.

 

Peygamber S.A.V.’in Rebiulevvel ayında doğduğunu söyleyenler de gününde ihtilaf ettiler. Bazıları ikinci, bazıları da sekizinci günü olduğunu söylediler. Lâkin ekserisi Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi olduğunu ifade ettiler. (13)

 

 

Şair ne güzel söylemiş:

İslâm’da bu ay için diğerleri üzerine fazilet,

Üstünlük ve fevkalâdelik vardır.

Kendisinde, o isim ve mana doğdu.

Doğumunda hârikulâdelikler meydana geldi.

Rebî’dir, bahar içinde bahar,

Ve nurdur, nur üstüne nur, nur üstüne nur.

 

Hazreti Âmine, o geceyi şöyle anlatıyor:

-“O gece çok aydınlık bir geceydi. Semâda karanlıktan bir eser yoktu. Abdülmuttalib bütün çocukları ile birlikte Ka’be-i Muazzama’da duâ ve niyâza gitmişti. Yanımda hiç bir erkek ve kadın yoktu. Yalnızlığın verdiği korku vardı. Bana düşen ağlamaktı. Çünkü kadınlara gelen doğum ağrı ve sancıları bende de başlıyordu. Ben bu halde iken, içeriye hurma ağacı gibi uzun boylu bir takım kadınlar girdi. Onlara hayret ettim. Bana:

-“Biz Âsiye (Firavunun zevcesi) ve Meryem’iz, bunlar da huriler,” dediler.

O anda ben, Sema ile Arz arasına uzatılmış beyaz, ipekli bir kumaşın içinde idim. Birisinin şöyle dediğini işittim:

-“Onu insanların gözleri (önünden) alın.”

Yine, ellerinde gümüşten ibrikler bulunan ve havada duran bir takım erkekler gördüm. Vücudumdan, miskten daha güzel kokulu ter akıyordu. Doğum ânı geldi. Durum bana şiddetlendi. Sanki ben bir takım kadınlara dayanıyordum. O kadar çok idiler ki... Sanki evde benimle beraberdiler. O anda Muhammed A.S. dünyaya geldi. Onu çok güzel bir şekilde doğurdum. Asla acı ve ağrı hissetmiyordum. (14)

 

Ş i i r :

Bu, (Allah’ın) habibidir ki onun misli doğmadı.

Nur, onun kıvılcımlarından yanmaktadır.

Cibril onun güzellik köşkünde nida etti,

O, mükevvenatın övünç kaynağıdır, o Ahmet,

O, yüzü güzeldir, o Mustafa,

O, gözlerin sürmesidir, o emced.

Onun na’tı yücedir, o Mürteza,

O vasfı güzeldir, o Mesned,

O, bütün efendilerin efendisidir,

O, evet o hâmiddir, Muhammed.

Onun içindir şerefli, azim halk,

Allah buna şahittir, etmem tereddüt.

Üzerine giydirilmiş nefis elbiseler,

Ki onların benzeri gayri mevcut.

O Rasülü müctebadır, o

Nübüvvet ve risaletin sonudur, olun şahid.

Müjde bize, müjde bize onun sayesinde

Saadet, hidayet ve şeref hâsıl oldu bize.

Allah salât etsin sana ey kâinatın hayırlısı

Meclislerde okunmaya devam edildikçe mevlid.

 

Hazreti Amine validemiz anlatıyor: (15)

Dürr-ü yetimi (Hazreti Muhammed) doğurduğum zaman doğurduğum yerde bulamadım. Göz gezdirdim, araştırdım, baktım ki evimin başka bir odasına kaldırılmış. Odanın içi nur ile dolmuştu. Odaya girdiğimde habibimi bir beyaz yünlüye sarılmış, yeşil bir ipek içinde, sünnet olmuş, sürmelenmiş ve güzel kokular sürülmüş olarak, tazarru eden duacı gibi ellerini semaya kaldırmış vaziyette gördüm. Birisinin şöyle dediğini duydum:

-“Muhammed Mustafa’ya Adem’in ahlâkını, Şit’in marifetini, Nuh’un şecaatini, İbrahim’in hulletini (içten sevgi, dostluk), İsmail’in vadine sadakatini, İshâk’ın rızasını, Lût’un hikmetini, Yûşa’nın cihadını, Musa’nın şiddetini, Danyal’ın muhabbetini, Davud’un tevbesini, Eyyûb’un sabrını, İlyas’ın vakarını, Zekeriyya’nın kabulünü, Yahya’nın ismetini ve İsa’nın zühdünü verin.” Böylece onu enbiyanın ahlâkına daldırdılar.

 

Abdülmuttalib anlatıyor:

Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem doğduğunda Kâbe’de tavafta idim. (16) Beyt-i Şerif’in bütün direk ve sütunlarıyla Makam-ı İbrahim’e doğru eğildiğini gördüm ve onun fasih bir şekilde tekbir ve tehlilini duydum. Sonra Beyt doğruldu ve şöyle dedi:

-“Habibi Muhammed Mustafa hürmetine beni sâir mekânlar üzerine faziletli kılan Allah’a hamdolsun.”

Daha sonra Kabe’nin bölümlerinin bazısı diğer bazısına Aleyhisselâm’ın gelişini müjdeledi.

Bu manzaraya şahid olunca Safa kapısından çıktım ve Mustafa’nın (Aleyhisselâm) evine yöneldim. Kabe’nin üzerindeki putların baş aşağı düştüklerini gördüm. Âmine’nin evini de kuşların ihâta ettiğini gördüm. Evin kapısını çaldım. Seyyid ül Ebrâr’ın (Aleyhisselâm) annesi çıktı. Kendisinde doğum zafiyeti ve nifâs rahatsızlığı yoktu. Titremeğe başladım. Dedim ki:

-“Alnında taşıdığın nur nerde?” Şöyle cevap verdi:

-“Onu en güzel bir şekilde dünyaya getirdim. Hâtiften de bir ses işittim, şöyle diyordu:

-Ey Âmine, bu yavrunun adını “Muhammed” koy.

Bunu işitince dedim ki:

-“Ey Âmine, çocuk nerede?”

Küçük bir odayı işaret etti. Oraya yöneldim. Bir de ne göreyim; kapıda dehşetli, sağlam yapılı, iri yarı bir şahıs duruyor. Beni bir titreme aldı. Dedi ki:

-“Meleklerin ziyareti bitinceye, üç güne kadar yanına girmen mümkün değil.”

 

 

 

Hazreti Âmine anlatıyor:

Birisinin şöyle dediğini işittim:

Onun namına, bir olan zata sığınırım

Her haset edicinin şerrinden,

Her ayaktakinin ve oturanın şerrinden,

Yollarda, caddelerde,

Gözetleyip alanın şerrinden

Her inatçının fitnesinden,

Onun adına Allah’a sığınırım.

 

Aleyhisselâm Efendimiz beşikte iken ay ile konuşurdu. Ay’a işaret eder, Ay da onun işaret ettiği tarafa giderdi. Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem de:

-“Ben ay ile, o da benimle konuşurduk, beni ağlamaktan men etmek isterdi ve ayın, Rahman’ın Arş’ının altında secdeye varırken hasıl olan sesini işitirdim.” buyurdular.

 

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın hususiyetleri hakkında zikredildi ki, melekler onun beşiğini sallardı. (17)

 

PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSELÂM’IN EMZİRİLMESİ

 

(Annesinden sonra) Peygamberimizi ilk emziren, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Hatun’dur. Sonra Halime-i Sa’diyye emzirmiştir.

 

Zikredildi ki; Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem dünyaya geldiklerinde:

-“Misli için kıymet bulunmayan bu dürr-ü yetimi (emzirmeyi) kim tekeffül eder?” denildi. Kuşlar:

-“Biz tekeffül eder, (emzirilmesini) üstleniriz,” dediler. Vahşi hayvanlar, canavarlar ise:

-“Biz bu işe daha layığız,” dediler. Bunun üzerine Kudret lisânı şöyle nida etti:

-“Şüphesiz Allâh’ü Teâlâ kadim hikmetinde yazdı ki; kerim olan nebisi halime (yumuşak huylu) olan Halime’yi emecektir.

 

 

 

HALİME HATUN ANLATIYOR

 

Pek kurak bir senede, Beni Sa’d bin Bekir kabilesi kadınları ile beraber emzirilecek çocuk aramak için Mekke’ye gelmiştim. Zayıf bir merkep ve yaşlı, sütten kesilmiş bir devemizle geldik. Yanımızda da süt emen bir çocuğumuz vardı. Vallahi benim sütüm yetmiyordu. Devemizin memesinden de çocuğa gıda olabilecek bir tek damla bile süt sızmıyordu. Geceleri uyuyarak Mekke’ye geldik.

Vallahi, bizimle gelen bütün kadınlara Rasülüllah arz edilmiş, “O yetimdir.” denilince almaktan kaçınmışlardı. Ben hariç bütün arkadaşlarım emzirecek bir çocuk almış, ama ben ondan başkasını bulamamıştım. Kocama:

-“Vallahi, arkadaşlarımın arasında emzirecek çocuk almadan eli boş dönmek istemiyorum, bu yetimi alacağım.” dedim. Almak üzere gittim. Baktım ki, (ipekten) bir kumaşa sarılmış, kendisinden misk kokusu geliyordu. Sırt üstü yatmış, (mışıl mışıl uyuyordu.) Uykusundan uyarmağa kıyamadım. Elimi göğsüne koyunca gözlerini açtı ve bana bakarak gülümsedi. İki gözünden çıkıp semaya kadar ulaşan nurları gördüm. Gözlerinden öptüm ve sağ mememi verdim. Ondan dilediği kadar emdi. Değiştirip sol mememi verdim, emmedi. Bundan sonra hep sağ memeyi emdi.

Allah Sübhanehü ve Teâlâ adaleti ile kendisinin bir ortağı olduğunu ilham etmiş ve oda sol memeyi süt kardeşine bırakmıştır.

 

Sonra onu aldım, kocamın yanına vardığım zaman bizi karşılamaya kalktı. Devenin de memeleri sütle dolmuştu. Dedi ki:

-“Ey Halime! Vallahi, mübarek, uğurlu bir insan yavrusu almışsın. Görmez misin ki hayırlı ve bereketli bir gece geçirdik.”

Halime diyor ki:

-“İnsanlar birbirlerine veda ettiler. Ben de Nebi Aleyhisselâm’ın annesi ile vedalaştım. Sonra merkebimize bindim. Muhammed’i de önüme aldım. Merkep Kabe’ye doğru üç defa secde etti. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Sonra öyle bir yürüdü ki, kafiledeki hayvanların hepsinin önüne geçti. Arkamda kalan ve bu duruma şaşıran kadınlar dediler ki:

-“Ey Halime! Bu merkep, gelirken üzerine bindiğim merkep mi? Sen bizimle beraber aç idin. Seni rahatlattı ve öne geçirdi.” Ben de:

-“Evet, Vallahi bu, işte o merkeptir.” dedim. Hayret ettiler ve:

-“Muhakkak bunda şaşılacak bir hal var,” dediler.

 

Yine Halime Hatun diyor ki:

-“Nihayet, Beni Sa’d yurduna geldik. O zaman yeryüzünde Beni Sa’d toprağı gibi kuraklığa uğramış bir toprak bilmiyorum. Biz onu getirdikten sonra koyunlarım karınları tok ve memeleri sütle dolu olarak eve dönüyordu. Halbuki insanlar, koyunlarının memesinden sağacak ve içecek bir damla süt bulamıyorlardı. Hatta kavmimiz çobanlarına:

-“Siz de davarlarımızı Ebu Züeyb’in kızının çobanlarının otlattığı yerlerde otlatın.” diyorlardı.

 

Hâşimi (Muhammed) ile erişti Halime

İzzet ve şerefin zirvesinde yüce makama.

Hayvanları çoğaldı, çayır çimenle doldu mahalle,

Bu saadet umumi oldu, tüm Benî Sa’de.

 

Halime Hatun, Rasülüllah’ın konuşma zamanı gelince ilk önce “Allâh’ü Ekber Kebîrâ, vel hamdü lillâhi kesira, ve sübhânallâhi bükraten ve asîlê” dediğini ifade ediyorlar.

 

Peygamberimiz gelişip yürüyecek çağa geldiği zaman çıkar, çocukların oyunlarını seyrederdi. Halime Hatun ise uzaklara göndermezdi. Havanın sıcak olduğu bir gün süt kardeşi Şeyma ile beraber koyun otlatmaya çıkmışlar, farkında olmadan uzaklaşmışlardı. Halime aramaya çıktı ve onu kardeşi ile beraber buldu.

-“Bu sıcakta (ne yaptınız)?” dediğinde Şeymâ dedi ki:

-“Kardeşim (Muhammed) hiç sıcaklık hissetmedi. Bir bulut gördüm, onun üzerine gölge oluyordu. (Ne tarafa gitse bulut da beraber gidiyordu.)

 

Yine Halime Hatun anlatıyor:

Hazreti Muhammed’i sütten kestiğim zaman (iki yaşında) annesine teslim etmek üzere götürdüm. Onunla hasıl olan bereketi gördüğüm için de yanımızda kalmasını çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk ve dedik ki:

-“Büyüyünceye kadar yanımızda kalmasına müsaade etmenizi isterim. Ayrıca biz, onun Mekke vebasına yakalanmasından da korkarız.”

Böyle deyince Hazreti Âmine ciğerparesinin bizim yanımızda bir müddet daha kalmasına razı oldu. Biz de onunla birlikte geriye döndük.

Beni Sa’d yurduna dönüşümüzden bir ya da üç ay sonra süt kardeşi ile beraber evimizin arkasında bulunan yeni doğan kuzuların yanına gitmişti. Kardeşi koşarak geldi ve dedi ki:

-“Beyaz elbiseli iki kişi Kureyş’li kardeşimin yanına geldi. Onu yatırıp karnını yardılar.”

Babası ile beraber çıktık. Koşarak yanına gittik. Ayakta, ama rengi atmış bir halde bulduk. Babası boynuna sarıldı ve:

-“Yavrucuğum, sana ne oldu?” diye sordu. Cevaben dedi ki:

-“Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yatırdılar. Karnımı yardılar. Oradan bir şey çıkarıp attılar. Sonra da eski haline getirdiler.”

Muhammed’i alıp beraberce evimize döndük.

Kocam dedi ki:

-“Ey Halime! Ben bu çocuğumun başına bir musibet gelmesinden korkuyorum. Korktuğumuz başımıza gelmeden önce onu ailesine götürüp teslim et.”

Halime Hatun diyor ki:

-“Onunla merkebe binip annesine götürdük. Hazreti Âmine:

-“Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında alıkoymayı çok istemiştin.” dedi. Biz de:

-“Başına bir felâket gelmesinden korkuyoruz, dedik ve hadiseyi kendisine haber verdik.” Hazreti Âmine dedi ki:

-“Yoksa ona şeytanın dokunabileceğinden mi korktunuz? Hayır! And olsun ki şeytan, ona dokunmağa hiçbir zaman yol bulamaz. Benim oğlumda büyük bir hâl ve şan vardır.

 

Aleyhisselâm Efendimiz dört yaşına geldiğinde annesi, sekiz yaşında iken dedesi Abdülmuttalib vefât etti. Bunun üzerine amcası Ebu Talib onu himayesine aldı. (18)

 

Halime Hatun diyor ki:

Habib (Efendimiz) on yaşına geldiğinde benim faziletimi ifade ediyordu. Yirmi yaşında benimle iftihar eder, otuzuna geldiğinde “Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki bu benim annemdir.” dedi. Kırk yaşına geldiğinde Arapların ileri gelenlerinin yanında benimle övünürdü. Elli yaşına geldiği zaman kendisini ziyaretimde ridây-ı şerifini altıma sererdi. Altmış üç yaşına gelinceye kadar ben onu, o da beni ziyaret etmeye devam ettik.

Salavâtüllâhi aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaiyn.

 

Rivayete göre:

Rasülüllah Aleyhisselâm on iki yaşına geldiği zaman amcası Ebu Talib ile birlikte Şam’a gitti. Yirmi yaşında iken yanında Ebu Bekir Radıyallâhü Anh olduğu halde ticaret için Şam’a gitti. Yirmi beş yaşına geldiğinde Hatice binti Hüveylid (Radıyallâhü Anha) için ticaret kafilesinde Şam’a tekrar gitti. Yanında Hazreti Hatice’nin kölesi Meysere de vardı. Kırk yaşına geldiği zaman Hazreti Hatice’nin kendisini arz etmesi ile onunla evlendi. (19)

Aleyhisselâm Efendimiz kırk yaşına geldiği zaman ise Allah’ü Teâlâ kendisini âlemlere rahmet ve bütün mahlukata peygamber olarak gönderdi.

 

DUA

 

Bizleri Kerim olan Nebi ve Raûf olan Rasül’ün ümmetinden kılan Allah’a hamd olsun. Onu tasdik edip inananlara müjdeler olsun. Onu yalanlayanlara ve münafıklara da yazıklar olsun. Allah’ım, bizlere yakîn elbisesini giydir ve tevfikin ile bizi sabikîyna ilhâk et. Onlar ki; tefekkür aynasında günahları kendilerine göründüğü zaman yataklara yatmazlar, kendi ayıpları başkalarının ayıplarını görmeye mâni olur, Allah zikir edildiği zaman kalpleri ürperir.

 

Allah’ım! Efendimiz Muhammed Aleyhisselâm’a salât ve selâm et, ki o senin kulun ve Rasül’ündür. Hayır önderi, ümmetin direği, rahmet peygamberidir. Haşimi, Kureyş’li, Arap ve ümmi olan bir nebidir. Sen risâleti onunla mühürledin, kafirlere korku vermek suretiyle ona yardım ettin. Ay’ı onun için ikiye ayırdın, kurtları ve ağaçları konuşturdun. Onun duası ile yağmur damlalarını indirdin. Taşlar ve çöller onun yüzü suyu hürmetine yeşerdi. Büyük korku günündeki vesileyi ve şefaat-i kübrayı ona tahsis ettin. Onun ümmetini ümmetlerin en hayırlısı kıldın. Geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladın. O peygamber ki risâleti tebliğ etti, emaneti edâ etti, ümmetine nasihat etti, gam ve hüznü dağıttı, zulmet ve karanlığı giderdi, hakkıyla cihat etti, ölüm gelinceye kadar sana kulluk yaptı.

 

Allah’ım! Dünyada zikrini yüceltmek, dinini izhar ve şeriatını ibkâ etmekle onu tâzim et. Ahirette de ümmetine şefaat ettirmek, ecir ve sevabını çoğaltmak, Makamı Mahmud ile faziletini arttırmak, şahid olan mukarrabînin önüne geçirmek suretiyle yücelt.

 

Allahım! Ona, onun âli, etbâı ve ensârına, sırlar hazinesine, nurlar menşeine, hakkını eda edeceğimiz ve senin razı olacağın şekilde salât ve selâm et.

 

Allahım! Rasülüne vesileyi ver ve onu Makam-ı Mahmud’a , akd edilen sancağı (livaül hamd), havzı kevseri ver. Enbiyâ-i mürselînden olan kardeşlerine de salât et.

 

Velhamdü lillâhi Rabbil âlemin...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELÂM -II

 

 

 

Taberânî Enes Radıyallâhü Anh’dan rivayet etti,

 Rasülüllâh S.A.V. buyurdular ki:

-Cebrail biraz önce bana Rabbinin şöyle buyurduğu (haberi) ile geldi: “Yeryüzünde sana bir kere salavat okuyan müslümana ben ve meleklerim on salât ederiz.”

 

Bilmelisin ki, meleklerin adedi sayılamayacak kadar çoktur. Onların sayısını ancak Hazreti Allah bilir. İyi düşün ey kardeş. Bu mükâfât, ümmeti Muhammed’in habibine salâvatı sebebiyle Hazreti Allah’ın bir nimetidir. Öyle ise otururken, ayakta, düşünürken, yatarken, yürürken, binek üzerinde iken, abdestli, abdestsiz, nerede ve nasıl olursan ol, o yüce Peygambere salavât oku. (Sinâniye)

 

Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin-is sâbıkı lil-halkı nûruhü, Ver-rahmetü lil-âlemine mevlidühü ve zühûruhü. Ve alâ âlihi ve sahbihî ve ehli beytihî ve sellim.

 

Bilinmelidir ki: Bu ümmetin, nuru bütün mahlûkâttan önce yaratılan bu yüce peygambere, onun âline ve ashâbına salavât okumak suretiyle onu tâzim etmesi, ululaması icab eder. Çünkü âlemin ve Âdem’in yaratılmasından maksat o büyük zâttır.

 

Allah’ü Teâlâ Peygamber Aleyhisselâm’ın mübarek başını bereketten, gözlerini hayâdan, dilini zikirden, kulaklarını ibretten, dudaklarını tespihten, yüzünü rızâdan, göğsünü ihlâstan, kalbini rahmetten, gönlünü şefkatten, ellerini sahâvetten, saçlarını Cennet bitkilerinden, ağız suyunu Cennet balından yarattı. Bu vasıflarla ikmâl ettikten sonra da bu ümmete Peygamber olarak gönderdi. Buyurdu ki:

 

- “And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi.” (Tevbe-128)

 

Ve bizlere dedi ki: “Bu, benim sizlere hediyemdir, hediyemin kıymetini bilin ve onu, üzerine salâvat okumakla tazim edin.” Zira o Peygamber, büyük bir nimet ve umumi bir rahmettir. Bunun içindir ki, Hazreti Allah, içlerinden onu peygamber olarak göndermek suretiyle müminlere ihsanda bulundu.

 

(1)

ALLAH HABİBİNİN İSMİNİ MÜKEVVENATA YAZDI

 

İhlâslı müminin, Allâh’ü Teâlâ’nın hak din ile göndermiş olduğu bu Peygamberi tazim etmesi lâzımdır. Gerçekten Hazreti Allah onun kadrini ve zikrini yüceltmiş ve ismini mükevvenâtın safhaları üstünde zikretmiştir.

 

Bir zât anlatıyor:

Hind memleketine gitmiştim. Bir şehre vardım. Orada bir ağaç gördüm; bademe benzer kabuklu meyvesi vardı. Kabuğu kırıldığı zaman içinden dürülmüş, yeşil bir yaprak çıkıyordu. Üzerinde kırmızı yazıyla (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasülüllah) yazılı idi. Yazı Hintçe di. Hindistanlılar ona saygı gösteriyorlar, yağmur yağmadığı zaman onu vesile ederek yağmur talebinde bulunuyor, onun yanında Allah’a yalvarıyorlardı.

 

Ebu Yakub-u Sayyâd’dan:

Eyle’de iken bir balık avladım. Sağ tarafında (Lâ ilâhe illallah) sol tarafında (Muhammedün Rasülüllah) yazılı idi. Üzerinde Allah’ü Teâlâ’nın ve Rasülü Aleyhisselâm’ın isimleri bulunduğu için hürmeten suya salıverdim.

 

Tevbe süresinin son iki ayeti (Lekad câeküm Rasülün ilh...) nin fazileti hakkında şu hadise zikredildi:

Ebu Bekir eş Şibli (kuddise sirruh) bir gün Ebu Bekir bin Mücahid’in (Rh.) yanına gitmişti. Mescidde iken yanına girdiğinde İbn-i Mücahid ayağa kalktı. Arkadaşları İbn-i Mücahid’e:

-“Sen, vezir Ali bin İsa’ya ayağa kalkmadın, ama Şibli için ayağa kalktın,” dediklerinde şöyle cevap verdi:

-“Rasülüllâh’ın tazim ettiği bir kimse için ayağa kalkmaz mıyım? Ben Aleyhisselâm Efendimizi rüyada gördüm. Bana buyurdu ki:

-“Ey Ebu Bekir! Yarın sana cennetlik bir adam gelecek. İçeriye girdiği zaman ona ikram et.”

İbn-i Mücahid diyor ki:

-“İki gece sonra Nebi Aleyhisselâm’ı tekrar gördüm.” Bana:

-“Ey Ebu Bekir, sen Cennetlik bir zâta ikram ettiğin gibi ben de sana ikram ederim,” buyurdu. Ben de:

-“Ya Rasülallâh, Şibli senin yanında bu mertebeye ne sebebiyle erişti?” diye sordum. Efendimiz Aleyhisselâm şöyle buyurdular:

-“O kişi beş vakit namazını kılar, her namazdan sonra beni anar ve “Lekad câeküm Rasülün min enfüsiküm aziz” ayetlerini surenin sonuna kadar okur. Buna da seksen senedir devam eder. Böyle yapana ben, nasıl olur da ikrâm etmem. (Ruhul Beyan)

 

(2)

Rasülüllah Efendimizin methine dair bazıları şöyle dedi:

 

En temiz nesepten ve Arab’ın en meşhur (kabilesinden),

En mes’ud zamanda ve haremin sağ yanında (geldi).

 

EFENDİMİZ EN TEMİZ NESEPTEN GELMİŞTİR

 

Peygamber Efendimizin en temiz nesepten geldiği çok açık ve meşhur delillerle sabittir.

 

Bu delillerden bazıları:

 

İbn-i Abbas Radıyallâhü Anh Nebi Aleyhisselâm dan rivayet etti:

Adem Aleyhisselâm yaratılmadan iki bin sene evvel Rasülüllah’ın nuru Allah’ü Teâlâ’yı tesbih ediyordu. Melekler de onun tesbihi ile tesbih ediyordu. Hazreti Allah Adem’i yarattığı zaman Rasülüllah’ın nurunu onun sulbüne ilka etti.

-“Allah Azze ve Celle benim (nurumu) Adem’in sulbünde yeryüzüne indirdi. (Şit ve İdris’in sulbüne intikal ettikten) sonra Nuh’un sulbüne koydu. (Sonra sırası geldiğinde) İbrahim Aleyhisselâm'ın sulbüne koydu. Hazreti Allah beni devamlı kerim sulblerden temiz rahimlere nakletti. Anne babamdan dünyaya çıkarıncaya kadar aslâ zinaya bulaşmadılar.”

Vaile Radıyallâhü Anh vasıtası ile Rasülüllah Aleyhisselâm’dan rivayet edildi:

-Şüphesiz Allah İbrahim’in evlâdından (on üç kişi idiler) İsmâil’i seçti. İsmail’in evladından (on iki kişi idiler) Kinâne oğullarını, Kinâne oğullarından da (Nadır evlâdından olan) Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşimoğullarını, Hâşim oğullarından da beni seçti. (Yani Abdülmuttalib oğullarını seçti.)

 

Rivayet edildi ki: Kureyşli bir adamda, Kureyş’li olmayan kırk erkek kuvveti vardır.

 

İbn-i Ömer Radıyallâhü Anh Rasülüllah Aleyhisselâm’dan rivayet etti:

-Aziz ve Celil olan Allah mahlûkatı yarattı ve onlardan Ademoğullarını seçti. Ademoğulları içinden Arap milletini, Araplardan Kureyş’i, Kureyş’ten Benî Hâşim’i, onlardan da beni seçti. Sürekli hayırlıların içinde en hayırlı olanlardan oldum. (Seçilerek geldim.)

 

Bir başka Hadis-i Şerifte şöyle buyurdu:

-Ben, dâd (harfin)i en fasîh (en güzel) telaffuz edenim. Çünkü Kureyş’liyim (Kureyş kabilesindenim) ve ben Benî Sa’d bin Bekir oğulları içinde emzirildim.

 

Benî Sa’d bin Bekir oğulları da Kureyş’liler gibi kâmil bir fesâhat ile muttasıftırlar.

 

İbn-i Ömer Radıyallâhü Anh rivayet etti:

-Agâh olun, kim Arab’ı severse ben de onu severim. Kim Arab’a buğz ederse ben de ona buğz ederim.

 

Peygamberimiz Aleyhisselâm buyurdu :

Üç şeyden dolayı Arab’ı seviniz; Ben Arab’danım, Kur’an-ı Kerim Arapça’dır, Cennette Cennet ehlinin lisanı da Arapça (olacak) tır.

 

Dürrü Muhtar’da Arapça’nın sair lisanlardan daha faziletli olduğu, çünkü onun Cennet ehlinin lisanı olduğu ifade edilmiştir.

 

 

 

Rivayet’e göre Cennet ehlinin lisanı Arapça ve fasih-sahih farsçadır.

 

Beyt:

Arabdan yeğ eğer ümmet olaydı

Rasülüllah o ümmetten geleydi.

 

(3)

Beyit

İnsanları yoktan var eden Allah, onu manen ve sureten, ikmâl etti, sonra da kendisine habib olarak seçti.

 

Rasülüllah S.A.V. bütün hal ve vasıflarda enbiyanın tamamından üstündür ve onların her nevi kemalâtı kendisinde toplanmıştır.

 

Ayet Meâli: Gerçekten sen (Allah’ın ahlâkı ile ahlâklandığın ve iyi ahlâkın tamamını şahsında topladığın için) pek büyük bir ahlâk üzerindesin. (Kalem-4)

 

Denildi ki:  

Aleyhisselâm Efendimizde, Hazreti Nuh’un şükrü, Hazreti İbrahim’in Hıllet (dostluk) i, Hazreti Musa’nın ihlâsı, Hazreti İsmail’in vadine sadakatı, Hazreti Eyyûb ve Yâkub’un sabrı, Hazreti Davud’un itizârı, Hazreti Süleyman ve Hazreti İsa’nın tevazuu ve sair enbiya-i mürselinin ahlâkından diğer vasıflar toplanmıştır.

 

Beyit:

Bütün âlemi bir yerde (kişide) toplamak Allah’a zor değildir.

 

(4)

VELADET GECESİ HARİKUL ADELİKLER

 

İmam-ı Bûsırî’nin dediği gibi:

Onun velâdet zamanı, (sair velâdetlerde olmayan harikulâde hadiselerle) güzel unsurlarını açığa çıkardı.

Onun başlangıcı da, sonu da ne güzel unsurlardır.

 

Ey akıllılar, onun velâdetinin başlangıç ve sonucuna taaccüp nazarı ile bakın.

Beyit:

Onun doğduğu gün, İranlılar ferasetle anlamıştı,

Başlarına mihnet ve felâketler gelecekti.

 

Yani o gün öyle bir gün idi ki, İranlılar firasetle kendilerine gelecek felâket ve cezayı anlamışlar ve birbirlerini bununla korkutmuşlardı.

 

Rivayet edildi ki:

Rasülüllah Efendimiz’in doğduğu günün gecesinde İran’daki Sâsâni devletinin melîki (olan Kisrâ Nûşirevan) bir rüya gördü. Devletinde bulunan tabircilerin hepsi hayretler içinde kaldı (ve tabir edemediler.) Ancak meşhur kâhin Satih rüyayı tabir etti. Rüyanın Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın doğumunun alameti olduğunu, ashabı ile birlikte İran beldelerine gireceğini ve Sasanî memleketinin yakın bir gelecekte onlar tarafından fethedileceğini haber verdi. Bunun üzerine melik, Satih’in öldürülmesini emretti ve onu öldürdüler.

 

Kisra’nın Sarayları sarsıldı:

 

Beyit:

O gece Kisra sarayı ıslah kabul etmeyecek derecede sarsılmıştı. Saray halkının sarsıldığı gibi sarayın burçları da yıkılmıştı.

 

Peygamberimiz Aleyhisselâm doğduğu gün meydana gelen hadiselerden birisi de Acem-Sasanî Meliki’nin sarayı sarsılmış ve on dört burcu çatırdayarak yıkılmıştı ki burası, çeşitli mücevherler de harcanarak doksan senede inşa edilmişti. Bu tahribattan sonra burçlar bir daha tamir edilemez oldu.

 

Mecusilerin ateşi söndü:

 

Beyit:

Ateşperestlerin ateşleri eseflenerek sönmüştü,

Sudum nehri hüzün ve kederinden mecrasını şaşırmıştı.

 

Mecusilerin Milat gününden beri hiç sönmeden yanmakta olan ateşlerinin esef ve hüznünden sönmeleri de Efendimizin doğum günü meydana gelen hâdiselerdendir. Ateş, ya o kafirlerin arasında bulunup böylesi şerli insanlara ma’bud olduğundan, ya da Rasülüllah Aleyhisselam’dan ayrı kalması sebebiyle ona olan aşkından esef ve hüzün duyuyordu.

 

Fırat mecrasını şaşırdı:

Yine bu alâmetlerdendir ki, Fırat nehrinin suyu mecrası ve menbaından çıktı. Rasülüllah Efendimizden uzak olduğundan ve aşağılık kavimler arasında kaldığından dolayı esef ve hüzne düşerek aşırı derecede su çıkarıp taştı ve mecrasını şaşırdı.

 

Sâve gölü kurudu:

 

Beyit:

Save kasabasının gölü suyunu çekti,

Su almaya gelenler öfkeyle boş kaplarla geri döndü.

 

(Sanki su, ateşin alevinden kurumuş, ateş de suyun ıslaklığıyla sönmüştü.)

 

Yine bu alâmetlerdendir ki, büyük bir belde olan Save beldesinin ahalisi memleketlerinde bulunan bu gölün çekilmesi üzerine hüzünlendiler. Bu göl Acem Irak’ı tarafında suyu gayet çok olan bir göl idi. İçinde vapurlar ve gemiler gezerdi. Genişliği altı fersahtan fazla idi. Suyu gayet hoş ve yumuşak idi. Etrafında da birçok kilise vardı. Kafirler oralarda putlarına tapınırlardı. Ne zaman ki, küfrün damarlarını mahvedecek olan Rasülüllah Aleyhisselâm dünyayı teşrif etti, gölün suyu kayboldu. Suyun kaybolması da etrafında bulunan kiliselerin yıkılmasına ve o pis varlıkların küfrünün yok olup gitmesine sebep oldu. Hatta susadığı zaman göle su almaya gidenler suyun kesildiğini görünce öfkelendiler ve ellerinde bulunan testileri keder ve öfke ile birbirlerine vurmak suretiyle kırdılar.

 

Cinniler feryat ediyor:

 

Beyit:

Cin taifesi bağırıyor, “nurlar parlıyor,

Hak madden ve manen zahir oluyor.”

 

Peygamberimizin doğumundaki alâmetlerinden birisi de, cinlerin Aleyhisselâm Efendimizin doğumunu yüksek sesle, bağırarak sabahlamalarıdır.

 

Çünkü, rivayet edildi ki, gökyüzünde ve Mekke-i Mükerreme civarında cinlerin Peygamberimizin velâdetini müjdeleyen sesleri işitilmişti.

 

Mevahib-i Ledünniyye isimli eserde zikredildiğine göre, Cinniler o vakit doğudan batıya, batıdan doğuya gittiler ve Seyyid-ül Enâm olan Efendimizin velâdetini müjdelediler.

 

Nurların zuhûru:

Bu alâmetlerden bir tanesi de, o gece nurların zahir olması, görülmesidir. Bu nurlar kıyamete kadar bakidir. Kalbinde nur olanlar bu nurları gördüler.

 

Şifâ’da zikredildiğine göre Rasülüllah Efendimizin annesi şöyle dedi:

-“Onu dünyaya getirdiğim zaman benden bir nur çıktı. Bu nur Şam’ın saraylarını aydınlattı.”

 

Burada Rasülüllah Aleyhisselâm’ın, insanların hidayet bulacağı ve şirk ve zulmeti izale edeceği bir nur ile geldiğine işaret vardır.

 

Ayet Meali: İşte size Allah’tan bir nur (Hazreti Muhammed Aleyhisselâm) ve aydın bir kitap (Kur’an) geldi. (Maide-15)

 

Nurdan murad olunan bir mana da, Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın şeriatıdır. Çünkü onun şeriatı, şer ve küfür karanlıklarını ortadan kaldırmakta nura benzemektedir ve kıyamet gününe kadar bâki kalacaktır.

 

Beyit:

Kâfirler kör olduklarından, zahir olan bu nurları göremediler,

Sağır olduklarından cinnilerin müjdelerini duyamadılar.

 

 

 

Onların sağırlığı “hakkı işitmemek” ile tefsir edildi ve şöyle denildi:

 

Beyit:

O kâfir kavimlere kahinleri haber verdikten sonra duymadılar,

Eğri büğrü dinlerinin bundan sonra istikâmet bulmayacağını.

 

Hazreti Aişe Radıyallahü Anhâ anlatıyor:

Mekke’de oturan bir Yahudi vardı. Peygamberimizin doğduğu gecenin sabahı Kureyşliler’in yanına gelerek dedi ki:

-“Ey Kureyş topluluğu, bu gece sizin aranızda birinin oğlu doğdu mu?” Kureyşliler ona:

-“Bilmiyoruz,” dediler. Yahudi şöyle dedi:

-“Gidip bakınız. Çünkü bu gece, bu ümmetin peygamberi doğdu. Onun iki küreği arasında bir (peygamberlik) alameti vardır.”

Bunun üzerine soruşturdular. Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldiğini öğrendiler. Yahudi Kureyşliler ile birlikte Hazreti Âmine’nin evine gittiler. Peygamberimizi ona gösterdiler. Yahudi ondaki alâmeti görünce aklı başından gitti, baygınlık geçirdi. Ayıldığı zaman şöyle dedi:

-“Artık peygamberlik İsrail oğullarından Kureyşlilere gitti. Vallahi onun güç ve haberi doğudan batıya her yere ulaşacak.”

 

İmam-ı Busırî daha sonra bir önceki beytini şöyle tafsil etti:

 

Beyit:

Kâfirler, semanın ufkunda parlayan ateş alevini,

Yeryüzünde putlara düşeni araştırdıktan sonra.,

 

Kâfirler, semanın ufkunda parlayan ateş alevini veya yer yüzünde ve Mescid-i Haram’da putların düşmesi gibi yıldızların şeytana taş olarak kayması ve düşmesini muayene ve müşahede ettikten sonra dahi kör ve sağır oldular, hakkı görmediler, duymadılar.

 

Rivayete göre, Allah’ü Teâlâ herhangi bir hususta hükmettiği zaman bunu Arş’ın hâmili bulunan melekler duyar ve tesbih ederlerdi. Onların altındaki, dünya semasına kadar olan melekler de tesbih ederlerdi.

-“Bu tesbih de nereden?” diye sorar ve araştırırlardı. Haber dünya semasına kadar ulaşırdı. Şeytanlar bu haberi çalar, sonra da yeryüzündeki kâhinlere getirirlerdi. Bu şekilde getirdikleri haberler hak idi. Ama onlar bu haberlere ilaveler yapar ve yalan söylerlerdi. Bu, cahiliyye devrinde idi. Nebi Aleyhisselâm doğduğu zaman şeytanlar semadan kovuldular ve Rahman (olan Allah)ın emri ile melekler tarafından ateş veya yıldızların atılması suretiyle yükseklere çıkmaktan men edildiler, hezimete uğrayarak kaçıştılar. Şu beyitte ona işaret vardır.

 

Beyit:

Şeytanlar birbirlerine biner oldukları halde (veya arka arkaya dizilmiş surette) semaya doğru çıkıyorlardı.

 

Onlar semaya ulaşmadan önce yıldızlar kayar, dağılmış, hezimete uğramış bir şekilde, birbirlerini takip eder oldukları halde geriye dönerler. Yıldızlar onlara yetişir ve asla hata etmezler. Onlardan kimisi şeytanları yakar ve kül haline getirir, kimisi bazı uzuvlarını yakar, kimisi de aklını başından alır.

 

(5)

İnsanların en akıllısı, idaresi en iyi olanıdır.

 

Denildi ki: İnsanları idare etmek sadakadır.

 

İnsanların içinde bulunduğun müddetçe onları idare et ki kalbin rahat etsin, yaşayış ve halin güzel, hoş olsun. Zira, tatlı dilli olanın kardeşi çok olur.

 

Mevahib-i Ledünniyye’de şöyle zikredilmiştir:

Cenab-ı Hak mahlukatı yaratmayı murad ettiği zaman hakikati Muhammediyye’yi ibraz etti ve nübüvvetini bildirdi. Halbuki o zamanda Hazreti Adem ceset ile ruh arasında idi.

 

Müslim’in İbn-i Ömer’den naklettiği hadisi şerifte Rasülüllah Aleyhisselâm buyurdular ki:

-Şüphesiz Allah’ü Teâlâ semavat ve arzı yaratmadan elli bin sene evvel mahlûkatın miktarını yazdı. (hükmetti) Halbuki Arş’ı su üzerinde idi.

Ümmül kitab (levh-i mahfuz) da Muhammed Aleyhisselâm ın “hatemün nebiyyin” (peygamberlerin sonuncusu) olduğu yazılıdır.

 

Beyhaki’den:

Aleyhisselâm Efendimiz buyurdular ki:

-Adem (Aleyhisselâm) yere bırakılmış bir toprak parçası iken (kendisine ruh üflenmesinden önce) ben Allah indinde hâtemün Nebiyyîn (peygamberlerin sonuncusu) idim.

 

Meysere’den:

Ya Rasülallah, ne zaman nebi oldunuz? dedim.

-Adem ruh ile cesed arasında iken ben Peygamber idim,buyurdu.

 

Adem Aleyhisselâm tevbesinin kabulü hususunda Peygamber Efendimizi vesile kılmıştır.

Bu mevzuda İbn-i Câbir şöyle dedi:

 

Şiir

Adem Aleyhisselâm dua ettiği zaman onun hürmetine Allah duasını kabul etti,

Geminin içinde Nuh Aleyhisselâm onun yüzünden kurtuldu.

Onun nuru (nu taşıdığı) için ateş Halil (İbrahim)i yakmadı,

Onun içindir ki zebih (Hazreti İsmail) kurtuluşa nail oldu.

 

Nebi Aleyhisselâm’ın medhi hususunda Musul’lu Abdülbâki Efendi ne güzel söylemiş:

Allah Ademoğlundan seni seçti,

Sen olmasaydın Adem yaratılmazdı.

Adem’in alnında ışık saçan bir nur oldun,

İnsanın başında parlayan bir taç gibi.

Onun için İblis Adem’e secde etmedi,

Huzurdan kovuldu ve şaki oldu.

Gemisinde Nuh ile beraber idin,

O gemide olanlar boğulmadı.

Senin nurun Halil İbrahim’in sulbüne girince,

Hail İbrahim ateşte kaldığında bile yanmadı.

Secde (ibadet) edenlerin gönlünde sen oldun,

Senin (ismini) anmak en güzel kelâm oldu.

Temiz rahimlerde seni gibisi,

Temiz nutfelerden yaratılmadı.

İlyada (Kabe kavseyn makamı) senden başka

Hiçbir peygamber ruh maal cesed buluşmadı.

Allah’tan risaleti alarak geldin bize,

Her peygamberden senin için Allah ahit aldı.

Kıyamet günü livaûl hamd sancağı sana aittir,

Senden başka sancağı taşıyacak kimse yoktur.

Seni takip eden hiç kimse geçemedi,

Hiçbir musabık da sana ulaşamadı.

Yükseklerden beri inerek geldin,

Her temiz ve salih kimselerin soyundan.

Senin inişin bizatihi yükseliş oldu,

İnerken sürekli yükseldin, yüceldin.

 

HAZRETİ ALLAH PEYGAMBERLERDEN MİSAK ALDI

 

Burada şu hususa işaret vardır:

Ali bin Ebu Talib Kerremallâhü veche’den rivayet edildiğine göre Allâh’ü Teâlâ göndermiş olduğu her peygamberden Muhammed Aleyhisselâm hakkında, onun gönderildiğinde diri oldukları takdirde ona iman edecekleri ve yardımcı olacaklarına dair ahit almıştır. Bu suretle kavimlerinden de ahit almış oluyordu.

 

Denildi ki:

Allah’ü Teâlâ Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın nurunu yarattığı zaman kendisine enbiya Aleyhimüsselâmın nurlarına bakmasını emretti. Efendimizin nuru enbiyanın nurunu kuşattı. Hazreti Allah onlara konuşma kabiliyeti verdi, dediler ki:

-“Ya Rabbi, bizi kuşatan kimin nurudur?” Hazreti Allah:

-“Bu nur Abdullah’ın oğlu Muhammed’in nurudur, eğer ona iman ederseniz sizi Peygamber kılarım,” buyurdu. Onlar da:

-“Ona ve nübüvvetine iman ettik,” dediler. Hazreti Allah:

-“Sizin bu sözünüze şahadet ediyorum,” buyurdu. Onlar:

-“Evet Ya Rab,” dediler.

 

Bu hakikat Ali İmran suresindeki şu ayette bildirilmektedir:

 Hem Allah vaktiyle Peygamberlerin misakını (bağlılık sözünü) şöyle almıştı: “Celalim hakkı için, size kitap ve hikmetten verdim. Sonra size, beraberinizdekini tasdik eden bir peygamber geldiğinde mutlaka ona iman edeceksiniz ve her halde ona yardımda bulunacaksınız; bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize alıp kabullendiniz mi?” Onlar: “İkrar ettik”, dediler. Allah şöyle buyurdu: “Öyle ise birbirinize karşı şahid olun, ben de sizinle beraber şahidlerdenim.”  (Ali İmran-81)

 

Bu ayetle Peygamberimizin şanının yüceliğine ve kadrinin büyüklüğüne işaret edildiği ehline gizli değildir.

 

Yine bu ayette şu hususa da işaret vardır ki: Peygamberimiz o peygamberler zamanında gelmiş olsaydı onların da peygamberi olurdu. Efendimizin nübüvveti ve risaleti Adem Aleyhisselâm’ın zamanından kıyamet gününe kadar mahlukatın tamamına şamildir. Enbiya Aleyhimüsselam ve ümmetlerinin hepsi Efendimizin ümmetinden olmuş olur.

 

Aleyhisselâm Efendimizin:

“Bütün insanlara (peygamber) gönderildim.” sözü kıyamete kadar bütün insanlara şamildir.

 

Bununla Peygamberimizin:

“Adem ruh ile cesed arasında iken ben peygamber idim.” sözü daha iyi anlaşılmaktadır.

 

Efendimiz “Nebiler nebisi”dir. Onun içindir ki bu durum ahirette zahir olur. Şöyle ki; Peygamberlerimizin tamamı Aleyhisselâm efendimizin Livası (bayrağı) altında olurlar.

 

Ayrıca bu, dünyada da İsra (Mirac) gecesinde gerçekleşmiş, Efendimiz Enbiya (nın ruhuna) namaz kıldırmıştır.

 

Eğer Peygamberimizin gelişi onların zamanında olsa idi kendilerinin ve ümmetlerinin Peygamberimize iman etmeleri icap ederdi.

 

Hadis Meali: Musa (peygamber) diri olsaydı bana tabi olmaktan başka bir şey yapmazdı.

 

 

(6)

İmam-ı Busırî de buna işaret etmiş ve şöyle demiştir:

 

Rusül-ü Kiram’ın getirdiği her ayet, mucize,

Efendimizin nuru onlara ulaşmaktadır.

Çünkü o bir fazilet güneşi, Rasüller ise

Nurunu karanlıkta insanlar için çıkaran yıldızlardır.

 

 (7)

Allah’ü Teâlâ kaleme, kıyamete kadar olacak şeyleri Levhi Mahfuza yazmasını emretti. Kalem rakamları yazmaya başladı. Bitirince ümmetlerin ahvalini yazmasını emretti. Kalem diğer ümmetler hakkında “takva sahibi ve itaatkâr olanlar cennetlerde, isyankar ve azgınlar ise cehennemdedir.” diye yazdı. Sıra mahlukatın efendisi olan Hazreti Muhammed’in ümmetine gelince kalem onlar hakkında da diğer ümmetlere olan hükmü yazmak istedi. Hazreti Allah onu bu istekten çevirdi ve Habibi Muhammed S.A.V. e ikram olarak şöyle buyurdu:

-“Ey Kalem! Habibim Muhammed’in ümmeti hakkında “Günahkâr Ümmet, af edici Rab” diye yaz..” 

(El Vesilet-ül Uzmâ)

 

Enes Radıyallâhü Anh’dan:

Aleyhisselâm Efendimiz buyurdular ki:

Cennete girdim, Cennetin kapısının iki tarafında altın ile yazılmış üç satır yazı gördüm. Birinci satır: Lâ İlâhe illallah Muhammedün Rasülüllah. İkinci satır: Önümüzden (salih amel olarak) ne gönderdiysek onu (n sevabını) bulduk, ne yedirdiysek kazançlı çıktık, geride ne bıraktıysak pişman olduk. Üçüncü satır: Günahkar ümmet ve af edici Rab. (Yani Ümmet-i Muhammed’in günahları çoktur. Ama Rabbimizin de bu ümmete affı çoktur.

 

Ona yer dolusu hata ile gelseler Allah Teâlâ’da onlara yer dolusu mağfiret ile gelir. Sahih hadislerde gelen bu tür ifadelerde Ümmet-i Muhammed’e büyük müjdeler vardır.

 

Allahım! Enbiya ordusunun önderi ve Rasüllerin fahri olan Muhammed hürmetine fazlın ile hatalarımızı affet ve Cennette cemalini görmeyi nasip eyle...

İmam-ı Busırî ne güzel söylüyor:

 

Müjdeler bize İslam topluluğu, gerçekten bize

Yardım vardır ve biz yıkılmaz olduk.

Allah davet etti, biz itaate çağırıldık,

Rasüllerin Ekremine, ümmetlerin ekremi olduk.

 

Ümmet tâbi, peygamber ise metbûdur (uyulan). Tabi olanın şerefi metbûun şerefinden gelmektedir. Aleyhisselâm Efendimiz mahlukatın en şereflisidir. Onun ümmeti de ümmetlerin en şereflisi ve en hayırlısıdır.

 

Hadis-i Şerif : Ben Allah katında mahlukatın en şerefli olanıyım. Adem (Aleyhisselâm) ve diğerleri benim sancağımın altında toplanır.

 

Enes Radıyallâhü Anh’nın Aleyhisselâm Efendimizden rivayet ettiği şu hadisi şerif de bu ümmetin şerefli ve kıymetli bir ümmet olduğuna delalet etmektedir:

“Allah’ü Teâlâ Beni İsrail’in peygamberlerine şöyle vahyetti: Kim Ahmed’i inkar ederek bana gelirse onu Cehenneme koyarım. Peygamberler;

-“Ya Rabbi, Ahmed de kim?” dediler. Buyurdu ki:

-“Bana karşı ondan daha kerim olan birini yaratmadım. Semavat ve Arzı yaratmadan evvel onun ismini Arşta ismimle beraber yazdım. O ve ümmeti girmeden önce mahlukatımın tamamına Cennete girmek haramdır.” Peygamberler;

-“Ümmeti kimdir, (nasıl bir ümmettir?)” diye sordular. Buyurdu ki:

-“Onlar çok hamd edicidirler, otururken, kalkarken, her hal’ü kârda hamd ederler. Gündüz oruç tutar, gece ibadet ederler. Az bir ibadeti de onlardan kabul ederim. “Lâ İlâhe illallah” şahadeti ile onları cennete koyarım.” (Harpûtî)

 

(8)

Cennetin bu şeylerle süslenmesinden murat şudur:

Cennet ehli Allah katında tazim ve ikram görmüş olurlar. Ayrıca, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kimsenin kalbine, hatırına gelmeyen cennet nimetleri ve bâhusus Allah’ın cemal nimetinin tadına varmakla müstağrak olurlar. Allâh’ü Teâlâ’nın ihsan ve cömertliği cennet ehline bezledilmiş olur ve Cennet ehli orada her türlü kötü durumdan da emin olurlar.

 

Cennetin bu şeyler ile süslenmesi ile murad olunan manada diğer bir ihtimal de şudur:

Allah’ın emirlerini tazim eden ve nehyettiklerinden kaçınan kimse Cennete ve Cennet nimetlerine nail olur. Dünyada Allah’ı zikir ve ona ibadetin tadını alan kimse Allah’a ve Cennete kavuşmanın da tadını alır. Dünyada cömertlik, atâ ve ihsan ile ahlâklanan kimse ahirette Cenneti Ulyâ’ya girer.

 

Haberde şöyle geldi: Cennet cömert olanların evidir.

 

Dünyada ümmeti Muhammed’in malı ve ırzı hususunda emin olma vasfı ile vasıflanan kimseyi Hazreti Allah ahirette Cennete girme hususunda emin kılar. Doğru olanı Hazreti Allah daha iyi bilir.

 (Vesilet-ül Uzmâ)

 

(9)

 Hazreti Allah Muhammed Aleyhisselâm’ın zikrini yüceltti ve kitabı Kuran-ı Kerimde şöyle buyurdu:

 

“Senin şanını yükseltmedik mi? “ (İnşirah-4)

 

Allah’ın ismi zikredildiği zaman yanında Muhammed Aleyhisselâm’ın da ismi anılır.

 

Şair Hassan bu mevzuda ne güzel söylemiş:

Allah nebisinin ismini kendi ismine ekledi,

Beş vakit (ezanda) müezzin “eşhedü” dediği zaman.

Yüceltmek için kendi isminden 0na ayırdı,

Arşın sahibi Mahmud, o ise Muhammed.

 

 (10)  

Melekler Adem Aleyhisselâm’ın arkasında saf halinde durup onun sulbüne konulan nurdan faydalanıyor, istifade ediyorlardı. Hazreti Adem bunun hikmetini Rabbinden sordu, tazarru ile buyurdu ki:

-“Bu melaike-i kirâm benim arkamda saf saf olup niçin duruyorlar?” Allah’ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-“Meleklerim, senin sulbüne emanet olarak bırakılan habibim Muhammed’in nuruna bakıyorlar. Yakında senin sulbünden ayrılır, sulbden sulbe, secde eden (nesil) den secde edene geçer. O, nebilerin ve Rasüllerin hâtemi, evvelînin ve âhirinin efendisidir.”

 

Sonra, Hazreti Adem meleklerle karşı karşıya, yüz yüze olabilmek, bununla müşerref olabilmek için peygamberimizin nurunun alnına konulmasını istedi. Bu gizli nur, o güvenilir insanın alnına nakledildi. Nur yer değiştirince melekler de dönüp yer değiştirdiler. Rasülüllah’ın nuru Hazreti Adem’in alnında “duha vaktinin güneşi” gibi, hatta ondan daha parlak ve göz kamaştırır bir şekilde parıldıyordu.

 

HAVVA VALİDEMİZİN HAYRETİ

 

Rivayet edildiğine göre:

Havva (Radıyallahü Anhâ) validemiz zevcesi Hazreti Adem’in alnında parlayan nura şahit olunca şöyle dedi:

-“Alnındaki bu nur nedir? Beni hayret ve dehşette bıraktı.”

Adem Aleyhisselâm şöyle cevap verdi:

-“Ey Havva! Seni hayrette bırakan bu nur, evlâdımdan mübarek bir peygamberin nurudur. O, Allah’ın yarattıklarının en yücesi ve katında en şereflisidir.”

Sonra Adem Aleyhisselâm Rabbinden bu nuru, görebileceği, baktıkça faydalanabileceği ve lezzet alabileceği bir uzvuna koymasını istedi. Mevlâ duasını kabul etti ve tesbih (şahadet) parmağına nakletti. O nur ile Hazreti Adem’in gözünü aydınlattı. Adem Aleyhisselâm zikir ve tesbih ile meşgul olduğunda bu nur da tesbih ve tahmide iştirak ederdi.

Daha sonra Hazreti Adem Rabbine şöyle yalvardı:

-“Bu nurun artığı var mı Ya Rab?” Hazreti Allah:

-“Sahabilerinin nuru arttı,” buyurdu. Adem Aleyhisselâm:

-“Ya Rabbi! Diğer parmaklarımı da bu nurdan arda kalan ile süsleyiver,” dedi. Cenab-ı Hak Ebu Bekr-in-is-Sıddık’ın nurunu vusta (orta) parmağına, Hazreti Ömer-ül Faruk’un nurunu bınsır (orta ile serçe parmağı arasındaki) parmağına, Osman-ı Zin-nureyn’in nurunu hınsır (serçe) parmağına, Ali bin Ebu Talib Kerremallahü veche’nin nurunu da İbhâm (baş) parmağına koydu. (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmaiyn)

 

İşte bu nurlar Hazreti Adem cennette bulunduğu müddetçe parmaklarında parıldadı ve tesbih etti. Sıkıntı ve meşakkat evi (olan dünya) ya nakledilince nur da sulbüne iade edildi.

(Vesilet-ül Uzmâ)

 

Mefâtîh-ut Tefâsîr sahibinin söyledikleri de Vesilet-ül Uzmâ’da zikredilenleri te’yid etmektedir. Şöyle ki:

Adem Aleyhisselâm cennette iken Muhammed Aleyhisselâm ile görüşmeyi çok arzu etti. Allâh’ü Teâlâ Hazreti Adem’e onun kendi sulbünden olduğunu ve ahir zamanda geleceğini vahyetti. Adem Aleyhisselâm Cennette iken Muhammed Aleyhisselâm ile görüşmeyi istedi. Hazreti Allah Muhammed’in nurunu sağ elinin tesbih (şahadet) parmağına koydu ve bu nur tesbih etti. Onun içindir ki bu parmak müsebbiha (tesbih) parmağı diye isimlendirildi.

 

Denildi ki:

Hazreti Allah habibinin cemalini Adem Aleyhisselâm’ın iki baş parmağının tırnakları üzerinde bir ayna misali izhar etti. O da baş parmaklarının tırnaklarını öpüp gözlerine sürdü. Onun bu hareketi zürriyeti için asıl oldu. (İnsanlar böyle yapmakla ona tabi oluyorlar.)

 

Cebrail Aleyhisselâm bu kıssayı peygamberimize haber verdi. Aleyhisselâm Efendimiz de buyurdular ki:

-“Kim ezanda benim ismimi işittiğinde baş parmaklarının tırnaklarını öper ve gözlerine sürerse ebediyyen kör olmaz.”

 (Mefâtih-üt Tefâsîr)

 

(11)

KUREYŞ KIZLARI ABDULLAH İLE NİŞANLANMAK İSTİYORLAR

 

Kureyş kızları Rasülüllah’ın vasıflarını eski mukaddes kitaplardan öğrenmişler, biliyorlardı. Onlardan güzellik ve mal sahibi birisi Rasülüllah S.A.V.’ in nurunu babası Abdullah’ın alnında müşahede ediyordu. Bir gün Abdullah’a çokça mal va’d edip kendisiyle nişanlanmak, beraber olmak arzusunu izhar etti. Hadise, Abdullah’ın Âmine validemizle evliliği arefesinde idi. Abdullah, babası izin verinceye, nikahlayıncaya kadar bunun mümkün olmadığını ifade etti ve kaçındı. Babası, Abdullah’ı şeref ve neseb bakımından Zühre oğullarının büyüğü olan Vehb bin Abdi Menaf bin Zühre’ye götürdü. Kureyşin en güzel, asil ve faziletli kızı olan Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi.

 

Hazreti Âmine mahlûkatın efendisi Aleyhisselam’a hamile olunca nur Abdullah’tan ayrılıp Âmine validemize intikal etti.

 

Bir gün Abdullah yolda daha önce kendisi ile nişanlanmayı, beraber olmayı teklif eden kadına rastladı.

-“Önceden arz etmiş olduğun malları verirsen arzunu yerine getirelim, (evlenelim)” dedi. Kadın şöyle cevap verdi:

-“Ey Abdullah! Sen bu hayali, (düşünceyi) aklından çıkar. Bu iş artık mümkün değil. Çünkü ben, o malı senin alnında bulunan nurun hatırına va’d etmiştim. O nur ise şu anda senden ayrılıp başkasına intikal etmiş.” (Vesilet-ül Uzma)

 

Bûsırî Kaside-i Bürde’sinde buna işaret edip Aleyhisselâm Efendimizi medih babında şöyle diyor:

 

Yaratılış ve ahlak olarak nebilerden üstün oldu,

İlim ve şerefte ona asla yetişemediler.

Hepsi de Rasülüllah’tan isteyicidirler,

Denizden bir avuç, okyanustan birazcık su.

 

Kaside-i Bürde’de Peygamberimiz’den Fazilet Güneşi diye bahsedilmektedir.

Mevahib-i Ledûniyye’de “Güneş” Efendimiz Aleyhisselâm’ın isimlerinden sayılmıştır. Bu ismin kullanılması:

Peygamberimiz’in faydasının çokluğu, kadrinin yüceliği, şeriatının zuhûru, kıymetinin üstünlüğü ve makamının büyüklüğü sebebiyledir. Öyle ki, onun kemâlâtını saymak mümkün değildir.

 

Güneşe gözünü doldura doldura bakmak mümkün olmadığı gibi Peygamberimize bakan kimse de nurunun parlaklığından gözünü doldurarak bakması mümkün olmazdı. Güneş mertebe olarak bütün yıldızların üstündedir. Sair yıldızlar güneşin nurundan faydalanır, ışığını ondan alırlar.

Peygamberimize Güneş isminin kullanılması münasiptir. Zira, Enbiya nurunu Aleyhisselâm efendimizin nurundan almaktadır.

Eğer sen “Bizim, peygamberimiz nebilerin sonuncusudur, diğer nebilerin nurları zaman olarak Peygamberimizden öncedir, Peygamberimizin nuru daha sonradır, nasıl olur da diğer peygamberler nurlarını peygamberimizin nurundan almış olur? dersen, ben de derim ki;

-“Peygamberimiz her ne kadar (zahiren) vücut olarak en son gelmiş olsa da nuru diğerlerinden öncedir.”

 

Hasılı o seyyid, hidayet imamı, Allah’ın fazilet ve merhamet güneşidir. Allah’ın lütuf ve minneti ile alemlerin üzerine doğan bir rahmet güneşidir. O güneşin istiva hattı ümmetinin üzerine yöneltilmiştir. İklimler onun dininin ve milletinin iklimine muadil olmakta, denkleşmektedir. Çünkü o iklimin her vakti, letafeti baki olan bahardır.

 

Sonra bütün peygamberler (Muhammed) güneşinin ay ve yıldızlarıdır. Ay ve yıldızlar güneşten aldıkları ışığı onun olmadığı zaman (gece) izhar ettikleri gibi, diğer peygamberler de onun dünyayı teşrif etmediği dönemlerde fetret ve dalâlet karanlıklarında hidayet nurlarını izhar etmişler, ortaya çıkarmışlardır. Sultanları (Efendimiz) zahir olduğu zaman da gizlenmişlerdir.

Peygamberimizin dini diğer peygamberlerin dinlerini nesh etmiş, hükümlerini ortadan kaldırmıştır. Nebi S.A.V. Allah-ü Teâlâ’dan fazlı ve ihsanı ile, her mertebede, Kemal semasının fani olmayan, batmayan güneşidir.

 

Efendimiz Aleyhisselâm’ın nuru nurlar aleminde, aklı akıllar âleminde, nefsi nefisler âleminde, rûhu ruhlar âleminde, sırrı sırlar âleminde ve kabri de kabirler âlemindedir. Diğer Peygamberler ise bu mertebelerin hepsinde Peygamberimiz (güneş)inin kamer ve bedirleri mesabesindedir. Diğer Peygamberlerin elinde zahir olan bütün nurlar Peygamberimizin nurundan akmaktadır. Ona da Melik-i Cebbar olan Mevlâ’dan akmaktadır.

 

Bunun ilk zuhuru da Adem Aleyhisselâm’dadır. Şöyle ki, Allah onu yeryüzünde halifesi kılmış ve Muhammed S.A.V.’e ait olan “Cevâmi-ul Kelim” makamından isimlerin tamamını öğretmek suretiyle yardım etmiştir.

 

(12)

Şiir:

Peygamberimiz doğduğunda iblis feryad etti.

Kahrolası iblis, feryadı fayda vermedi.

 

EFENDİMİZİN DOĞDUĞU AYI BAYRAM İLAN ETTİLER

 

Bilesin ki, selef ve halef (önce ve sonra gelenler) Efendimiz Aleyhisselâm’ın doğduğu ayı bayram ilân ettiler. Gerek yalnız ve gerekse meclislerde toplanıp ciğerlerini yakarak Rasülüllah’ın cemaline olan aşk ve şevklerini izhâr ettiler. Ona olan muhabbet ateşi ile içlerini yakıp mevlidi nebi okuyarak göz yaşı döktüler.

 

Nifak ve inat ehline rağmen mahlukatın rabbine yakın olma niyeti ile bu vakitlerde sevinip hayırlı amellerde bulunan kimselere Allah Rahmet etsin.

 

Tecrübe ile sabittir ki; nurların nuru, gönüllerin cilası (Hazreti Muhammed)e muhabbetinden dolayı bu günlerde sevinç ve sürur izhar eden kimse o sene boyunca bela ve sıkıntılardan emin olur.

 

HİKAYE

TÜRKMEN MELİKİNİN PEYGAMBER AŞKI

 

Türkmen Meliki Muzaffer, Nebi Aleyhisselâm’ın doğduğu ayın tamamını bayram ilân etmişti. O ayın gecesinde ve gündüzünde avâm, havas, beyler, herkese ziyafet veriyordu. Etraftan eşrâf ve âlimler de bu davet ve ziyafetlere iştirak ediyorlardı. Onun bu güzel hareketi ve hoş tavrı sınırlarının dışına taşmıştı. Sadık niyet ve yüksek bir himmet ile, Rasülüllah’a olan aşk ve muhabbetinden, hazinelerinden sahip olduklarının en güzellerinden sarf ediyordu. Masraflar hesap edildi; üç bin ibriz altını (gibi yüksek bir meblağ) a ulaşmıştı.

 

Yine rivayet edildiğine göre, Hafız bin Dıhye Mevlidi Nebi kitabı yazdı. Melik Muzaffer’e bu kitabı hediye etti. O da bu hizmetinden dolayı kendisine bin dinar hediye verdi.

 

 

 

HİKAYE 

 

Vehb bin Münebbih’den;

İsrail Oğullarından yüz yıl Allah’a isyan eden bir adam vardı. Öldüğü zaman Beni İsrail bu adamı hakaret olsun diye bir çöplüğe atmak üzere anlaştılar (ve attılar.) Hazreti Allah Musa Aleyhisselam’a onu çöplükten çıkarıp cenaze namazını kılmasını vahy etti. Musa Aleyhisselâm (vahy edileni yaptı) ve Hazreti Allah’a (bunun hikmetini merak edip) şöyle münacâtta bulundu:

-“Ya Rabbi, İsrail Oğulları bu adamın sana yüz yıl isyanına şahitlik ettiler. (Sen ise bana böyle emrettin.)” Cenab-ı Hak şöyle vahy etti:

-“Evet, durum böyle. Lâkin bu kulun bir âdeti vardı. Tevrat’ı okurken “Muhammed” ismine her rastlayışında öper ve üzerine salavat okurdu. Kim, benim habibimi sever ve ona tazim eder, saygı gösterirse günahlarını af eder, azab etmeyiz. Aksine onu Mürselinin Seyyidi hürmetine “Cennet-ül Huld” de barındırır ve kendisine Hur-i Îyn’den eşler veririz. (Vesilet-ül Uzmâ)

 

(13)

Ğaliyet-ül Mevâız’dan:

Peygamberimizin anne karnında ne kadar kaldığı hususunda alimler ihtilaf etti. Yedi ay, sekiz ay ve dokuz ay kaldığını söyleyenler oldu.

Doğru olan, Rebiulevvel ayının on ikinci Pazartesi günü doğduğudur. Bu da Nisan ayının yirmi birinci gününe rastlamaktadır.

Aleyhisselâm Efendimiz Mekke’de, Fil yılında dünyayı teşrif etti.

 

Kaside-i Bürde Şerhi’nde İbn-i Abbas’dan naklen şöyle zikredildi:

Peygamberimiz Aleyhisselâm Pazartesi günü dünyayı teşrif etti. Kendisine peygamberlik Pazartesi günü verildi. Pazartesi günü hicret için yola çıktı. Pazartesi günü Medine-i Münevvere’ye girdi. Kabri şerifine Pazartesi günü defnedildi. Mekke-i Mükerreme Pazartesi günü fethedildi. Maide suresi de Pazartesi günü inzal edildi.

(Harpûti Ale-l Bürde)

 

 

 

(14)

Behçet-üs Samiîn’den:

 Evvelin ve ahirinin efendisi Peygamberimiz’in mevlidinde şöyle bir adet cereyan etti:

Mevlid okuyan kimse “annesinin peygamberimizi dünyaya getirmesi” mevzuunu okurken insanların çoğu Rasülüllah Aleyhisselâm’a tazim niyeti ile ayağa kalkmaktadır. Bu kıyam bidattir, aslı yoktur.

Lâkin tazim için olması sebebi ile bir beis yoktur. Aksine, Efendimiz Aleyhisselâm’a olan sevginin çokluğu ve ona hürmet düşüncesi olduğundan güzel bir iştir.

 

Ebu Zekeriya el-Hanbeli Kaside-i Nebeviyyesinde çok güzel söylemiştir:

Kaside

Mustafa’yı methetmek için, en güzel yazıları gümüşten sayfalar üzerine altın ile yazmak az gelir.

Eşrafın onu işittiği zaman saf saf ayağa kalkarak, binek üzerinde ise diz çökerek hürmeti de öyle.

Allah’ü Teâlâ tazim için onun ismini rütbe üstüne rütbe ekleyip Arş üzerine yazdı.

 

Kadıların ve memleketin ileri gelenlerinin de bulunduğu bir anda Takıyyûddin Sebkî’nin sohbetini müteakip bir münşid (şiir, ilâhi okuyan) bu kasideyi okudu.“Onu işitince eşrafın ayağa kalkması” kısmına geldiğinde Ebu Zekeriyya’nın yazdığı bu bölüme uyarak orada bulunanlar ayağa kalktılar. O anda çok güzel bir an ve çok zevkli bir hal oldu. (Vesilet-ül Uzmâ)

 

(15)

DOĞUM GECESİ MEYDANA GELEN HADİSELERDEN

 

Kadı İyaz’ın süneninden nakledildi:

Aleyhisselâm Efendimizin doğumu esnasında ebesi Şifa Hatun Peygamberimizin “Rabbin sana rahmet etsin” dediğini duymuş, doğudan batıya bütün dünyanın nurla dolduğunu ve Şam’ın saraylarını görmüştür.

 

Peygamber Efendimiz (bir rivayete göre) göbeği kesilmiş ve sünnetli olarak dünyayı teşrif etti.

Diğer bir rivayete göre, doğumunun yedinci günü dedesi Abdülmuttalib tarafından sünnet ettirilmiştir.

Bir başka rivayete göre ise Peygamberimiz süt annesi Halime’nin yanında iken melekler göğsünü yardığı gün sünnet edilmiştir.

 

Hazreti Âmine o geceyi şöyle anlatmıştır:

-“O (yüce insan) doğduğu zaman diz çökmüş, gökyüzüne bakarak işaret ediyordu. Sonra yere tutundu ve secdeye eğildi. Dedesinden önce kimse görmesin diye üzerine bir çanak konuldu.1 Ancak çanak çatlayarak ikiye ayrıldı. O hazret, gözlerini havaya dikip baş parmağını emiyor ve parmağından süt fışkırıyordu. O anda şöyle seslenildiğini duydum:

-“Müjdeler olsun ey Âmine! Bu ümmetin efendisini doğurdun.”

 

(16)

DEDESİ ABDÜLMUTTALİB’İN RÜYASI

 

Hafız bin Abdü-l Berr şöyle zikretti:

Nebi Aleyhisselâm’ın dedesi Abdülmuttalib (Harem-i şerifte) Hıcr mevkiinde uyuyordu. Birden korku ile uyandı. Abbas diyor ki:

-“Ben, o günlerde söylenileni anlayacak yaşta bir çocuktum ve Onu takip ediyordum. Kureyş’in kahinlerine geldi ve dedi ki:

-“Bir rüya gördüm. Sanki gümüşten bir zincir göğsümden çıktı. Onun dört tarafı vardı. Bir tarafı doğuya, bir tarafı batıya ulaştı. Bir tarafı semanın ufkuna, diğer tarafı da yerin altına ulaştı. Ben bu manzarayı seyrederken parlak, yeşil bir ağaç olarak geri döndü. Bu arada iki zat peyda oldu. Birincisine:

-“Kimsin?” dedim.

-“Alemlerin Rabbi’nin peygamberi Nuh’um,” dedi. Öbürüne:

-“Sen kimsin?” diye sordum.

-“Alemlerin Rabbi’nin peygamberi İbrahim’im,” dedi. Ondan sonra uyandım.”

 

 

Kahinler dediler ki:

-“Eğer rüyan doğru ise mutlaka senin neslinden bir peygamber çıkacak. Sema ve arz ehli Ona iman edecek. Zincir tabileri ve yardımcılarının çokluğuna, zincirin halkaları birbirine bağlı olduğu için de onun kuvvetine delâlet eder. Ağaç olarak geriye dönmesi ise; davasının sebatına, zikrinin yüceliğine delâlet eder. Yakın bir gelecekte o, Nuh’un kavmi helâk olduğu gibi, kendisine inanmayanları helâk eder. Onunla İbrahim’in milleti ortaya çıkar.”

 

Hayber günü Rasülüllah S.A.V.’in işareti bu yönde gerçekleşmiştir. Şöyle ki Efendimiz o gün:

-“Ben Allah’ın Nebisiyim, ben Abdülmuttalib’in oğluyum” demiştir, Peygamberimiz orada övünerek sanki şöyle diyordu:

-“İşte ben, o rüyanın sahibinin oğluyum.” Zira orada nübüvvetinin ilmi ve zikrinin yüceliği mevzubahistir.

 

(17)

PEYGAMBERİMİZİN HUSUSİYETLERİNDEN

 

İmam-ı Süyûtî “Enmûzec-ül Lebîb fî hasâis-il habîb” isimli eserinin “Rasülüllah’ın hususiyetleri ve kerâmetleri”ne mahsus dördüncü faslında şöyle diyor:

ü Efendimiz Aleyhisselâm önünü gördüğü gibi arkasını da görürdü. (Gündüz veya ışıkta gördüğü gibi) gecede karanlıkta da görürdü.

ü Onun mübarek ağız suyu, tuzlu suyu tatlı su haline getirirdi.

ü Koltuk altı rengi değişmemiş bir beyazlığa sahipti ve tüy yoktu.

ü Gözleri uyur, ama kalbi uyumazdı. Hiç esnemezdi ve asla ihtilâm olmadı. Son üç hususta diğer peygamberler de böyle idi.

ü Teri, miskten daha güzel kokulu idi.

ü Kendisi için kaza-i hacet eseri görülmezdi. Toprak onu derhal içine alırdı.

ü Bulunduğu yerde misk kokusu koklanırdı. Diğer peygamberler de böyledir.

ü Nesebinde asla sifah-zina vaki olmamıştır. Nebi olarak gönderilinceye kadar hep Allah’a secde eden, tevhit inancına sahip nesillerden gelmiştir.

ü Anne-babasının tek evlâdıdır. O bir “dürrü yetim”dir.1

ü Onun doğumu ile putlar baş aşağı düştüler.

ü Sünnetli olarak doğdu. İbrahim Halilullah hariç diğer büyük peygamberler de böyledir.

 

Denildi ki:

Enbiya’dan sünnetli doğanlar ondur. On dört ve on yedi diyenler de vardır.

Bunlar bir beyitte “Zekeriyya, Şit, İdris, Yusuf, Hanzala, Musa, İsa, Adem,Nuh, Şuayb, Sam, Lut, Süleyman, Yahya, Hud ve Yunus” olarak sayılmıştır:

Bu manzumede peygamberimiz Aleyhisselâm sayılmamıştır. Çünkü bu hususta ihtilaf vardır. Zira bazı alimler, peygamberimize “Muhammed” isminin konulması ve sünnet edilişinin, doğumunun yedinci günü olduğu görüşündedirler. Bazıları da sünnet edilişinin, göğsünün yarıldığı zaman vaki olduğunu söylediler.

 

İmam-ı Süyûtî, Efendimizin husûsiyetlerini sayarken yine diyor ki:

ü Peygamberimiz Aleyhisselâm göbeği kesilmiş ve tertemiz olarak dünyaya geldi. Doğduğunda secde etti ve Allah’a tazarru ile yalvarırcasına parmağını (elini) kaldırdı.

 

SÜT ANNELERİ

 

Denildi ki:

O yüce zatı emzirenlerin hepsi sonradan iman ettiler. Bunlar dört kişidir. Annesi; ki bir görüşe göre dirilip iman ettiği variddir. Süveybe, Ümmü Eymen ve Halime-i Sa’diye’dir.

 

Burada şu hususu zikretmek münasip olacaktır:

Süt annesi Halime’nin, Efendimizi emzirmek üzere kalbinin harekete geçmesi; beldelerinde görülen kıtlık ve pahalılık istilâsı neticesinde süt çocuğu bulup maişet temin etmek için kabilesinin kadınları ile beraber meraya doğru yürüdüklerinde bir takım beyitler işitmesi idi ki onların manası şu idi:

 

Ey kabilenin kadınları, ey Sa’d oğullarının hayırlıları,

Övülmek için yürüyün, Muhammed’e koşun.

Kim onu emzirirse her türlü şan ve şerefe erer,

Muhammed size gelirse her saadete kavuşursunuz.

Rabbim Ona salât eder, her gök gürlemesinde.

 (Vesilet-ül Uzmâ)

 

İmam-ı Süyûti Peygamberimiz’in hususiyetlerini saymaya devam ederek şöyle diyor :

ü Melekler beşiğini sallardı.

ü beşiğinde iken Ay onunla oynar, Efendimizin işaret ettiği tarafa meylederdi.

ü Beşikte konuşurdu.

ü Sıcak günlerde bulutlar ona gölge olurdu. Ağaçların gölgesi de onun bulunduğu tarafa yönelirdi.

ü Aç olarak geceler, tok olarak sabahlardı. Rabbi onu Cennetten doyurur ve sulardı.

ü Ruhu kabz edildikten sonra kendisine iâde edildi. Sonra “dünyada kalmak” ile “Allah’a dönmek” arasında muhayyer bırakıldı. Rabbine dönmeyi tercih etti. Diğer peygamberler de böyledir.

ü Hastalık günlerinde üç gün kendisine Cebrail Aleyhisselâm gönderildi ve halini sordu.

ü Ölüm meleği huzuruna ağlayarak ve “Yâ Muhammedâh” diyerek indi.

ü Vefat ettiğinde mübarek hane-i saadetlerine defnedildi ki, diğer peygamberler de böyledir.

ü Elbisesi üzerinde olduğu halde yıkandı. Bu hal başkaları için mekruhtur.

ü Toprak mübarek cesedini yıpratmaz. Bu hâl diğer peygamberler için de geçerlidir.

ü Kabrinde –hayatı maneviyyesi ile- haydır, diridir

ü Kabrinde salât eder. Bu hal de diğer peygamberler için mevzû bahistir.

ü Kabri şerifinde vekil bir melek vardır, salavat okuyanların salâvatını kendisine ulaştırır, ümmetinin amellerini arz eder.

ü Onu rüyada görenin rüyası haktır. Zira şeytan onun suretine giremez.

ü Rivayete göre, kıyamet öncesi ilk kaldırılacak şey “Efendimizin rüyada görülmesi” ve “Hacer-ul Esved” olacaktır.

ü Mübarek eli ile meshettiği –sıvazladığı- hiç bir şeyi ateş yakmaz. Diğer peygamberler için de böyledir.

ü Mübarek ismi ile isimlenmek bereketli ve uğurlu olur. Hem dünyada hem de ahirette fayda verir.

ü Kadınların başka kabirleri ziyaret etmesi mekruh olmakla beraber onun kabr-i şerifini ziyaret etmeleri mekruh değildir.

ü Dünyaya ait bir şeyi miras bırakmaz. Diğer Peygamberler de böyledir. Onlar her şeylerinin tasadduk edilmesini vasiyet ederler.

ü Yine Efendimizin hususiyetlerindendir ki: Bizzat gazâya çıktığı zaman onunla birlikte herkesin çıkması vacib olur.

ü Kızları hakkında mehr-i misil düşünülemez. Zira Efendimizin misli yoktur ki...

ü Kızı Fatıma Radıyallahü Anhâ hiç hayız görmemiştir. Onun içindir ki “Zehra” diye isimlendirilmiştir. Fatıma validemiz Ademoğlunun havrâsı (bembeyaz kadın) dır.

ü Peygamber Aleyhisselâm’ın hanımları, nikâhın ebediyyen haramlığı konusunda müminlerin anneleridir.

ü Peygamberimize yalan isnadı büyük günahtır.

ü Efendimizin önüne geçmek, sesini Onun sesinden yüksek çıkarmak, -birbirimize bağırır gibi- ona bağırmak ve odalarının önünden çağırmak haramdır. (Hucurat 2-3-4)

ü Kanı, bevli, gâitası ve sair artıkları temizdir.

ü Her türlü günahtan –velev ki küçük ya da hataen olsun- korunmuştur. Diğer peygamberler de böyledir.

ü Onun ve diğer peygamberlerin ölümünü temenni eden kâfir olur.

ü Yine Efendimiz Aleyhisselâm’ın saçları ağarmamıştır. Zira kadınlar ak saçtan pek hoşlanmazlar. Ola ki hanımlarında böylesi hoşnutsuzluk vaki olsaydı küfre düşerlerdi. Efendimiz Aleyhisselâm eşlerine merhameten bu halden de muhafaza edilmiştir.1

ü Peygamberimiz ve diğer peygamberlere “Aleyhimüs Selam” söven kimse öldürülür.

Halime Validemiz anlatıyor:

İki cihanın Efendisi’nin annesi çocuğunu bana emanet ettiği zaman evden çıkmak istediğimde Hazreti Âmine onu kucağına aldı. Ayağa kalkıp dikildi. Biz de dikildik. Kendisi ağladı, bizi de ağlattı. Bütün gönüllerin arzuladığı bir zattan, yavrusundan ayrılmanın verdiği üzüntü ile içi yanıyordu. Bana dedi ki:

-“Ey Halime! Sana müjdeler olsun. Zira sen, dostların en güzeline dost oluyorsun. Allah’ın emaneti olan Seyyid-ül Emin’i çok güzel koru. Ey Halime! Onun güzel yüzünü seyretmeye doyamazsın.”

Bunları söylerken Hazreti Âmine lisanı hâli ile şu beyitleri terennüm ediyordu:

 

Gerçekten çok şerefli bir çocuğa rastladın,

Yüzü güzel,parlayan dolunay gibi.

S’ad’dan onu terbiye eden yüceldi,

Onu emziren ve şefkatle davranan.

Kadınlar onun benzerini doğurmadı,

Onun emri gelir, üstün emir.

Üzerinden zaman geçen yakında anlar,

Gerçekten Muhammed’in doğrulanan sevgili olduğunu.

 

Peygamber Efendimizin süt kız kardeşi Şeyma (Radıyallahü Anha) Nebi Aleyhisselâm’ı sırtına-kucağına alır, oynatıp zıplatır ve şöyle derdi:

Muhammed beşerin en hayırlısıdır,

Geçmiş ve geleceklerin hepsinden.

Ay’ın vechinden daha güzeldir.

Bütün erkek ve kadınlardan,

Ona mensup olan herkes nurludur. (Vesilet-ül Uzma’dan)

 

Rivayete göre Rasülüllah’ı annesi üç veya yedi gün emzirdi.

 

Yine denildi ki: Halime-i Sa’diyye gelinceye kadar Efendimizi amcası Ebu Leheb’in cariyesi olan Süveybe günlerce emzirdi.

Babası Abdullah’ın cariyesi Ümmü Eymen (İsmi Bürke) de peygamberimizi emzirdi.

Ayrıca Havle binti Münzir de peygamberimize süt annelik yaptı. Böylece o yüce zatı üç kişi emzirmiş oluyordu. Dördüncüsü ise Halime binti Ebî Züeybi Sa’diyye oldu. Hazreti Halime peygamberimizin nübüvvetinden sonra kendisine iman etti. (Ğaliyet-ül mevâiz)

 

İmam-ı Süyûti’nin nakline göre, kendisini emzirenlerin hepsinin daha sonra iman etmiş olması da Efendimizin hususiyetlerindendir.

Annesi Âmine binti Vehb de buna dahildir.

 

ANNE VE BABASININ DURUMU

 

Ebus Suud Rh. Risalesinde şöyle zikredilmektedir:

Alimler Peygamberimizin anne babasının kendisine iman etmesi hususunda ihtilâf ettiler. Büyük bir topluluk, peygamberimizin nesebinin küfür çirkinliği ve şirk pisliğinden temiz olduğuna delâlet eden hadislere dayanarak iman ettiğine kâil oldular.

 

Kurtubî diyor ki:

Hazreti Allah Aleyhisselâm Efendimizin ana babasını diriltti ve ona iman ettiler.

Lâkin İhya’daki diriltme ile ilgili hadis zayıftır.

 

Şiir:

Allah Nebisine ihsan etti, 

İhsan üstüne, ve ona merhamet etti;

Ana babasını diriltti,

Kendisine iman için, lütuf ve ihsan ederek.

Sen kabul et, Kadim (olan Allah) buna kâdirdir,

Bu konudaki hadis zayıf olsa da.

 

Hazreti Aişe Radıyallahü Anhâ şöyle buyurdu:

Nebi Aleyhisselâm hüzünlü ve üzüntülü bir şekilde Hacun’a1 gitti. Allah’ın dilediği bir süre orada kaldı. Sonra sevinçli bir şekilde döndü.

Dedim ki:

-“Ya Rasülüllah, Hacun’a üzgün gittiniz, Allah’ın dilediği kadar kaldınız ve sevinçli olarak geri döndünüz.” (Hikmeti nedir?) şöyle buyurdu:

-“Rabbime dua ettim. Annemi benim için diriltti. Annem bana iman etti, sonra tekrar yerine iade etti.”

Hafız-üd din bin Es-seyyid şöyle dedi:

“Rivayet edildi ki, Rasülüllah Aleyhisselâm’ın ebeveyni olan Abdullah bin Abdülmuttalib ve Amine binti Vehb müslüman idiler. Allâh’ü  Teâlâ onları diriltti ve Rasülüllah’a iman ettiler.”

 

Peygamber Efendimiz en yüksek makamlara çıkmış ve Allah C.C. tertemiz ruhunu taraf-ı ilâhisine alıncaya kadar en yüce derecelere ulaştırmış iken ve tarafı ilâhisindeki ikramlardan ona tahsis ederek yaklaştırmış iken bu ikramın da kendisine yapılmış olması uzak bir ihtimal değildir.

 

Mümkündür ki, bu derece de Aleyhisselâm Efendimiz için hâsıl ve müyesser olmuştur.

 

Şair ne güzel söylemiş:

İki cihan güneşi burcu saadette iken

Vâlideynine nice vermeye Mevlâ şerefi.

 

Hatta bazı Maliki âlimleri şöyle dedi:

“Nebî Aleyhisselâm’ın ana-babası cehennemdedir” diyen kimse melundur. Zira Allâh’ü Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

Şüphe yok ki Allah’a ve Rasülüne eziyet verenlere, Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiştir, (onları rahmetinden kovmuştur) Onlara, pek hor düşürücü bir azab da hazırlamıştır. (Ahzab 57)

 

Rasülüllah’a, babasının Cehennemde olduğunu söylemekten daha büyük bir eza yoktur.

 

Hadis-i Şerif: Ölmüş kimselere sövmek suretiyle dirilere ezâ vermeyin.

 

Ömer bin Abdülaziz, kâtibini “Nebi Aleyhisselâm’ın babası kâfir idi” deyince azarladı ve görevinden azletti. (Şifâ)

 

Bütün bunları bildikten sonra müslümana yakışan; Rasülüllah’ın nesebinin şerefine herhangi bir şekilde halel getirecek şeyleri konuşmaktan dilini korumaktır.

 

Özetle bu mesele itikâdiyyâttan1 değildir. Kalbin bu konularda hissesi, nasibi yoktur. Lisanın hakkı da, noksanlık doğuracak şeylerden muhafaza edilmesidir.

 

ŞERHİ SADR HADİSESİ

 

Şerh-i Sadr (Rasülüllah’ın göğsünün yarılması hadisesi) süt annesi Halime Hatun’un yanındakinin dışında bir defasında Cebrail Aleyhisselâm vahiy ile geldiği zaman Hira Mağarasında, diğer bir defasında da İsra-Mirac gecesi vaki olmuştur.

 

Vesilet-ül Uzmâ’da bu mevzu şöyle zikredilmektedir:

“Seyyid-ül Enâm Efendimiz buyurdular ki:

-(Süt) kardeşlerimle beraber oturup yemeğe başlamıştık. O anda güzellikte benzeri görülmemiş iki nurlu zât geldi. Elimden tutup kardeşlerimin yanından kaldırdılar. Şefkatle sırt üstü yatırdılar. Birisi parlak bir bıçak çıkardı. Onunla göğsümü yarıp kalbimi çıkardı. İçinden siyah bir şey çıkarıp attı ve dediler ki:

-“Ey Muhammed! Bu, şeytanın sendeki nasibidir. Bunu kesmek suretiyle şeytanı Hazreti Allah senden uzaklaştırdı.”  

Diğeri de gümüşten bir ibrik ve Leğen ile geldi. Yine şefkatle göğsümü yıkadılar. Sonra kalbimi büyük bir mühür ile mühürleyip yerine koydular. Orası hemen iyileşti. Sonra beni doğrultup oturttular.

Biri diğerine:

-“Muhammedi, ümmetinden on kişi ile tart,” dedi.

Tarttılar ve onlardan ağır geldim. Tekrar:

-“Ümmetinden bin kişi ile tart,” dedi.

Tarttılar, yine ağır geldim. Bunun üzerine:

-“Ümmetimin tamamı ile tartsan yine onlardan ağır gelir,” dedi. Sonra beni tutup kucakladılar. Alnımdan öptüler ve dediler ki:

-“Ya Muhammed! Korkma, Hazreti Allah’ın senin hakkındaki muradını bilsen çok sevinirdin.”

Daha sonra semaya yükselip gözden kayboldular.”

 (Vesilet-ül Uzmâ)

 

 

 

(18)

İbn-i Sa’d İbn-i Abbas, Zehra ve Asım’dan nakletti:

Rasülü Ekrem Efendimiz altı yaşına geldiği zaman annesi onu alıp dayıları olan Adiy bin Neccar Oğullarını ziyaret etmek niyeti ile (Medine’ye doğru yola) çıktı. (Dönüş esnasında Medine yakınlarındaki) Ebvâ köyünde annesi Hazreti Âmine vefat etti.

Annesinin vefatından sonra dadısı Ümmü Eymen annelik yaptı. Aleyhisselâm Efendimiz de bu kara gün dostu dadısına:

-“Anamdan sonra benim anam sensin” diye iltifat ederdi.

 

(19)

Peygamberimizin Hazreti Mariye’den doğan Hazreti İbrahim’den başka bütün çocukları Hazreti Hatice’den dünyaya gelmiştir. Bunlar (ilk çocuğu) Kasım ki iki yaşında iken öldü, Abdullah (Tayyib ve Tahir), kızları Hazreti Zeyneb, Hazreti Rukkiyye, Hazreti Ümmü Gülsüm ve Hazreti Fatıma’tüz Zehra’dır.

Çocuklarından Hazreti Fatıma Radıyallahü Anha hariç hepsi Rasülüllah’tan önce vefat ettiler. Hazreti Fatıma ise, babasının ahirete göçmesinden altı ay kadar sonra (hicretin on birinci yılında) dünyadan ayrılmıştır.

Peygamberimiz Aleyhisselâm Hazreti Hatice’nin vefatına kadar ikinci bir evlilik yapmamıştır.

 

MENKIBE

 

Bir defasında Cebrail Aleyhisselâm Peygamber Efendimiz’e gelmiş ve Hazreti Hatice hakkında şöyle demiştir:

-“Şu Hatice (var ya), ona Rabbinden ve benden selâm söyle ve Cennette bir köşk ile müjdele.”

 

Rasülüllah Aleyhisselâm kırk yaşına geldiği zaman Hazreti Allah kendisini peygamber olarak gönderdi. Cebrail Aleyhisselâm kendisine sırdaş olarak geldi ve Kur’an-ı indirdi. Mucizeleri apaçık bir şekilde birbirini takip etti. (On üç sene insanları Mekke’de hak yola davet etti.) Daha sonra Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Orada ebedi aleme göç etti.

 

 

 

 



1 İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu Hazreti İsmail’in evlatları içinde Beni Adnan, Adnâniler içinde Benî Mudar, Mudâriler içinde Kureyş kabilesi diğerlerinden daha büyük bir şerefe sahipti. Hele Kureyş kabilesinin içinden Hâşim kolu, çok sayılan ve sevilen bir koldu. (Siyer-i Nebi – H.Arıkan)

 

 

1 Cahiliyye devrindeki adete göre, gece doğan bir çocuk çanağın altına konulur ve gün ortalığı aydınlatmadıkça ona bakılmazdı.

1 Dürrü Yetim: Sedefinde tek olarak çıkan büyük inci.

 

1 Bekâ âlemine göçtüğünde, saçı ve sakalı henüz ağarmaya başlayıp başında biraz, sakalında ise yirmi kadar beyaz kıl vardı. (İslam Tarihi, Osmanlı Yayınevi,2/130)

 

1 Hacun: Mekke’de bir dağ adı

1 İtikadiyyat: İnanılması gereken esaslar.