26. SOHBET: ZEKÂT VE SADAKA-İ FITIR

Yayınlanma İnce Sohbetler

26. SOHBET ZEKÂT VE SADAKA-İ FITIR

 

Meali: Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Peygambere itaat edin ki, merhamet olunasınız. (En-Nur- 56)

 

Zekât, İslâm’ın rukûnlerindendir.1 Onun hakkında çok ayet-i kerime ve Hadis-i Şerifler gelmiştir. .(1) 

 

Bu ayet-i kerimede bize üç şey emredilmiştir. Bunların ikincisi zekâttır. Zekât, malı ve nefsi kirlerden temizler.

 

Ayet Meali: Onların mallarından bir zekât al ki, onunla kendilerini temiz pak edesin. Birde onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için (bir rahmet ve) huzurdur. Allah çok iyi işiten çok iyi bilendir. (Et-Tevbe- 103)

 

Ayet Meali: Ey iman edenler! Gerçekten haham ve papazlardan bir çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yiyorlar ve Allah’ın yolundan çeviriyorlar. Bir de altını ve gümüşü biriktirerek onları Allah yolunda harcamayanlar var ya. İşte bunları acıklı bir azâbla müjdele!

 

Kıyamet gününde, bu biriktirilen malların üzerleri Cehennem ateşinde kızdırılacak ve onlarla sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları dağlanacak, kendilerine: “İşte nefisleriniz için biriktirdikleriniz budur. Haydi tadın bakalım biriktirdiklerinizin tadını!” denilecek. (Et-Tevbe- 34,35 )

 

Açıklama:

“Allah yolunda harcamazlar”, yani zekâtını vermezler ve ondaki hakkı çıkarmazlar. Diğer âzâların değil de alın, yan ve sırtların dağlanmasının sebebi: Çoğu kere zengin, zekât isteyecek olan fakiri görünce yüzünü ekşitir. İstemeye başladığında, ona yan döner, istemekte ısrarlı olursa yerinden kalkar, sırtını döner ve hiçbir şey vermez.

 

Biriktirdiklerinin tadını (azâbını) Ahirette tatmaları ise, onlar dünyada, ahiretten gaflet uykusundadırlar. Uyuyan, uykusunda dağlama acısını duymaz, ölürken gaflet uykusundan uyandığında ancak bu tadı tadabilir; çünkü insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. (2)

 

Zekâtla ilgili Hadis-i Şerifler:

 

İbn-i Ömer (R.A.): Babam Ömer bin Hattab (R.A.) şöyle anlattı, demiştir;

 

Bir gün biz, Peygamber (S.A.S.)’ in yanında iken, birden elbisesi bembeyaz, (sakalının kılları ile) saçları kapkara, üzerinde yolculuk eseri görünmeyen, hiç birimizin tanımadığı bir adam geliverdi. Peygamber (S.A.V.)’ in tâ yanına oturdu. Diz kapaklarını, O’nun diz kapaklarına dayadı. Ellerini dizlerine koydu ve:

- Ey Muhammed! Bana İslâm’dan haber ver?” dedi. Allah’ın Peygamberi:

- İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (S.A.S.)’ in Allah’ın Rasülü olduğuna şahadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan ayında oruç tutman, (yol bakımından gücün yettiği takdirde) hac etmenden ibarettir.” buyurdu. Adam:

- Doğru söyledin. dedi.

(Ömer (R.A.) der ki: ) Biz buna hayret ettik. Hem soruyor, hem de O’nu (yâni Hz. Peygamberi) tasdik ediyor.

Adam devam ederek:

- Bana, iman nedir? Anlat. dedi. Allah’ın Peygamberi:

- İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve bir de, hayr ile şer (her şey) in Allah’ın takdiri ile olduğuna inanmadan ibarettir. diye cevab verdi. Adam:

- Doğru söyledin, dedi ve :

- İhsan nedir? diye sordu. Allah’ın Peygamberi:

- İhsan, Allah’ı görür gibi kendisine ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görür. buyurdu. Adam:

- Bana sâât’den (yani kıyametin zamanından) haber ver, dedi. Peygamber (S.A.S.)

- Bu mesele kendisine sorulan kişi, sorandan daha bilgili değildir. (yani ben de bu hususta senden fazla bir şey bilmiyorum) dedi. Adam son olarak:

- O’nun (yani kıyametin) alâmetlerinden bana haber ver, dedi. Peygamber (S.A.S.):

- Cariyenin efendisini doğurması; yalın ayaklıları çıplakları, fakirleri ve koyun çobanlarını, yapılarının yüksekliği ile övünür ve yarış eder oldukları hâlde görmendir. buyurdu.

 

Ömer (R.A.) diyor ki:

- Sonra (bu adam) gitti ve ben, bir süre (bir rivayette üç gece) Peygamber (S.A.S.)’in huzurundan ayrıldım. Sonra kendisine vardığımda, Peygamberimiz:

- Ey Ömer, soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu.

- Allah ve Rasülü en iyi bilir. dedim. Bunun üzerine Peygamber (S.A.S.):

- O, Cebrail’ dir; dininizi öğretmek üzere size geldi. buyurdu.

 

Hadis-i Şerif: İbn-i Mes’ud (R.A.)’ dan: Mallarınızı zekâtla koruyun. Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâ dalgalarına dua ve tazarru ile karşı koyun. (3)

 

Karada ve denizde telef olan mallar, zekâtın verilmemesi sebebiyle telef olur.

 

Oruç, hac ve namaz beden nimetine bir şükür olduğu gibi zekât ta; mal nimetine bir şükürdür.

 

Hadis-i Şerif: Beş vakit namazınızı kılınız, Ramazan orucunu tutunuz, mallarınızın zekâtını veriniz, size emrettiği hususlarda itaat ediniz, Rab’binizin Cennetine girersiniz.

 

Oruçla nefis mağlup edilir, zekâtla temizlenir. Namazla ruhen miraca çıkılır, Hacla Allah’a kavuşulur.

 

Allah-ü Tealâ Kur’an-ı Kerim’de otuz iki yerde zekât ve namazı beraber zikretmiştir. Bu namaz ile zekât arasındaki sıkı alâkaya delildir. Hatta bazı âlimler:” Biri ödenmezse, diğeri kabul edilmez.” demişlerdir.

 

Zekât, hicretin ikinci yılında, Ramazan orucundan önce farz kılınmıştır. Bütün ulemanın icmaı ile Peygamberlere zekât farz değildir. Çünkü zekât muhtemel kirlerden malı temizler.

 

Denilmiştir ki, mal öldürücü zehirdir, zekât ise onun panzehiridir. Peygamberler, ondan beridirler. Onlar için mal bâkî değildir. Yani eline geçeni hemen infak etmişlerdir. Ancak İsa (A.S.) ile âlâkalı:

 

Ayet Meali: ... yaşadığım müddetçe bana namazı, zekâtı emretti.( Meryem- 31) Ayet-i kerimesinde zekâttan murat onu başkalarına tebliğ etmemi emretti demektir. Veya Peygamberlik makamına ve şanına yakışmayan yanlış hareketlerden temizlenmeyi emretti demektir.

 

Zekât kelimesi; sözlükte temizlik ve üreme (4) mânâlarına gelir. Dinî bir terim olarak, malın bir kısmını temlik etmektir, yani başkasının mülkiyetine vermektir. Kişi bir yetime zekât niyetiyle yemek yedirmiş olsa; zekât yerine geçmez. Ancak yemeği yemek olarak verirse zekât olur. Yahut ta elbise vermiş olsa yine zekât olur. Ancak bir fakiri zekât niyeti ile evinde bir sene oturtursa zekât olmaz.

 

Zekatın miktarını Cenab-ı Hak, üzerinden bir sene geçen nisâb miktarı malın kırkta birini hâşimî olmayan fakir Müslüman’a verilmek üzere tayin etmiştir. Zekat Hâşimîlerin azatlı kölesine de verilmez. Bazıları namaz kılmayana da verilmez demişlerdir. Hâşimîler, Hz. Abbas, Hz. Ali, Hz. Cafer, Hz. Ukaylin zevceleri ile çocukları Abdülmuttalib oğlu Hars’ın çocuklarıdır.

 

Zekât veren, zekât verdiği kimseden bir menfaat beklemez. Bu sebeple usûl ve füruuna yani baba, dede, anne, nine... çocuklarına ve torunlarına zekât verilmez.

 

Zimmetinde var olan borçlar nisâbdan düşülür.Aslî ihtiyaçlar da nisâbdan düşülür. Çünkü bunlar yok gibidir.

Elbiseler, nafaka, mesken, harb aletleri ve borçlar nisâba dahil edilmez. Borçlu, hapse girmemek veya cezalanmamak için nisâb miktarı maldan borcunu ödemek durumundadır. Ayrıca sanatkârın aletleri, kişinin ev eşyaları, binek hayvanları, arabaları, ister âlim olsun, ister olmasın ilim kitapları nisâba dahil edilmez. Yani bunlardan zekât verlimez. İlim öğrenmekte olanlara zekât verilir. Borçlu olan, borcundan fazla olan malının zekâtını verir.

 

Zekâtın farziyeti ömür boyuncadır. Fakat farz olur olmaz hemen verilmelidir. Zekâtı ödemeyi özürsüz geciktiren günahkâr olur, şahitliği kabul edilmez.

İnci ve mücevheratta zekât yoktur. Ancak ticaret için elde bulunduruluyorsa, o zaman, bunlarda ticaret malları için olan zekât geçerli olur.

 

DEVELERİN ZEKÂTI

 

Devenin sayısı beşden az olanında zekât olmaz. Deve sayısı beşe ulaşınca; onun için bir koyun vardır. Aynı şekilde yirmi beşe ulaşıncaya kadar her beşi için bir koyun vardır. Deve sayısı yirmi beşe ulaşınca iki yaşına gelmiş bir deve vardır.

 

Otuz altıya ulaştığında, üç yaşında bir deve vardır. Kırk altıya ulaştığında, dört yaşında olan bir deve vardır. Altmış bire ulaştığında, beş yaşında olan bir deve vardır. Yetmiş altı ya ulaştığında, üç yaşında olan iki deve vardır. Doksan birden yüz yirmiye kadar dört yaşında iki deve vardır. Sayı yüz yirmiye vardığı zaman, fazla develerin zekâtı birinci nisabın zekâtı gibi olur.

 

Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir zekât mikdârını böylece tesbit etmişlerdir.

 

 

SIĞIR VE MANDANIN ZEKÂTI

 

Saime olan (senenin büyük çoğunluğunda otlamayla idare edinilen hayvan) larda otuza kadar zekât yoktur. Sayıları otuza ulaştıklarında, iki yaşında erkek veya dişi dana vardır. Sayıları kırka ulaştıklarında, üç yaşında erkek veya dişi dana vardır. Sayıları altmışa ulaştığında, iki adet iki yaşında erkek veya dişi dana vardır. Sayıları yetmişe ulaştıklarında, iki yaşında bir erkek üç yaşında bir dişi dana vardır.

 

 

KOYUN VE KEÇİLERİN ZEKÂTI

 

Kırktan azı için zekât yoktur. Kırka ulaştıklarında, yüz yirmiye kadar bir koyun vardır. Yüz yirmiye ulaştıklarında, ikiyüze kadar iki koyun vardır. İki yüz bir den dört yüze kadar, üç koyun vardır. Dört yüzde dört koyun vardır. Sonra her yüz tanesi için bir koyun vardır. Keçi ve koyun zekât bakımından birdir.

 

Mes’ele: Yol kesiciler, âsîler veya zalim sultanlar, otlayan hayvanların zekâtını, öşrü veya haracı almış olsalar bakılır. Eğer dinen uygun olan yerlere harcamışlarsa, yeniden verilmesi îcâb etmez. Dinen uygun olan yerlere harcamamışlarsa, Allah-ü Tealâ ile kendi aralarında olan şey onlar üzerine borçtur, yeniden verilmesi îcâb eder.

 

Altının nisâbı yirmi miskal yani 80,18 gr’dır.

 

Gümüşün nisâbı ikiyüz dirhem yani 563,3 gr’dır.

 

Ticaret malları altın ve gümüşün kırkta biri verilir. Tafsilât fıkıh kitaplarında vardır.

 

Nisâb miktarı mala ilk defa sahip olunduğunda, zekâtın farz olması için üzerinden bir sene geçmesi şarttır. Sonradan elde edilen her malın üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Senenin başında ve sonunda nisâb miktarı mal varsa, sene ortasında noksanlaşması zekât borcunu düşürmez.

 

Süs için de olsalar altın gümüşe, gümüş de altına eklenir. Altın ve gümüş kaplar için de zekât verilmesi farzdır. (Her ne kadar bunların kullanılması haram olsa bile)

 

Zekât vermekte en efdal olan, kardeşlerine vermektir. Sonra amca ve halalar, sonra dayı ve teyzeler, sonra yakın akrabalar, sonra komşular, sonra aynı şehirde yaşayan kimselerdir.

 

Zekât gayri müslimlere verilmez, sadaka-i fıtır verilebilir. Zekâtın verilmesi için muayyen bir vakit yoktur, sadaka-i fıtır için vardır. En geç bayram sabahı verilmelidir. Geciktirmekle günaha girilmiş olunur.

 

Yakın akrabalarına zekât niyetiyle para vermiş olsa, caiz olur, ancak nafakası kendi üzerine hükmolunmuş ise o zaman caiz olmaz. Kötü kişilerin çok malı olduğunu bilip te kendisine zarar vermesinden korkarsa zekâtını gizlice verir. Zekât ve keffâretlerde malın kıymetini vermek caiz olur, ancak köle azat etme, ve nezirlerde caiz olmaz. Ölünün vasiyeti olmadıkça geri bıraktığı malından alınmaz. Şayet vasiyet etmişse; malın üçte birinden alınır. Hastalanan kişi mirasçılarının karşı çıkmasından korkarsa, onlardan habersizce zekâtını verir.

 

ZEKÂTIN FAZİLETİ, VERMEMENİN AFETLERİ (5)

 

Hadis-i Şerif: Namaz nurdur, sadaka (zekât) burhan (delil) dir.

Zekât, zekât verenin imanı ve Mevlâ’sına olan muhabbetinin doğruluğuna bir delildir. Zekât ve gaza ilâhi muhabbetin ölçüsüdür.

 

Hadis-i Şerif: Ali bin Ebi Talib (R.A.)’ dan:Allah-ü Tealâ bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona Cennet bekçilerinden bir melek gönderir. Melek onun sırtını sıvazlar da, zekât vermek kolay gelir.

 

Hadis-i Şerif: İslâm’ın köprüsü zekâttır. 1

 

 

Hadis-i Şerif: Zekât vermeyen ateştedir.

 

Hadis-i Şerif: Fakirlerden dolayı zenginlere yazıklar (6) olsun! (Fakirler) şöyle diyecekler: “Rab’bimiz! Zenginler bizim için üzerlerine farz kıldığın hakkımızı bize vermediler, bize zulmettiler”. Allah-ü Tealâ: “İzzet ve celâlime yemin olsun ki, sizi yakınlaştıracak, onları uzaklaştıracağım.” buyurur.

 

Kıyamet günü fakirlerin ellerinden kurtulmak için zekâtını öde.

 

Hadis-i Şerif: Allah-ü Tealâ kime mal verirde o da malının zekâtını vermezse; kıyamet günü o mal: “Ben senin malınım, ben senin hazinenim.” der. Sonra Rasülullah şu ayet-i kerimeyi okudu.

 

Ayet Meali: Allah’ın, fazl-ı kereminden kendilerine verdiği malda cimrilik edenler, sakın onu kendilerine hayır sanmasınlar. Tam aksine, o, kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey (mal) kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

(Al’i İmran- 180)

 

Hadis-i Şerif: Malının zekâtını vermeyen kişinin malı Cehennem ateşinde kızdırılır, başının iki yanları yassı hale getirilir. Allah-ü Tealâ kulları hakkındaki hükmünü verinceye kadar onunla; alnı, yanı ve sırtı dağlanır. Sonra ona ya Cennet’e, yahut ta Cehennem’e yolunu gösterir. (7)

 

HİKÂYE:

 

Bir adam başka birine muhafaza etmesi için emanet olarak iki yüz dirhem bıraktı. Bir müddet sonra vefat etti. Oğlu gelip emaneti istedi. Adam da ikiyüz dirhemi ona teslim etti. Fakat ölenin oğlu: “Daha çok olmalıydı” diye itiraz etti. Bunun üzerine mahkemeye çıktılar. Hakim ölünün kabrinin açılmasını emretti. Kabir açıldı; ölünün vücudunda ikiyüz adet ateşle dağlanmış yer vardı. Hakim: Dağlanan yerler dirhem adedinceymiş.” diye hükmünü bildirdi.1

 

SADAKA-İ FITIR

 

Ayet Meali: Gerçekten temizlenen kurtulmuştur.(El- A’lâ- 14)

 

Atâ, Katade ve Ebul’âliye bu ayet-i kerimenin, sadaka-i fıtır hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

 

Hz. Avf, Peygamber Efendimizin bayram namazı kılınmazdan evvel sadaka-i fıtrın verilmesini emrettiğini ve bu ayet-i kerimeyi okuduğunu rivayet etmiştir.

 

Sadaka-i Fıtır, Hicretin birinci yılında vacib olmuştur. Ayet-i Kerime ise Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Mekke’ de ne Bayram, ne de sadaka-i fıtır yoktu. Ancak Allah-ü Tealâ ilmi ezelîsiyle bunun olacağını bildiğinden sadaka-i fıtrı verenleri övmüştür.

 

İSLAMIN VACİBLERİ

Dürr-ül Muhtar’da: İslâm’ın vaciblerinin yedi olduğu yazılıdır. Bunlar: Sadaka-i fıtır, yakınların nafakası, vitir, kurban, umre, anne babaya hizmet, kadının kocasına hizmet etmesi.

 

Hadis-i Şerif: Cerir (R.A.)’ dan: Ramazan orucu, sadaka-i fıtır verilinceye kadar sema ile arz arasında askıdadır.

 

Hadis-i Şerif: Sadaka-i fıtır oruçlu için, hatalı ve çirkin sözlerden bir temizlik, yoksullar için yemektir. Kim onu bayram namazından önce verirse, makbul bir sadakadır. Kim de onu bayram namazından sonra verirse, sadakalardan bir sadaka olur, sevabı azalır. (İhya C. 1 628)

 

Sadaka-i fıtır, namazdan sonraya bırakmakla borçtan düşmez, ödeninceye kadar borç kalır.

 

Peygamber Efendimiz bayramdan bir veya iki gün önce hutbe okur, şöyle buyururdu: “Büyük olsun, küçük olsun, hür olsun, köle olsun her kişi için bir sa’ (ölçek yani 1458 veya 1667 gr.) buğday. Yahut yarım sa’ (ölçek yani 2917 veya 3333 gr) arpa, yahut hurma veriniz.”

 

Sadaka-i fıtır, nisâba mâlik olan Müslüman’a vâcibtir. Vâcib olmasının şartları: Müslüman olmak, hür olmak ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisâb miktarı mala sahib olmaktır. Zekâtta olduğu gibi bu malın üreyici olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir.

 

Hadis-i Şerif: Bu günde onları dilencilikten engelleyin.

 

Her şahsın kendi fitresini bir veya birkaç yoksula vermesi caizdir. Gayri müslim vatandaşlara verilmesi mekruhtur. İmam’ı Yusuf’a göre caizdir.

 

Sadaka-i fıtır vermek kendisine vâcib olan kişiye, küçük çocuklarının ve müslüman kölelerinin de sadaka-i fıtırlarını vermesi vâcib olur. Hanımının sadaka-i fıtırını vermesi kocaya vâcib değildir. Sadaka-i fıtır olarak para vermek te caizdir. Bilakis fakire faydalı olacaksa; bu daha faziletlidir. (Galiye)

 

RİVAYET:

 

SADAKA-İ FITIR VERENİN ON KAZANCI OLUR.

 

1. Vücudu günahlardan temizlenir.

2. Boynu cehennemden âzâd olur.

3. Orucu makbul olur.

4. Cennet kendisine vâcib olur.

5. Kabrinden emin olarak çıkar.

6. O sene yaptığı hayırlar makbul olur.

7. Şefaat kendisine vâcib olur.

8. Sırat üzerinden şimşek gibi geçer.

9. Mizanda hasenatı ağır gelir.

10.Allah-ü Tealâ onun ismini şakîler defterinden siler.

 (Kaidûl-Meva’ız)

 

Zekât ve sadaka-i fıtrın dışındaki diğer sadakalarda en faziletli amellerdendir. Dünya ve ahirette sıkıntılardan, korkulardan kurtulmaya vesile olur. Nasıl olmasın ki, gizli verilen sadaka Allah-ü Tealâ’nın gadabını söndürür.

 

 

 

 

Ebu Hûreyre (R.A.)’ dan: Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurdu;

 

Yedi kişiyi Allah, kendi gölgesinden başka gölge olmayan kıyamet gününde, (arşın)gölgesi altında gölgelendirir:

 

1. Adaletle hükmeden imamı (Devlet Başkanını)

2. Allah’a ibadetle yetişen genci.

3. Gönlü mescidlere bağlı kişiyi.

 4. Allah için birbirini seven, o noktada birleşen ve biri diğerinden ayrılırken, o nokta yüzünden ayrılan iki dostu.

 5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının kendisini davet ettiğinde: “Ben Allah’tan korkarım” diye ret cevabı veren adamı.

 6. Sadaka verip te sağ eli ile verdiğini sol elinin bilmeyeceği kadar gizli tutan kişiyi.

 7. Bir de tenhada Allah’ı zikredip te gözleri yaşla dolan kişiyi.

 

Hadis-i Şerif: Sadaka maldan bir şeyi noksanlaştırmaz. Bir kul sadakaya elini uzattığında, sadaka sailin eline geçmeden, Allah-ü Tealâ’nın kabzai kudretine düşer. Binaenaleyh, zekât ve sadaka veren bilmelidir ki, Allah-ü Tealâ’nın hakkını kendisine teslim ediyor. Allah’a intikal ettikten sonra fakir de rızkını Allah’tan almış oluyor.

 

Hadis-i Şerif: Kul “malım malım” der. Onun için malından ancak üç şey vardır: “Yiyip tükettiği, giyip eskittiği, verip te (ahirette) kendisi için ayırdığı.

 

Bunun dışındakiler elinden gider, insanlara kalır.

 

Hadis-i Şerif: Yarım hurma (vermek) ile de olsa ateşten korununuz.

 

Kâb (R.A.)’ dan rivayet edilen, bir Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

 

Sadaka, hatayı yokeder, Rab’bin gadabını söndürür, kötü ölümü defeder.

 

Hadis-i Şerif: İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar her kişi kendi sadakasının gölgesindedir.

 

Hadis-i Şerif: Her ma’rûf sadakadır. Dünyada ma’rûf ehli olan ahirette de ma’rûf ehlidir. Cennette ilk girecek olan da ma’rûf ehlidir. 1

 

Haber: Kim bir müslüman’ı giydirirse, üzerinde o elbiseden bir ip bulunduğu müddetçe örtü içindedir.2

 

Hadis-i Şerif : Her borç (vermek) bir sadakadır.

 

Hadis-i Şerif: İyiliğe on kat ecir verilir. Borç vermeye ise onsekiz kat.

 

Hadis-i Şerif: İslâm’ın hangisi daha hayırlıdır? diye soruldu. O: “Yemek yedirmen ve tanıdığın tanımadığın her kişiye selâm vermen.” buyurdu.

 

Hadis-i Şerif: Hangi sadaka daha faziletlidir? diye soruldu. O: “ Su dağıtmaktır” Buyurdu.

 

Hadis-i Şerif: Yedi şey vardır ki, ecri, kul öldükten sonrada kabrinde olduğu halde, kendi hesabına yazılmakta devam eder: Bir ilim öğretmek, bir ark açmak, bir kuyu kazmak, hurma ağacı yetiştirmek, mecsid yapmak, mushaf miras bırakmak. Ölümünden sonra kendisine istiğfar edecek sâlih evlâd bırakmak.

 

Tezyil (zekât ve sadaka bahsine yapılan ek)

 

Zenginin dilenmesi büyük günahlardandır. Arzu ederek ve daha çok mala sahip olmak için sadaka almak büyük günahlardandır. Fakir olmadığı halde dilenen ateş yemiş gibi olur. İstenene eza verecek şekilde ısrarla istemek, büyük günahlardandır.

 

Rızası ve izni olmadığı halde başkasının yemeğinden yemek, başkalarının sırtından geçinmek te büyük günahlardandır. Bunu âdet haline getirenlerin şahitlikleri kabul edilmez.

 

DUA

 

Allahım helâl kıldığın şeyleri nasib ederek haramlardan bizi müstağni (ihtiyaçsız) kıl.

 

Hakında Levlâk buyurduğun Habibin hürmetine senin kapından başkasına bizi muhtaç etme. Senden gayriden bize kâfi ol.

 

Sen zenginsin, bol bol hibe edersin, sebepleri yaratan, kapıları açansın.

 

Allahım bizi, helâl yiyen, şüpheli şeylerden kaçınan, şehvet ve nefsin kötü isteklerinden sakınan, lezzetlere dalmaktan uzak duran kullarından eyle.

 

Rabbimiz! Kâinatın Efendisi hürmetine dünyada bize iyilikler, ahirette sevaplar ve yüksek dereceler ihsan eyle. Amin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZEKAT VE SADAKA-İ FITIR -II

 

Hadis-i Şerif: Benim üzerime salât okuyacağınız zaman güzel okuyunuz. Çünkü siz; isimleriniz, baba isimleriniz, aşiretiniz ve amcalarınızın ismiyle bana bildirilirsiniz.

 

Allahümme salli ve sellim alâ ekremi validin ve mevlûdin Habibike Muhammedin Ahmede Hamidin ve Mahmudin ve alâ âlihi ve ehli beytihi ve sahbihi ve sellim.

 

Mânâsı: Allah’ım! En kıymetli baba ve en kıymetli oğul, Habibin “Muhammed, Ahmed, Hamid ve Mahmud” üzerine ve onun âli, ehli beyti ve ashabı üzerine salâtü selâm eyle.

 

(1)

Zekâtın farz olmasının, yani zenginlerinin malından az bir kısmının alınıp, muhtaç insanlara verilmesinin hikmetleri:

 

 1- Mal, tabiî olarak sevilir. Bu sevginin sebebi şudur: Güç ve kudret bir kemâl sıfatı olup, başka bir şeyden dolayı değil, li-zâtihi (kendisi itibariyle) sevilir. Çünkü, “Her şey, başka bir şeyden ötürü sevilir” denilemez. Aksi halde ya teselsül, ya devr-i fasit lâzım gelir ki, bunların ikisi de imkânsızdır. Binâenaleyh, sevilen şeyler hususunda işin neticede li-zâtihi sevilen şeylere varıp dayanması gerekir. Kemâl (mükemmellik), zâtı gereği sevilir. Noksan (eksiklik) de, yine zâtı gereği sevilmez. Binâenaleyh, güç ve kudret bir kemâl sıfatı olup, kemâl sıfatları da, zatı gereği sevilen şeylerden olduğuna göre, kudret de zâtı gereği sevilir. Mal, insan için bir kudret ve mükemmellik vasıtasıdır. Dolayısıyla mal, insan için güç ve kudret sebeplerinin en kuvvetlilerindendir. Sevginin varıp dayandığı şey sevilir. Binâenaleyh, mal da sevilir. İşte malın, sevilen bir şey olmasının sebebi budur.

 

Fakat onu çok fazla sevmek, insanı Allah sevgisinden ve âhiret hazırlığından alıkor. İşte bundan ötürü ilahî hikmet, mal sahibinin, nefsinin mala olan aşırı sevgisini kırmak ve onu tamamen mal sevgisine düşmekten men etmek ve insanın saadetinin mal elde etme peşinde koşmakla olmayıp aksine Allah rızası için mal infak etmekle elde edileceğine dikkat çekmek için, malının bir bölümünü çıkarıp vermesini farz kılmıştır.

 

Öyleyse zekatı farz kılmak, dünya sevgisi hastalığını kalbden silmek için belirlenmiş en uygun ilaçtır. İşte bu hikmetten ötürü Allah-ü Tealâ, zekatı farz kılmıştır.

 

Karun’un helâk olmasının sebebi şu üç şeydir:

 

1.Dünya sevgisi,

2.Zekât vermemesi,

3.Musa (A.S.) ‘a iftira atmasıdır.

 

2- Mal çokluğu, azgınlığın ve kalbin kararmasının sebebidir. Bunun sebebi de bahsettiğimiz şu husustur: Mal çokluğu güç ve kuvvet sahibi olmanın bir vesilesidir. Kudret, zâtı gereği sevilen bir şeydir. Aşık maşukuna ulaştığında onda adeta boğulur. O halde de, insan mal talebine gark olur. Binaenaleyh, insan için bu yolda bir mâni çıkarsa o, malı ve kudreti ile o engeli aşmaya çalışır. İşte, tuğyandan maksad da budur. Cenâb-ı Hakk, bu hususa “Çünkü insan, kendisini ihtiyaçtan müstağni gördü diye, muhakkak ki azar” (El-Alak –7,8) ayetiyle işaret etmiştir. Buna binaen zekatı farz kılmak, tuğyanı azaltır ve kalbi Rahman’ın rızasını talep etmeye yöneltir.

 

3- İnsanın iki kuvveti vardır:

 

· Nazarî kuvvet

· Amelî kuvvet

 

Nazarî kuvvetin en mükemmeli, Allah’ın emrine ta’zîm göstermededir. 

Amelî kuvvetin en mükemmeli de, Allah’ın mahlûkatına şefkat duymadadır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hak, ruh cevheri için böyle bir kemâl ve mükemmellik meydana gelsin diye, zekâtı farz kılmıştır. Bu kemâl de, o zekât veren kimsenin mahlûkata iyilikte bulunmak, onlara hayırları ulaştırmak için sa’yu gayret göstermek ve onlardan afetleri, belâları gidermek gibi hasletlerle muttasıf olmasıdır. İşte bu incelikten dolayı Hz. Peygamber (S.A.S.): “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız”. buyurmuştur.

 

4. İnsanlar, bir kimsenin kendilerine hayır ve hesenatın ulaştırılması ve kendilerinden belâların savuşturulması için gayret gösterdiğini bildiklerinde Hz. Peygamber (S.A.S.) in de: “Kalpler kendilerine iyilik edenleri sevmek ve kendilerine kötülük edenlere de buğzetmek duygusu üzerine yaratılmışlardır.” Buyurduğu gibi, onlar o insanı tabiatları gereği sever ve muhakkak ki nefisleri o kimseye meyleder.

Binâenaleyh, fakir kimseler, zengin bir kimsenin malının bir kısmını kendilerine verdiğini ve ne zaman onun malı daha çok olursa, onun o maldan onlara daha fazlasını vereceğini bildiklerinde, o kimseye dua ve gayretleriyle yardımcı olurlar. Çünkü, kalblerin tesiri, ruhların (müessir) bir harareti bulunmaktadır. Böylece o dualar, o insanın hayır ve bolluk içinde kalmasına sebep olurlar. İşte bu hususa Cenab-ı Hak, “insanlara fayda verecek olan şeye gelince: İşte bu, yeryüzünde kalır” ...(Er-Ra’d-17) ayetiyle Hz. Peygamber de “Mallarınızı zakâtlarınızla koruma ve muhafaza altına alınız” ifadesiyle işaret etmişlerdir.

 

5. Mala, herkesin çok fazla meyli olduğu için, “mal” adı verilmiştir. Binâenaleyh o, gelip giden bir şeydir ve çok çabuk yok olan, daima dağılıp parçalanma ile yüz yüze bulunan bir şeydir. Bu sebeple mal, bir kimsenin elinde uzun müddet kaldığında o, yokluk ve bölünüp parçalanma ile yüz yüze gelmiş gibi olur. Bu sebeple insan onu çeşitli hayır ve yarar işlerde harcadığında o zaman mal, zevâli mümkün olmayan bir beka ile devam eder. Çünkü o durumda bu mal, dünyada devamlı bir övgüyü, âhirette de devamlı bir mükafatı gerektirir, hak ettirir. Birisinin, “insan altınını kabre götüremez” dediğini duyduğumda “aksine, bu mümkündür zira o, malını Allah’ın en büyük rızasını talep etme hususunda infak edip harcadığında onu kabrine götürmüş ve Kıyamete kadar taşımış olur.” dedim.

(Tefsir-i Kebirden özet)

 

 

 

(2)

 İbni Abbas R.A şöyle söylerdi:

Zekat vermeden, Hac borcunu eda etmeden vefat edenler dünyaya geri dönmek isterler. Şu ayeti kerime buna delildir ve İman ehline en ağır gelen ayeti kerime budur.

 

Ayet Meali:Nihayet onlardan her birine ölüm geldiği vakit şöyle diyecekler: “Rabbim, beni dünyaya geri çevir. Ta ki, ben terkettiğimi yerine getirip salih bir amelde bulunayım”. Onlardan her birinin söylediği bu sözler, söyleyene ait faydasız bir lafdır. Önlerinde ise bir mezar vardır; diriltilecekleri güne kadar oradadırlar. (El-Mü’minün-99,100)

 

(3)

Bir Hıristiyan bu hadîsi şerifi işitmişti. O anda da ortağı ticaret için yoldaydı. Hadis-i Şerifi denemek için malının zekâtını çıkardı, malı hırsızlardan kurtuldu. Allah’a ve Rasülüne iman etti.

 

Kim malının zekâtını verirse, Allah onu dünyada helâk olmaktan âhirette de azâbdan kurtarır, zekâtını vermeyenin ise dünyada malı âfât ve helâktan, âhirette kendisi azâbdan kurtulamaz.

 

Hadis-i Şerif: Zekâtını vermeyen kişi, farz olduğunu inkâr ederek vermezse; kıyamet günü Cehennemde ebedî olarak kalır. Farz olduğunu inkâr etmediği halde vermezse; günahlarından temizleninceye kadar Cehennemde kalır. (Sinaniye)

 

Allah ve Rasülünün emrettiği şeylerden birini reddeden, İslâm’ın dışına çıkmış olur. İster şüphe ile reddetsin, isterse inat ederek reddetmiş olsun. Sahabe-i Kiram zekâtı vermeyenlerin dinden çıktığına, öldürülmelerine, kadın ve çocuklarının esir edilmelerine hükmetmişlerdir ki, bu sahihtir.

 

Farz-ı ayn olan hususlarda Rasülüllaha uymak farzı ayndır.

Farz-ı kifaye olan hususlarda Rasülüllaha uymak farzı kifayedir.

Vâcib olan hususlarda Rasülüllaha uymak vâcibtir.

Sünnet olan hususlarda Rasülüllaha uymak sünnettir.

 

Peygamberimize muhalefet ise İslâm nimetini kaybetmektir.

 

Ayet Meali: Onlardan bâzısı da, “Eğer Allah bize lütfu kereminden ihsanda bulunursa, mutlaka zekâtını verir ve mutlaka sâlihlerden oluruz!”diye Allah’a söz vermişti.

Vakta ki Allah, fazl-ı kereminden istediklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten onlar döneklerdir. Nihayet Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söylemeyi adet edindikleri için, Allah da bu işlerinin sonunu, kalblerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir nifaka çeviriverdi. (Et-Tevbe- 75, 76, 77. )

 

Bu ayet-i kerimelerin tefsirinde anlatılan Sa’lebe Hadisesi, yukarıki sözlerimizin delilidir.

 

YAZIK OLDU SA’LEBE’YE

Sa’lebe ibn-i Haatıb, bir gün Allah’ın Rasülüne geldi de: “Yâ Rasül-ellah! Allah’ın bana bir mal vermesine dua buyur.” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasülü! “Ey Sâ’lebe! Yazık olur sana! Şükrünü edâ edeceğin az, tâkat getiremeyeceğin çoktan hayırlıdır.”

Sa’lebe bu söz üzerinde ısrar etti. Sonra bir defâsında da Allah’ın Rasülü Sâ’lebeye: “Ey Sâ’lebe! Allah’ın Rasülünün benzeri olmaya razî değil misin? Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a kasem ederim ki, şu dağın altın ve gümüş olarak benimle beraber akmasını dilemiş olsaydım, elbette akardı” buyurdu.

 

Allah’ın Rasülü’nün bu nasîhati Sâ’lebe için büyük bir ibret dersiydi. Sâ’lebe bundan ibret almadı. Fikrinde ısrar etti de: “Ey Allah’ın Rasülü! Seni hakk ile gönderen zâti ecel ve â’lâya yemîn ederim ki: Bana bol rızık vermesi için Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını öderim.” dedi.

Sâ’lebe’nin bu ısrarına karşı Allah’ın Rasülü: “Allah’ım! Sâ’lebeye bir mal rızık ihsan et!” diye dua buyurdu. Bunun üzerine Sâ’lebe bir koyun edindi. Bu koyun haşerelerin ürediği gibi üredi. Medîne ona dar gelir oldu. Sâ’lebe mallarını alarak Medine’den ayrıldı. Medine vâdilerinden bir vâdiye indi. Malı yokken Allah’ın Rasülü’nün yanından ayrılmayan ve beş vakit namazı peygamberimizin ardında kılan ve onun tükenmez feyzinden faydalanan Sâ’lebe, şimdi ancak öğle ve ikindi namazlarını cemâatle kılabilir ve diğer namazları terkeder oldu. Daha sonra bu mal öyle çoğaldı, öyle çoğaldı ki, Sâ’lebe bütün vakit namazlarını bıraktı, Cum’a dan Cum’a ya namaza gelir oldu. Bu hayvanlar çoğalmaya öyle devâm etti ki, en sonunda Sâ’lebe Cum’a namazlarını da terk etti. Bir gün Peygamberimiz (S.A.V.) eshâbına: “Sâ’labe ne yapıyor?” diye sordu. Eshâb: “Ey Allah’ın Rasülü! Sâ’lebe bir koyun edindi. O hayvan o kadar çoğaldı ki, Medîne hayvanlara dar geldi, Sâ’lebe çöle çıktı...” diye Sâ’lebenin durumunu Allah’ın Rasülü’ne haber verdiler. Bunun üzerine Allah’ın Rasülü (S.A.V.) üç kere: “Yazık oldu!. Sâ’lebeye!” diye acıdığını beyân buyurdu.

 

Sonra Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:“Onların mallarından sadaka al ki, onları temizlesin ve tezkiye etsin.” (Et-tevbe-103) Âyet’i kerimesini inzâl ederek zekâtın farzlarını beyân buyurunca; Allah’ın Rasülü (S.A.V.), biri Cüheyne, diğeri Benî Selim kabilelerinden iki kimse çağırarak onlara zekâtların nasıl toplanacağını beyân buyurdu ve ellerine bir de mektub vererek: “Sâ’lebeye ve Ben”i Selimden filan kimseye uğrayın, zekatlarını alın” diye bunları zekat üzerine me’mûr olarak gönderdi.

Bu iki arkadaş Medine’den çıkıp Sâ’lebeye geldiler ve malının zekâtını istediler. Allah’ın Rasülünün mektubunu da ona okuttular. Bu teklif Sâ’lebeye ağır geldi de: “Bu ancak, bir cizyedir, cizyenin kız kardeşidir, bu nedir bilemiyorum? Gidin işinizi bitirin, dönerken buraya bir daha uğrayın bakalım” dedi ve başından savdı.

Onlar Sâ’lebeden ayrıldıktan sonra Beni Selimden olan zâta haber gönderdiler. O zât develerine baktı, zekât için en iyisini ve en hayırlısını ayırdı ve bu deve ile onlara karşı çıktı. Onlar elinde deve ile bu zâtı görünce: “Senin üzerine bu deve vâcib olmadı, senden bunu almak istemiyoruz” dediler.

Deve sahibi: Benden bunu alınız, gönlüm bununla hoşnud olacak, bu benim devemdir” dedi. Me’murlar deveyi ondan aldılar ve sadaka işlerini bitirdikten sonra geri döndüler. Gelirken yine Sâ’lebeye uğradılar. Sâ’lebe “mektubunuzu gösterin de içinde ne var bakayım” dedi. Mektuba baktıktan sonra Sâ’lebe: “Bu ancak cizyenin bir kardeşidir, gidiniz de bir düşüneyim” diye memurları yine başından savdı. Onlar Medine’ye döndüler, gelip durumu peygamberimize haber vermeden önce Allah’ın Rasülü onları gördü de: “Yazık oldu Sâ’lebeye!” dedi. Bunun üzerine me’murlar Sâ’lebe ile olan mâcerayı ve Selemî’den olan zâtın hayır severliğini Allah’ın Rasülüne haber verdiler. Cenâb-ı Rasül deveyi kabûl etti ve o zâta bereketle duâ etti. Bu vak’a üzerine Allah-üTealâ ve Tekaddes Hazretleri bu âyet-i celileleri inzâl buyurdu.

 

Ayet-i celîleler nâzil olduğu sırada Allah’ın Rasülünün yanında Sâ’lebenin akrabasından bir kimse bulunuyordu. Sâ’lebe hakkında bu olayları duyunca hemen oradan çıkıp Sâ’lebenin yanına gitti. Ona: “Yazık oldu sana ey Sâ’lebe! Allah azze ve celle senin hakkında şöyle şöyle âyetler inzâl buyurdu” dedi. Bunun üzerine Sâ’lebe hemen yerinden kalkıp Allah’ın Rasülüne geldi de: Ondan zekâtının kabul olunmasını ricâ etti. Buna cevâben Allah’ın Rasülü: “Allah beni senin sadakanı kabulden kesin olarak men etti.” buyurdu.

Allah’ın Rasülünden bunları duyan Sâ’lebe, başına topraklar saçmaya ve ağlamaya başladı. Sâ’lebenin bu hareketine karşı Allah’ın Rasülü: “Bu senin amelindir. Sana emrettiğim halde bana itâat etmedin” dedi.

Sâ’lebe Allah’ın Rasülü vefât edinceye kadar bekledi. Cenâb-ı Rasül dünyâyı değiştiripte yerine Hz Ebû Bekir halîfe olunca, bu defa Sâ’lebe Ebu Bekre gelerek ona müracaatta bulundu ve: “Zekâtının kabul olunmasını ondan ricâ etti, de: “Ey Ebû Bekir! Allah’ın Rasülü’nün yanındaki derecemi ve ensar meyânındaki durumumu muhakkak biliyorsun, zekâtımı kabûl et!” dedi. Hz. Ebû Bekir Sâ’lebenin bu talebine: “Allah’ın Rasûlunun kabûl etmediği bir şeyi ben nasıl kabul edebilirim?” Cevabını verdi. Vefât edinceye kadar Hz.Ebu Bekir’de Sâ’lebenin zekâtını kabul etmedi. Sâ’lebe böylece Hz. Ebû Bekir vefat edinceye kadar bekledi.

Hz. Ebû Bekir vefat edip te yerine Ömer İbn-i el-Hattab geçince bu defa gelip Hz. Ömer’e müracaat ederek, zekâtının kabûl edilmesini taleb etti ve : “Ey mü’minlerin Emiri! Zekâtımı kabûl et!” dedi. Hz. Ömer, Sâ’lebenin bu talebine: “Allah’ın Rasülü kabûl etmedi. Ebû Bekir kabul etmedi. Onların kabûl etmediğini ben senden nasıl kabûl ederim?” cevabını verince Sâ’leb’enin ümidi kesildi. Hz. Ömer vefat edinceye kadar bekledi.

Hz. Ömer vefat edip yerine Hz. Osman halife olunca, bu defâ gelip zekâtının kabûl edilmesini Hz.Osman’dan ricâ etti. Bunun üzerine Hz. Osman: “Allah’ın Rasülünün, Ebu Bekrin, Ömer’in kabul etmedikleri zekatı, ben nasıl olur da kabul edebilirim?” dedi ve Sâ’lebenin zekatını kabûlden imtina etti.

 

Sonra Hz. Osman’ın hilâfeti zamanında Sâ’lebe helâk oldu. Peygamber Efendimiz delildir, yolda delile muhalefet dalâlettir, yoldan sapmaktır.

 

Hadis-i Şerif: Hevası (nefsinin istekleri) benim getirdiğim (Din)e tâbi olmadıkça hiçbiriniz (Kâmil) mü’min olamaz.

 

Hadis-i Şerif: Kim benim sünnetimi muhafaza ederse; Allah-ü Tealâ dört şeyle ona ikram eder. Bunlar: İyilerin kalbinde muhabbet, kötülerin kalbinde korku. Rızık bolluğu. Dinde itimat.

 

Peygamberimizin ümmeti ona her hususta tabi olan, onun yolundan gidendir. Ona da dünyadan ve onun acil zevklerinden yüz çevirenler tabi olabilirler. Dünya ve zevklerinden yüz çevirebildiğin, Allah-ü Tealâ’ya yönelebildiğin, vakitlerini ahiret amelleri için harcayabildiğin kadarıyla Rasülüllah’ın, O’nun halifelerinin ve ashabının yoluna girebilirsin.

 

Hadis-i Şerif: Sizden kim (uzun bir müddet) yaşarsa; çok ihtilâflar görecektir. Benim sünnetime ve Raşid halifelerimin yoluna tabi olunuz. Azı dişlerinizle (tutunurcasına) ona sımsıkı sarılınız. Sonradan çıkarılan (dini) işlerden kaçınınız. Her bid’at dalâlettir.

 

Allah’ın lütfuna, Rasülüllah’ın şefaatına nail olmak, kâfir ve münafıkların mekânı olan Cehennemden kurtulmak için; Rasülüllah’ın sünnetine uymak lâzımdır.

 

Cennetteki mü’minlerin durumu, meyve veren ağaç gibidir, bostandan hiç ayrılmaz.

 

Cehennemdeki münafığın durumu ise; meyvasız ağaç gibidir, bostandan sökülür ve kendisiyle ateş yakılır. Allah’ım! Bizi Cehennemden kurtar, iyilerle beraber Cennetine koy.

 

(4)

Zekâta, zekât denilmesi; onu vermenin bereketi ve alanın da duası ile mal çoğaldığı içindir. Ayrıca zekât, zekât vereni günahtan temizler. İmanının ve ezelde verdiği sözün sıhhatine şahitlik eder.

 

Altın ve gümüş hükmen (kıymet itibariyle) arttığı için; kendileriyle hiçbir şey yapılmasa da zekâtları verilir.

 

Kişi ihtiyaçlarında kullanmak için elinde para bulundursa, üzerinden bir sene geçtiği halde onu harcamamış olsa; zekât vermesi icab eder. Çünkü; eğer borcu yoksa; parayı ister çoğalması için, ister harcamak için olsun, ne niyetle elinde bulundurursa bulundursun, nisab miktarına ulaşıyorsa zekât verilmesi farz olur. Ancak elindeki para kadar borcu varsa; bu parayı borçlu olduğu kimseye vermemiş ve üzerinden bir sene geçmişse, zekât vermesi icab etmez.

 

Kişi verdiği vergilere zekât diye niyyet etmiş olsa, zekât yerine geçmez. (Bezaziye)

 

İbn-i Hacerde şöyle der: Bazı fasık tüccarlar zekâta niyyet ettikleri zaman, verdikleri verginin zekât yerine geçeceğini zannediyorlar. Bu mesnedi olmayan bir zandır.

 

Fetih isimli kitapta; hastalanıncaya kadar zekâtını geciktiren kişi malı varsa zekâtını verir, mirasçıları onu men edemez. Eğer mirasçıları mâni olacak olursa onların haberi yokken verir yahutta malının üçte birinden vasiyet eder. Eğer hastalandığında zekât olarak verebileceği bir malı yoksa, iyileşip ödeyebileceğine inanıyorsa, borç alıp zekâtını verir. İyileşeceğini ummuyorsa; borç alarak zekât ödemez. Zira kul hakkı daha şiddetli ve daha kuvvetlidir, diye yazılıdır.

 

Bir kimse kendi zekâtını fakir bulunan hanımına veremez. İmam-ı A’zama göre; bir kadında zekâtını fakir olan kocasına veremez. İmameyn’e göre ise; kadın zekatını fakir kocasına verebilir.

 

Asli ihtiyaçlarından başka nisap miktarı bir mala malik olan kimseye, zengin sayılacağı cihetle zekât verilemez. O mal, gerek nakit ve ticaret eşyası gibi üreyen, çoğalan olsun, gerekse altın ve gümüş kap kacak gibi olsun müsavidir.

 

Zekât fakir olan deliye ve paranın kıymetini bilmeyen küçük fakir çocuğa verilmez, onların adına velilerine verilebilir.

 

Mescid inşası ve yol yapımı gibi hayır işlerine zekât verilmez. Ancak zekâtı bir fakire verip bunu oraya harcamasını söylerse; zekât borcu ödenir ve her ikisi sevab kazanırlar.

 

Zekâtı akrabaya vermek efdaldir. Şöyle ki; zekâtı evvelâ muhtaç olan erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların evlâdına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların evlâdına, sonra dayılara teyzelere, sonra bunların evlâdına, sonra diğer akrabalara, sonra komşulara, sonra kendi mahallesinde oturanlara, sonra kendi ülkesindeki fakirlere vermek efdaldir.

 

Mi’racûd-dirayede: “Fakir alime zekât vermek hepsinden efdaldir, başka yere göndermek mekruhtur. Ancak, orada fakir bir yakını yahut, daha takva sahibi, yahut alim veya talebe bulunuyorsa; onlara göndermek mekruh değildir.” diye yazılıdır. 

 

ZEKÂT VERECEK KİŞİYE BİR TAKIM VAZİFELER DÜŞER:

 

1. Zekâtın vücubunu, manâsını, zekât ile imtihanın yolunu, islâmın esaslarından biri sayılmasının hikmetini bilmektir.

 

Mü’min,şehadet kelimelerini söyleyip mânâlarına kalble inanarak mabud ve mahbubun tek olduğunu ikrar etmiştir. Bu davanın tahakkuku için, muvahhidin kalbinde tek olan ma’buddan başka bir sevgili kalmamalıdır. Çünkü, sevgi ortaklığı kabul etmez. İşte Mü’minler davalarında sadık olduklarını isbat için, en çok sevdikleri mallarından ayrılmakta (infakla) imtihan olunmuşlardır. Mal ve servet dünya maişetlerini sağlaması bakımından insanların tabii olarak sevdiği bir varlıktır.

 

Zekâtta, helâk edici huylardan olan cimrilikten temizlenme, kurtulma vardır. Zekât, verilen nimete bir teşekkürdür. Allah-ü Tealâ’nın, kullarının, bedenlerinde ve mallarında nimetleri vardır. Bedenle yapılan ibadetler, beden ni’metinin şükrünü, mal ile yapılanlar ise mal nimetinin şükrünü ifa içindir.

 

2. Zekâtı ödeme vaktindedir. Zekât kendisine borç olan kimse, tehirindeki afet ve günahı, hemen verilmesindeki emre uymanın ve fakiri sevindirmenin ehemmiyetini düşünerek, bir an evvel bu borcunu ödemelidir. İlk fırsatı ganimet bilmeli ve hemen zekâtını ödemelidir. Bu hususta da ecir ve mükâfatın çoğalması için; şerefli vakitleri, sene başı olan ve hürmetli aylardan olan Muharrem ayı ve Ramazan-ı şerif gibi kıymetli ayları seçmelidir.

 

Peygamber Efendimiz insanların en cömerdi olmakla beraber hâssaten; Ramazan ayında gelip geçen yel gibi hiç bir şey bırakmaz, eline geçeni infak ederdi.

 

3. Riya ve süm’adan (gösteriş ve duyurmaktan) korunmak için, zekât ve sadakaları gizli vermektir.

 

4. Riyanın kendisine zarar vermeyeceği yerde zekâtı aşikâre vermektir. O zaman başkalarını da teşvik etmiş olur.

 

5. Başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle sadakasını ifsad etmemektir.

 

Ayet Meali: Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. (El-Bakara- 264)

 

6. Verdiğini küçümsemek ve hiçe saymaktır. Zira verdiğini beğenir ve çok görürse; ucb’a düşer. Ucb; ( kendini beğenme) insanı helâk eden hallerdendir.

 

7. En kıymetli, en iyi, en güzel ve en sevimli malını infak etmelidir.

 

Ayet Meali: Siz sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça, aslâ iyiliğe nail olamazsınız. Sadaka namına ne verirseniz, şüphesiz Allah onu çok iyi bilir. (Al’i İmran- 92)

 

Ayet Meali: Hem Allah’a kendilerinin hoşlanmadıklarını isnat ediyorlar... (En-Nahl- 62).

 

8. Sadaka ve zekâtı nemalandıran, yani; sadaka ve zakâtı iyilikte kullanan kişileri seçmektir. Bunlar dört kısımdır:

 

a) Dünyadan yüz çevirip yalnız âhiret için çalışan mütteki fakirler.

 

b) Bilhassa ilim sahibi olan fakirler. Çünkü bu gibilere vermek en şerefli ibadet olan ilimde kendilerine yardımcı olmaktır.

 

c) Halinden şikâyet etmeyip vaziyetini gizleyen fakirler. Yahut zengin iken herhangi bir âfet neticesinde serveti elden gitmiş, ama zahiren zengin görülen fakirler. Cenab-ı Hak bunlar hakkında:

 

Ayet Meali: (Sadakalarınızı) Allah yolunda kapananlara (verin), onlar öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, bilmeyen onu zengin sanır. Sen onları simalarından tanırsın. İnsanlardan ısrarla bir şey istemezler. Artık hayır namına ne verirseniz, muhakkak Allah onu bilir.

(El-Bakara- 273)

 

d) Ailesi kalabalık olan ve ayrıca hastalık veya herhangi bir sebeple harice çıkıp kazanamayan fakirler.

 

Ayet Meali: Sadakalar (zekâtlar), Allah tarafından farz olarak ancak ve ancak fakirlere, yoksullara, zekât memurlarına, kalbleri müslümanlığa ısındırılmak istenenlere, (mükâtep) kölelere, borçlulara, Allah yolundakilere ve yolda kalmışlara mahsustur. Allah her şeyi bilendir; hikmet sahibidir. (Et-Tevbe- 60)

 

 

(5)

ZEKÂTIN FAZİLETLERİNDEN BAZILARI

 

 Ebu Hureyre (R.A.) ile Ebu Said (R.A.)’ dan:

 

Bir gün peygamber (S.A.S.), bize bir konuşma yaptı ve (konuşma arasında) üç defa: “Hayatımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki” buyurdu. Sonra yere kapandı. Bizde hepimiz niye yemin ettiğini anlamadan, ağlayarak yere kapandık. Bir müddet sonra, yüzünde müjde parıltıları belirdiği halde başını kıldırdı. Bu haliyle bize, kırmızı develer (e sahip olmamızdan) daha sevimli görünmüştü. 1Sonra şöyle buyurdu:

Beş vakit namazına devam eden, Ramazan orucunu tutan, zekâtını veren ve yedi büyük günahdan kaçınan bir kimse yoktur ki; cennetin bütün kapıları açılıp kendisine: “ Selâmet ve emniyet içinde gir.” denilmesin.

 

Hadis-i Şerif: Enes (R.A.)’ dan: Ben-i Temim kabilesinden bir adam Rasülüllah’a gelerek: “Benim çok malım var, çokta çoluk çocuğum ve yakınlarım var. Bana haber ver, nasıl yapayım, malımı nasıl harcayayım?” dedi. Peygamberimiz: “Malının zekatını verirsin. Çünkü o; temizliktir, seni temizler. Akrabanı gözetirsin, yoksulların, komşunun ve dilencinin hakkını da bilirsin.” buyurdular.

 

Hadis-i Şerif: Muhakkak ki Allah’ın dostları, Allah’ın farz kıldığı beş vakit namazı kılan, sevabını umarak Ramazan orucunu tutan, sevabını umarak ve gönül hoşluğu ile zekâtı veren, Allah’ın yasaklamış olduğu büyük günahlardan kaçınandır. Bunlar, kapı kanatları altından olan Cennetlerin ortasında Muhammed (A.S.) in arkadaşlarıdırlar. Bir adam büyük günahlar kaç tanedir.” diye sordu, O, dokuz tanedir, en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Diğerleri; bir insanı veya kendini öldürmek, muharebede düşman karşısından kaçmak, iffetli kadınlara iftira etmek, sihir, yani; büyü yapmak, yetim malı yemek, faiz alıp vermek, müslüman olan ana babaya karşı gelmek, dirilerinizin ve ölülerinizin kıblesi olan Beyt-i Haram’ı helâl kabul etmek. (yani; oradaki yasakları kabullenmemek.)

 

ZEKAT VERMEMENİN AFETLERİ ÇOKTUR

 

İbn-i Ömer (R.A.)’ dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Peygamberimiz:

 

Ey muhacirler topluluğu! Beş haslet vardır ki, sizin onlara mübtelâ olmanızdan, size inmesinden ve sizin onlara yetişmenizden Allah’a sığınırım.

 

1. Hiçbir topluluk aleni fuhuş yapmadıkça onlarda fuhuş açığa çıkmaz. (Fuhuş açığa çıkınca); geçmişlerinde olmayan hastalıklar yaygın hale gelir.

 

2. Ölçü ve tartıda noksanlık yapınca; kuraklık ve sultanın zulmüyle cezalanırlar.

3. Mallarının zekâtını vermeyince; gökten yağmur inmez. Eğer hayvanlar da olmasaydı hiç yağmur yağmazdı.

4. Allah’a ve Rasülüne olan sözlerini bozduklarında; kendilerinden olmayan düşman başlarına musallat edilir ve ellerinde olanların bir kısmını düşman alır.

5. İdarecileri Allah’ın kitabıyla hükmetmeyince; sıkıntı, karışıklıklar kendi aralarında olur. (Ğaliyet-ül Mevaiz)

 

(6)

Alimler; sabreden fakir mi, yoksa şükreden zengin mi daha üstün olduğu hususunda ihtilâf etmişler. Az bir kısmı şükreden zenginin üstün olduğunu, büyük bir çoğunluk ise sabreden fakirin üstün olduğunu söylemişlerdir.

 

Hadis-i Şerif: Cennete muttali oldum. Ekseri ehlini fakirler gördüm. Cehennem ehlinin ekserisinin zenginler ve kadınlar gördüm.

 

Hadis-i Şerif: “Allahım! Beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak öldür ve kıyamet günü beni yoksulların arasında haşret” Hz. Aişe: “Niçin? Ey Allah’ın Rasülü” diye sordu. Peygamberimiz: “ Çünkü yoksullar, zenginlerden kırk yıl önce Cennete gireceklerdir.

Ya Aişe! Yarım hurma da olsa yoksula ver, onu geri çevirme. Ya Aişe yoksulu sev. Ona yakın ol. O zaman kıyamet günü Allah seni kendi zatına yakın kılar. (Tirmizi rivayet etmiştir) Ğaliye.

 

(7)

İbn-i Ömer (R.A.) dan rivayette: Zekâtını vermeyen kişiye malı; kıyamet günü iki gözünün üstünde iki siyah nokta bulunan, başı kel bir yılan şeklinde gösterilir. Bu yılan sahibinin boynunda dolanıp: “Ben senin hazinenim.” der.

 

Arz ve semavatın mirası, her şeyi Allah-ü Tealâ’nındır. İnsanlara ne oluyor ki, Allah’ın mülkü ile cimrilik ediyorlar ve onu Allah yolunda harcamıyorlar!

 

Hadis-i Şerif: Her sene zekâtı verilmeyen mal mel’undur. Kırk gece hiç belâya uğramayan beden mel’undur.

 

Not: Tökezleme, terslikler, sıkıntılar, hastalıklar, göz seğirmesi gibi şeyler belâlardandır. Zira mü’min, hastalık, azlık ve zilletten uzak olmaz.

 

İslâmın vacibleri yedi şeydir demek, onu sınırlamak için değildir. Bilakis bu yedi şey islâmın vaciblerindendir demektir. Çünkü selâm almak ve bayram namazları da vacibdir.

 

Yedi vacibden birisi sadaka-i fıtırdır. Sadaka-i fıtrın sebebi: Mükellefin kendi nefsi ile mutlak ve kâmil velâyetle, kendinin idare ve velâyeti altında olan, köle ve cariyesi ve küçük olan fakir çocuklarıdır.

 

Hadis-i Şerif: Bakmakla mükellef olduğunuz kimseler için sadaka-i fıtır veriniz.

 

Sadaka-i Fıtrın vücubunun şartı; Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğmasıdır. Sadaka-i fıtrın vücubunun sebebi: Bakmakla mükellef olduğu kimselerin varlığıdır.

 

Ramazan-ı Şerif ayı girdiğinde, bayram sabahından önce Sadaka-i Fıtır vermek caiz olur, fetva böyledir. Bezaziye isimli kıymetli fıkıh kitabında; iki sene önceden vermenin sahih olduğu yazılıdır.

 

Ramazan Bayramı günü fecir doğmadan vefat edene, veya fakir düşene sadaka-i fıtır vacib olmadığı gibi, ondan sonra doğan veya müslüman olan yahut, zenginleşen için dahi, Sadaka-i Fıtır vacib olmaz. 

 

Yedi vacibden ikincisi de; yakın akrabaların nafakasıdır. Onunda sebebi: (Kişinin) bakmak zorunda olduğu ve velisi bulunduğu kimseler(in varlığı) dır.

 

Nafaka, insanın çocuklarına, zevcesine ve diğer yakınlarına yaptığı harcamalarıdır. Üç sebeple vacip olur:

 

1. Eşi olmak,

2. Akrabalık,

3. Kölesi olmak.

 

Zevcenin nafakası, sahih bir nikahla, kocaya vacib olur. Koca fakir, yahut küçük te olsa böyledir. Ancak zevce küçükse, aile olacak yaşa ulaşmamışsa, kocanın ona nafaka vermesi vacib olmaz. Mürted olan hanımın, ölüm iddeti bekleyen hanımın, hakkı olmaksızın kocasının evinden çıkan kadının, başkası tarafından hapsedilen kadının, üzerine farz olan hac için, mahremiyle hacceden hanımın nafakası zevcine ait olmaz. Ancak zevc, zevcesi ile beraberse; nafaka zevce aittir.

 

Koca kendiliğinden hanımının nafakasını (yemesi, giyimi ve meskenini) verir. Çünkü o, hanımına bakmakla mükelleftir. Eğer bakmazsa hakim, kocanın kazancına uygun olarak, günlük veya haftalık, yahut aylık veyahut yıllık nafaka tayin eder. Kocanın fakir veyahut zengin olması, mevsimlere göre, yahut ta yaşadıkları ülkeye göre nafaka değişir. Burada yeme, içme, giyim ve mesken göz önünde bulundurulur.

 

Kadın hür, kocada zengin ise; onun hizmetçi ve kölelerinin nafakası da kocaya aittir.

Koca nafakayı vermekten aciz olursa; yahut zenginde olsa nafaka vermezse; araları ayrılmaz.

Hanımı hallerine uygun, iki tarafın anne ve babalarının olmadığı bir evde oturtmak kocaya vacibtir. Haftadan haftaya anne ve babasını ziyaretten, yahut onların gelmesinden men edemez. Anne babanın dışındaki akrabaları, seneden seneye ziyaret eder.

 

Dinî mes’eleleri öğrenmesi için ilim meclisine gitmesine mani olabilir. Ancak bir hadise olduğunda, zevc soramayacaksa; zevce gidip öğrenebilir. Hamama gitmekten de men edebilir. Ancak hasta, yahut loğusa olan hanımını men edemez.

 

Hanımlar, süslenmeyi ve güzel koku sürmeyi terk ettiği ve içeride setri avret ettikleri takdirde hamama gitmeleri caiz olur.

 

Fakir olan küçük çocuklar, ister erkek olsun ister kız olsun, ister bir tane olsun, ister çok olsun, yeme, giyim ve iskân olarak hür olan babaya aittir. Zengin olan çocukların nafakası, kendi malından karşılanır. Hem çocuk, hem de baba fakir olursa; baba çalışır.

 

Kız çocukları ve çalışmaya fırsat bulamayan, ilim öğrenen talebeler gibi büyük olduğu halde çalışma imkânı olmayan büyük çocukların nafakası da; babaya aittir.

 

Rahatlıkla sadaka-i fıtır verebilecek durumda olan küçükler üzerine çalışabilecek te olsalar, fakir olan anne ve babasının ve diğer usulünün nafakası vacibdir.

 

Hanım için vacib olan; yeme, içme, giyim ve mesken, hatta hizmetçi tutmak, anne, baba için de evlât üzerine vacibdir. Eğer anne babadan yalnız birinin nafakasını temin edebilecekse; çalışmayacağı için öncelik annenindir.

 

Hadis-i Şerif: Peygamber Efendimize: “Kime iyilik edeyim?” diye soruldu. “Annene” buyurdu. “Sonra kime?” denildi. “Annene.” Buyurdu. “Sonra kime?” denildi. “Babana, sonra yakınlığına göre akrabalarına” buyurdu.

 

Usul’ün dışında kalanlar, fakir ve çalışamayacak durumda iseler, öldüğünde kendisine mirasçı olacak kimseler, mirastaki haklarına göre onlara nafaka verirler.

 

1  Büyük günahlardan biri de; başkasının sırtından geçinmektir.

 

Hadis-i Şerif: Kim çağırılmadığı bir yemeğe katılırsa; hırsız olarak girer âriyet almış olarak çıkar. 1

 

Açıklama: Hadisi Şerifte mühim bir görgü kuralı öğretilmekte, çağırılmadığı yemeğe katılmamak tavsiye edilmektedir. Çağırılmadan katıldığı için hırsız durumuna düşüyor, fakat yemekte, yemeğin sahipleri de bulunduğu için o durumdan kurtulup ödünç almış oluyor.(Mütercim)

 

Büyük günahlardan biri de, herhangi bir özrü olmaksızın vermeye de gücü yeterken, mecbur kalıp kendisinden bir şey isteyen kölesine, bir yakınına istediği şeyi vermemektir.

Hadis-i Şerif: Ömrünün uzun, rızkının bol olmasını isteyen sıla-i rahim (yakınları ile alakaya devam) etsin.

 

İsteyenin Allah rızası için isteyip, kendisinden istenileninde vermemesi de büyük günahlardandır.

 

Hadis-i Şerif: Allah rızası için kendisinden bir şey istenilip de vermeyen lânetlenmiştir. Meğer ki, çirkin bir şey istenmiş ola.

 

Hadis-i Şerif: İnsanların en şerlisini ben size haber vereyim mi? Allah’ın ismiyle kendisinden bir şey istenip de vermeyendir. (Tırmizi)

 

Ancak bu gün sokakta, çarşıda, cami kapılarında el açan, fakat muhtaç olup olmadıkları bilinmeyen, dilenmeyi sanat haline getiren dilencilerin durumu bahsimizin dışında olsa gerektir. Çünkü malı nereden kazandığımızdan mes’ul olduğumuz gibi; nereye harcadığımızdan da mes’ülüz. (Mütercim)

 

Hadis-i Şerif: Allah rızası için bir şey isteyene veriniz. Sizi davet edene icabet ediniz. Size bir iyilik yapanı mükâfatlandırınız. Mükâfat vermezseniz; ona dua ediniz.

Neseinin rivayetinde şu ilâve vardır: Peygamberimiz sözlerine devamla şöyle anlattılar:

 

KISSA

HIZIR A.S KÖLELİĞE RAZI OLDU

 

Hızır (A.S.), Ben-i İsrail çarşısında yürürken mükâteb bir köle1 onu gördü:

- “ Allah seni mübarek kılsın. Bana bir sadaka ver.” dedi. Hz. Hızır:

- İnanki sana sadaka olarak vereceğim hiçbir şeyim yok.” dedi. Köle:

- “Ben senden Allah rızası için bir şey istedim, sen ise vermedin. Halbuki ben senin yüzüne bakınca; cömert biri olduğunu anlamıştım. Senden hayır ve bereket ummuştum” dedi.

- Hz. Hızır: “Nefsimden başka sahib olduğum bir şeyim yok. Kendimi sana tahsis ettim. Beni götür, köle pazarında sat ihtiyacını gör.” dedi. Köle:

- Bu doğru olur mu? Hz. Hızır:

- Olur. Adam; köle pazarına götürüp Hızır (A.S.)’ ı sattı.

Satın alan adam, Hızır (A.S.) ı evine götürdü; fakat hiçbir iş vermedi. Bunun üzerine Hz. Hızır:

- “Sen beni çalıştırmak için aldın. İş ver de çalışayım.” dedi. Adam:

- Sen yaşlı ve zayıfsın. Bunun için seni çalıştırmak, seni yormak istemiyorum.” diye karşılık verdi. Fakat Hızır (A.S.):

 - “Çalışmak bana zor gelmez. Sen bir iş söyle; ben yapayım.” dedi. Bahçeye çıktılar. Altı kişinin bir günde taşıyamayacağı kadar taş vardı.

 - “Bunları bahçeye taşı” deyip, çarşıya gitti. Döndüğünde baktı ki; bütün taşlar taşınmış. “Ne kadar güzel çalıştın, ne kadar da güçlüymüşsün” diye hayranlık ve takdirlerini ifade etti.

 Sonra adamın bir yolculuğa çıkması icab etti. Hz. Hızır’a: “Ben seni emin bir adam olarak görüyorum, benim yokluğumda çoluk çocuğumu muhafaza et” dedi. Hızır (A.S.): “Bana bir iş göster, onu yapayım” dedi. O da: “Ben dönünceye kadar biraz kerpiç döküver. Gelince ev yapacağım” dedi.

Adam yolculuktan döndüğünde evin inşa edilmiş olduğunu görüp hayretle: “Allah için söyle sen kimsin?” dedi.

 - “Bana Allah’ın ismini vererek sordun, o halde anlatayım” deyip durumu haber verdi. Adam:

- “Ey Allah’ın Peygamberi! Bilmeyerek sana meşakkat verdim.” diyerek özür diledi. Hz. Hızır:

- “Mahzuru yok. Sen bana karşı gayet iyi davrandın.” buyurdu. Adam:

- “İster burada kal, malımı istediğin şekilde tasarruf et, istersen seni serbest bırakayım” dedi. Hızır (A.S.)

- “Beni serbest bırak; Rab’bime ibadet edeyim.” Adam, Hızır (A.S.)’ ı serbest bıraktı. Hz. Hızır:

“Beni köle yapan, sonra da serbest bırakan Allah’a hamd olsun.” diyerek, hamd-ü senada bulunup oradan ayrıldı.

 

 

 

 

 

 

 



1 Rukün: Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şeyler demektir.

1 Hadis-i Şerifte işaret olunan bu köprü, fakirle zengin arasındaki boşluğu kapatan, zenginin merhamet elini yoksula uzattıran ve fakiri servet sahibine hürmetle bağlayan bir köprü olmaktadır.

1 Demek ki bunların zekâtı verilmemişti.

1 Ma’rûf: Aklın ve dinin hoş gördüğü şey, iyilik demektir.

 

2 O, din kardeşini Allah rızası için soğuk tan,sıcaktan koruduğu onun vücudunu örttüğü gibi Allah-ü Tealâ da onun bir takım kusurlarını örter. Allah’ü a’lem.

1 Kırmızı deve Arab için en değerli ve sevgili varlıklardan biridir. Bunun için hadiste bu tâbir kullanılmıştır.

 

1 Ariyet: Bir malı geri almak üzere ücretsiz kullanılması için vermek veya bir malı bedelsiz olarak kullanmak ve geri vermek üzere emanet almak.

1 Efendisi ile anlaşıp belli bir ücret ödeyince hür olacak köle.



incemeseleler.com