Misyonerlerin planlı taktikleri

Yayınlanma İtikadi Meseleler

Misyonerlerin çeşitli taktiklerini okuduktan sonra günümüzde  bunları yakinen müşahede ettiğinize bizzat şahit olacaksanınız.
İçimiz deki tehlikenin farkında mıyız? Müslüman bilinçli ve uyanık olmalıdır.


1- Cemaatlerin arasına düşmanlık sokup, kötü zannı aşılamak.
    2- Yakılması ve yok edilmesi mümkün olan din kitaplarını yakmak, yok etmek.
    3- Din adamlarından Müslümanları soğutmak için, onlar hakkında muhtelif iftiralar uydurmak, gerekirse onlar kılığına girerek, halkın gözü önünde çirkin fiiler işlemek, böylelikle Müslümanların, çocuklarını, dînî mekteplere göndermekten vazgeçirmek ve cahil kalmalarını temin etmek.


    4- “İslam ibadet dinidir, dünyaya ait meselelerle alakadar olmaz” inancını yerleştirmek.
    5- İdarecileri kadın, içki, kumar gibi kötü alışkanlıklara müptela kılmak, rüşvete ve beytülmali, kendi şahsi işlerinde harcamaya alıştırmak.
    6- Gizli-aşikâr şu dört şeyi yaymak: İçki, kumar, zina ve domuz eti.
    7- Camilerin açılmasına mani olmaktansa, orada misyonerleri ve mezhepsizleri konuşturarak, camileri kendi hizmet mahallimiz haline getirmek.
    8- “Peygamberlerin İslam’dan kastının, mutlak din olduğu, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi dinlerin de ona ulaştıracağı” inancını yerleştirmek.
    9- Müslümanların inanç esaslarına bid’atler sokup, İslamı gericilik ve terör dini olmakla itham etmek.
    10- “Dinde zorlama yoktur” diyerek, bilhassa kadınlara, hürriyet sevdası aşılamak ve emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker vazifesini unutturmak.
    11- Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin dili olan Arapça’yı, öğrenmekten men etmek, yabancı dil olarak diğer dillerin öğrenilmesine teşvik etmek.
    Bunlar arasında en çok üzerinde durdukları ise şu dört maddedir:

1-    Zinayı meşrulaştırıp yaymak.

 İslamın kadın haklarını ihlal ettiğinden, kadınlara hakaret ettiğinden bahsederek kadını kullanmak.
    Buna delil olması için “Erkekler kadınlar üzerine kavvâmdırlar (hakimdirler)”  ayeti kerimesini okurlar.
Ancak bilmezler ki, ayet-i kerimedeki kavvam; “kadının işine bakan ve onu muhafaza eden” demektir.
Erkek, kadının hakkına, malına, namusuna sahip çıkan, her türlü hizmetini yapan ve bütün kötülüklerden koruma vazifesini üstlenen manasına, onun hakimidir.
    Bir taraftan kadınlara, kadın haklarının savunuculuğunu yaparken, diğer taraftan da erkeklere, belli bir müddet, nikah altında tutup, parasını verdikten sonra başka bir kimse ile, tekrar aynı muamelenin yapılabileceğini ifade eden müt’a nikahının cevazından bahsederler.
    Müt’a Nikahının cevazına delil olarak da:
“Bunlardan başka kadınları ise, iffetkar, sifahtan (zinadan) kaçınır olduğunuz halde, mallarınızla talep etmeniz size helal kılınmıştır”  ayet-i kerimesini okuyarak, bir meblağ karşılığında, kadınlardan istifade edilebileceğini, Müslümanların kafalarına sokmaya çalışırlar.
    Fakat ayet-i kerimede “sifahtan (zinadan) kaçınır olduğunuz halde” ibaresiyle anlaşılır ki, müt’a nikahı, diğer bir ifadeyle, metres tutmak, sırf kaza-i şehvet maksadıyla olduğu için, kesinlikle bir zinadır. Zira nikahtan maksat sadece kaza-i şehvet değildir.     
   
    2- İçki ve kumarı meşrulaştırıp, yaymak.

    Bunun için de: “Şüphe yok ki şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile adavet düşürmeyi ve sizi Allah teala’nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?”  ayet-i kerimesini zikrederler.
“İnsan müptela olmadıkça, bu mahzurlarla karşılaşmaz. Hoş vakit geçirmek için, biraz kumar oynamanın ve sarhoş etmeyecek kadar alınan içkinin herhangi bir mahzuru yoktur”, derler. 
    Ancak Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır”
    Din-i islamda meşru eğlenceler, mubahtır. Lehv ve leab denilen bir takım muzır ve faydasız eğlenceler ise ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle kesinlikle haram kılınmıştır.
3- İbadetlerden soğutmak.

    Namaz’dan soğutmak için; “Allah c.c “Beni anmak için namaz kıl”  buyuruyor. Demek ki namaz kılmaktan maksat Allah’ı hatırlamaktır. O halde illa namaz kılmaya gerek yok. Onu hatırda tutmak, kafidir” derler.
    Ancak Ayet-i celilede geçen “Benim zikrim için” manasını ifade eden “li zikrî” kelimesi,  mef’ûl-i leh’tir. Mefûl-i leh de tahsili ve husûlî olmak üzere iki kısımdır.
“Namaz beni hatırlamak, anmak olduğu için, namaz kıl”  manasına geldiği gibi “Beni hatırlamayı temin ettiği için namaz kıl”  manasına da ifade eder.
İkinci manaya göre; namaz Allah’ı hakkıyla hatırlamanın tek yoludur. Bunun için bütün ibadetlerin başı kılınmıştır. Öyleyse Allah’ı hakkıyla zikretmeyi isteyen kimsenin, namaz kılmaktan başka çaresi yoktur.
 Ayrıca “li zikrî” ifadesinin diğer bir manası da: “Ben namazı kitapta zikredip, emrettiğim için namaz kıl” demektir.

Oruçtan soğutmak için de; oruçla alakalı nazil olan ayet-i kerimelerin baş tarafını söylemeden, hastalar ve seferde olanlar için nazil olan hükmü, sanki herkes için geçerli bir hükümmüş gibi, ortaya koyarak, derler ki:
“Bakın, Allah oruç hakkında: “Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” diyor, yoksa illa oruç tutmayı emretmiyor. O halde oruç tutulmaya da bilir.” 
Halbuki Ayet-i celile, başından bil itibar okunacak olursa, hükmün öyle olmadığı görülür:
“Ey o bütün iman edenler! Üzerlerinize oruç farz kılındı. Nitekim sizden öncekilere de farz kılınmıştı takî sakınabilesiniz.
Sayılı günler. Sizden her kim hasta olur veya sefer üzere bulunursa tutamadığı günler adedince sair günler de –tutar-, oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye, bir miskin yemeği –farzdır- Her kim hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır eğer bilirseniz.”  

Bütün ibadetlerden soğutmak için de:
    “Din kalbin temizliği, ruhun selameti ve başkalarının hakkına tecavüz etmemektir. Din sevgidir. Eğer bu mana kalbinde yerleşmişse, artık dinin sana vereceği bir şey yoktur. Senin yeter ki kalbin temiz olsun.
Kur’an-ı Kerimde: “Sana yakın gelinceye değin, rabbine ibadet et” buyurulmuyor mu?
O halde Allah’a ve ahiret gününe dair, kalbinde kat’i bir itikat hasıl olunca, artık ibadete lüzum kalmamış olur” diyerek Müslümanları, dünyaya gönderiliş gayelerinden uzaklaştırmak isterler.
    Öncelikle buradaki “yakîn”den murad, ölümdür, yoksa “Allah’a ve ahiret gününe dair, katî bir iman ve itikat” manasına değildir. “Sana ölüm gelinceye kadar ibadet et” manasınadır.
Çünkü bu emrin muhatabı, Peygamber efendimizdir.
Bütün peygamberler gibi, peygamber efendimiz de, ömrü boyunca ibadet etmiş, hiçbir zaman, ibadetten vareste olmamıştır.
Şayet yakîne, “Allah’a ve Ahiret gününe, kat’i itikat” manasını verecek olursak, “Peygamberler, kalplerinde bu manayı hiçbir zaman tahsil edememiştir” neticesi çıkar ki, bu büyük bir iftira ve büyük bir zulümdür.
Zira bir peygamberin kalbinde, Allah’a ve ahiret gününe dair, en ufak bir şüphe olduğunu söylemek, küfürdür.
O halde “itikadî yakîn gelinceye kadar” manasını vermek çok tehlikelidir.
    Bilfarz ve’t-takdir, bu mana verilmiş olsa dahi, ayeti kerimenin manası “sana yakın gelinceye kadar ibadet et” şeklindedir. Bundan ise, “yakın geldikten sonra artık ibadet etme” manası çıkarılamaz.
Zira bu mana, Mefhum-u muhalefetin, mefhum-u gaye kısmındandır. Usul-u Fıkıh ilminde takarrur etmiştir ki, mefhum-u muhalefet ile istidlal fasittir. Böyle olunca, bu manayı çıkartıp, bununla amel etmek caiz olmaz. 
 
    4- Arapça’nın öğrenilmesine manî olmak.
   
“Muhakkak ki o Kur’an, senin ve kavmin için bir zikirdir ve ondan, yakında sual olunacaksınız”  ayetini okuyarak: “Kur’an, sadece peygamber efendimiz  ve kendi kavmi için bir zikir, bir öğüttür. Öyleyse onun dilini öğrenmeye çalışmak lüzumsuzdur” derler.
    Fakat ayet-i kerimede geçen zikirle murat; “şeref”tir.
Kur’an-ı Kerimi okuyup, anlama ve icabatıyla amel edip, onun hadimi olma şerefi ki, bu şerefe, tabiatıyla ilk olarak, Peygamberimiz ve onun en yakınında olan, kavmi nail olmuştur.
Sonra, bu onlara munhasır kalmamış, onun davetine icabet edip, onun ümmetinden olan her Müslüman, bundan nasibdar olmuştur.
Kur’an-ı kerime hizmet, Cenab-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği çok yüce bir nimet ve büyük bir şereftir. “Bu şereften sen mahrumsun, sen kur’an’a hizmet edemezsin” diye hiç kimseye bir telkinde bulunulmamış, aksine, bu bir seferberliktir denilerek, herkes yapabildiğiyle buyursun meydana denilmiştir.
Hal böyle olunca, bu yüce hizmeti deruhte edip, bu şereften mahrum olmamak, onun dili olan Arapça’yı öğrenmeye bağlıdır.
Kimi öğrenir, kimi öğretir, kimi öğrenen ve öğretene yardım eder veya hiç olmazsa onları sevenlerden olur.
Her nimetin bir de külfeti vardır. Unutulmamalıdır ki yarın muhakkak, bu nimetin, bir de hesabı sorulacaktır.         

incemeseleler.com