KUR’AN-I KERİM ve SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA İSLAM TASAVVUFU ve NAKŞİBENDİ TARİKATI ESASLARI

8- Münazarat

Yayınlanma İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları

BİR MÜNAZARA İÇİN HAZIRLANAN SUALLERE

VERİLEN CEVAPLAR

 

 

 

SUAL 1- Şeyh, kul ile ALLAH arasında vesile ve vasıta olma hakkını nereden elde etmiştir? Bunun kaynağı nedir.

 

 

CEVAP 1- Öncelikle vesile, vasıta ve Şeyh ne demektir? Bunun üzerinde bir mutabakat sağlamak gerekir.

 

Vesile lugatta ve Tasavvuf ıstılahında kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelmektedir. Vasıta ise bir şeye ulaşmak için kullanılan araçtır. Şeyh ise önder anlamına gelmektedir.

 

Hazreti peygamberden (salat ve selam üzerine olsun) bu güne kadar İslam bize iki çeşit alim sınıfı tarafından öğretile gelmiştir. Bunlar tabir olarak Şeriat alimleri ve Tarikat mürşitleridir. Zamanımıza kadar birincilere ulema ikincilere ise meşayih denilmiştir. Tarikat, Şeriatin hale intikali, pratik uygulaması olduğu için, başka bir deyişle Şeriatsiz Tarikat olamayacağı için, şeyhlerin ve Mürşitlerin öncelikle Şeriat alimi olmaları da şarttır.

 

Nasıl ki bir insan kendi kendine doktor, eczacı, mühendis olamıyor ve ancak bu işte ehil olan kişilerden bu ilimlerle ilgili bilgileri tahsil etmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda kişinin amacı doktor olmaktır. Kendisini amacına ulaştırmak için kullandığı ders kitapları ve üstadlığını kabul ettiği öğretmenleri bu bağlamda , kendisiyle başka bir şeye yaklaşılan veya amaca ulaşabilmek için kullanılan araç konumundadır. Bu durumda kişinin amacına ulaşabilmesi öncelikle kendi kabiliyetine daha sonra ders kitaplarına ve öğretmenlerine bağlıdır.Bu durumda o öğretmenler ve öğretmenlerin tavsiye ettiği ders kitapları o kişinin öğrenmesine, yetişmesine vesile ve vasıta olmaktadırlar.

 

Olaya bu açıdan yaklaşmamız gerekmektedir. Şimdi kendi kendimize şöyle bir soru soralım. Acaba kim kendi kendine hocasız, okulsuz, ilahiyatsız ve diplomasız bir din alimi veya tarikat şeyhi olabilir? Elbette ki olamaz. Mutlaka bu bilgileri öğrenebilmek için bir alime ve o alimin ders programına uyulması şarttır. Tüm bu örneklemelerde, yapılan işler hep bir amaca ulaşmak içindir. Burada kişinin amacına ulaşmak için seçtiği üstadına, sen buna ister şeyh de, ister imam de, ister hoca de, ister öğretmen de, ne dersen de farketmez yapılan işler aynıdır. Böyle olunca da o kişi o şahsın ilim öğrenmesine, yani dinini öğrenmesine vesile ve vasıta olur. Çünkü ALLAH teala hazretleri Maide Suresinin 35. ayetinde mealan şöyle buyurmaktadır " Ey iman edenler! Allah'dan korkun. Ve ona yaklaşmaya vesile arayın..." Burada özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan bir tanesi de Cenab-ı Allah inananlardan kendisine yakınlaşmalarını ve bunun için vesileler aranmasını emretmektedir. Bu ayetin daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

İbni Kesir: Vesile, kendisiyle maksadın elde edilmesine ulaşılan şeydir.

 

Elmalı: Sadece iman etmekle kalmayıp, bütün sebeplere sarılarak ve bütün fırsatlardan istifade ederek Allah’ın rızasını elde etmeye çalışın.

 

İ.H.Bursevi:”O’na yaklaşmaya”, O’nun vereceği mükafatları elde etmek ve O’na yaklaşmak için kendinize “vesile arayın.” Salih ameller yapmak suretiyle O’na yakınlaşmanın çaresine bakın.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: Bu mübarek ayetler, müminler için vesilei felah olan tariki gösteriyor.

 

Mevdudi:Allah’ın yakınlığı ve razılığını kazanmanıza yardım edecek her türlü aracın peşinde koşun.

 

Burada tefsirlerden de çok rahat anlaşıldığı gibi Allah iman eden kullarından kendisine yaklaşmalarını emrediyor. Bu yakınlığın gerçekleşmesi içinde vesileler aranmasını emrediyor. Bu ayette ki vesilenin manası umumidir. Bu bir şeyh efendi de olabilir, kişinin anne babası da olabilir, herhangi bir salih amelde olabilir. Ayrıca o zatlar böyle bir yakınlaşmanın olması için, kişinin kendisinin tercih ettiği bir öğretmen, bir terbiyeci ve bir yol gösterici kılavuz vazifesi görmektedirler. Zaten asıl olanda budur. Hiç bir beşer bunun ötesine geçemez. Hem sonra alimlik ve mürşitlik ucu Rasullerin Seyyidine dayanan bir eğitim ile mümkündür. Mürşidi Kamil dediğimiz bu insanların olacağını Allah Teala Secde Suresinin 24. Ayetinde bizlere haber vermektedir "Onlardan, sabrettikleri için sizlere doğru yolu gösteren önderler yetişdirdik. Onlar ayetlerimizide yakinen biliyorlardı. " Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: ( İşte ey hatemül enbiya!... Senin ümmetin arasındada öyle metaneti itikadiyeye bihakkın sahip, başkaları içinde birer rehberi hidayet olmak kabiliyetini haiz zatlar bulunacaktır.)

 

İbn Kesir: ( Allah’ın emirlerine sabrettikleri, yasaklarını terkettikleri, elçilerini doğruladıkları ve elçilerinin kendilerine getirdiklerine uydukları içindir ki onlardan; Allah’ın emriyle hakka ileten, hayra davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten meneden imamlar bulunmuştur. Alimlerden birisi şöyle diyor: Sabr ve yakin ile dinde imamete ulaşılır.) “

 

İsmail Hakkı Bursevi: Gerçekten Allah, İsrailoğullarından yol gösteren önderler kıldığı gibi bu ümmetten de aynı şekilde kıymetli liderler kılmış, hatta her yönüyle onları hepsinden üstün tutmuştur.

 

Burada tefsirlerden de açıkça görüldüğü üzere halkı hakka irşad eden, Allahın rızasına yönlendiren, kulun Rabbine yaklaşmasına vesile ve vasıta olacak böyle kamil insanlar kıyamete kadar bizden önceki ümmetlerde olduğu gibi bu ümmetin içerisinde de var olacaktır. Allah Teala hazretleri de yüce kitabında bunu açıkça bizlere bildirmektedir.

 

Bu mürşidi kamiller Kur'an ve Sünnete sımsıkı sarılmış insanlardır. Bütün insanları da bu yola davet etmekte ve bununla da mükelleftirler. İnsanlara Allahın emir ve yasaklarını anlatır ve kulun Allaha itaatkar bir hale, yani yaratılış gayesine uymaya davet ederler. Allah Teala hazretleri Fecr Suresinin 28. ayetinde mealen " Razı olarak ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön . " buyurduğu için ALLAH'tan razı olmaya O'na isyan etmemeye davet ederler. Bu davet mutlak bir şekilde insanların yararınadır.

 

Yine insanlara Allah Rasulüne tabi olamayı telkin ederler. Çünkü Allah Teala Al-i İmran Suresinin 31 ayetinde mealen şöyle ferman etmektedir " De ki "Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana tabi olunki: ALLAH'da sizi sevsin ve günahlarınızıda affetsin..." Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: (Bu ayeti kerime Cenab-ı Hakka itaat ve muhabbetin ve onun rahmet ve mağfiretine nailiyetin ancak Onun muhterem peygamberine ittiba suretiyle tehakkuk ve tecelli edeceğini göstermektedir.)

 

Elmalı: (Allah’ü tealaya giden yol, Rasulullah’ı tanımak ve O’na tam manası ile bağlanmaktan geçer. Allah’ı hakikaten sevmek; O’nun emirlerini aynen yerine getiren, yasaklarına son derece riayet eden peygamberlerinin yolundan gitmekle mümkündür. Bu bakımdan, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin ahlakını, Hareket tarzını, ibadetlerini iyiden iyiye öğrenip tatbik etmek ve O’na tam anlamı ile itaat etmek, Allah’ü tealayı sevmenin ve Onun rızasını kazanmanın en çıkar yoludur. Müslüman olarak böyle bir teslimiyet vazifemizdir.)

 

İbn Kesir: ( Bu ayetin, hükmüne göre, Allah’ı sevdiğini iddia ettiği halde Hz. Muhammed’in yolunda olmayan kişi her sözünde, halinde Hz. Muhammed’in yoluna ve O’nun getirdiği hak dine uymadığı sürece bu davasında yalancıdır. Bilgin ve Bilge kişilerin : Mühim senin sevmen değil, sevilmendir. dediği gibi bu ikinci yani Allah’ın sizi sevmesi elbette daha büyük ve önemlidir. )

 

Seyyid Kutub: ( Şüphe yokki, Allah’ı sevmek kuru laflarla olmaz. Vicdani bir aşklada gerçekleşmez. Bu dava sadece Allah’ın Rasulüne tabi olmak, O’nun hidayeti üzere yaşamak ve hayatta O’nun nizamını gerçekleştirmek suretiyle olur.)

 

İsmail Hakkı Bursevi: Ben Allah’ın elçisiyim. Sizi O’na çağırıyorum. Eğer onu seviyorsanız, O’nun dininde beni örnek alın ve bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve sizden razı olsun.

 

Burada ayeti kerimenin mealinde ve tefsirlerinde görüldüğü üzere onların bu irşadları olmasa şu asrımızda Allah Rasulüne tabi olmak kimin aklına gelir ki? Bu ayet hükmünce Resulullaha tabi olanlara Allah Teala rızasını vadediyor. Oysaki Allah’ın peygamberi şu an aramızda yoktur, o halde kendisine nasıl tabi olacağız? Sünneti hayatlarında tatbik etmekte olan işte bu mürşidi kamiller insanların Allah’ın peygamberine de tabi olmalarına vesile ve vasıtadır. Buda mutlak bir surette insanların menfaatinedir. O Allahki mutlak vaadinde durandır.

 

Yine insanlara bunun tam aksi olan bir davranıştan uzak durmalarını tavsiye ederler. Çünkü Allah Teala hazretleri Al-i İmran Suresinin 32. ayetinde mealen şöyle emretmekte ve aynı zamanda bizlere Allah Rasulüne tabi olmamanın hükmünü bildirmektedir " De ki ALLAH'a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilinki, ALLAH kafirleri sevmez. " Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen : ( Bu ayeti kerimede Allah tealaya ve resuli zişana itaatin lüzumunu, ademi itaatin ise küfri mucip olup muhabbeti ilahiyeden ebediyen mahrumiyeti mucip olacağını bildirmektedir.)

 

Elmalı: ( Dinin özü, itaat ve teslimiyyette toplanır. Allah’ü tealanın peygamberleri vasıtasıyla tebliğ buyurmuş olduğu ahkama ve hakikatlere ne derece itaat ve bağlılık olursa, imanda ve Allah’ü Tealaya yakınlikta o derece büyük mesafe katedilmiş olur. Müminlere yaraşan, Allah’ü teala ve Rasülünün emirlerine elden geldiği ölçüde uymak, yasak ettiklerinden kaçınmaktır.)

 

İbn Kesir: ( Buda dalalet ediyorki; davranışlarında Rasulullah (s.a.)a zıt hareket etmek küfürdür. Bu vasıfta olanlar her ne kadar kendini Allah’ı seviyor ve O’na yakınlaşıyor zannetsede-peygamberlerin sonuncusu, cinler ve insanlar alemine Allah’ın elçisi, ümmi peygamber Hz. Muhammed’e uyuncaya kadar Allah Kat’iyyen sevmeyecektir. )

 

Seyyid Kutub: ( Ayeti kerime, emr-i ilahiyeye muhalefet edenin küfre gireceğine delalet eder. Böyle bir sıfatla malül olanında Allah tarafından sevilmeyeceğini ifade eder. Her nekadar o, kendi kendine Allah’ı sevdiğini iddia etse dahi, durumu işte budur. )

İsmail Hakkı Bursevi: Her kim, Allah’ı sevdiğini iddia eder de, peygamberin yoluna aykırı hareketlerde bulunursa, Kur’an nassıyla o kimse yalancıdır.

 

İşte bu ayet hükmünce diğer düşünce ve fikriyattan uzak durmalarını telkin ederek inananların batıldan uzaklaşmalarına da vesile ve vasıtadırlar. insanları hak ve hakikat yolu olan KUR'AN ve SÜNNET'e icabet etmeyi ondan santim bile ayrılmamayı nasihat ederler. Çünkü din nasihattir! Şimdi kim bunun İslam dinine aykırı bir yönü olduğunu iddia edebilir ki?

 

Bu bağlamda şeyhlerin vesile ve vasıtalığı işte bu Kuran ayetlerine dayanmaktadır. Aslında bu ayetleri çoğaltmakta mümkün, ancak bu kadarının yeterli olacağı kanısındayız.

 

SUAL 2- Şeriatte Kitap ve Sünnete uymak emredilmiştir. Kitap ve Sünnette açıkça belirtilmeyen hususlarda herhangi bir müctehidin görüşüne uymak yeterlidir. Çünki ALLAH'ü tela hazretleri "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” NAHL/ 43" buyurmuştur bir şeyh aramayı emreden şer-i delil nerede vardır?

 

 

CEVAP 2-Öncelikle bir önceki soruda şeyh kelimesini uzun uzadıya anlatmış, bu arada şeyh efendinin görevini de açıklamıştık. Aslında sorduğunuz sorunun içerisinde kendi cevabı da bulunmaktadır (Nahl/43). Nasıl mı? Bir önceki soruda tefsirlerini de incelediğimiz Maide/35 ayeti kerimede Allah “O’na yaklaşmaya vesile arayın” buyurmaktaydı. Şeyhlerin bu bağlamdaki vesileliğinin çok yönlü olduğunu da ayetlerle ispat etmiştik. Şimdi Allahla yakınlık kurmak isteyen bir inanan elbette Nahl/43’te olduğu gibi bilmediği için bildiğine inandığı birisine uymak zorundadır.

 

Tabi burada öncelikle kişinin hedefi çok önemli. Üstad olarak kabul ettiğiniz İbni Teymiye ve İmam Şevkani Allaha yakınlaşmak ve O’nun la dost olmak hakkında bakalım neler söylemiş.

 

İnbi Teymiye:Allah dostları, iki mertebededirler: Allah’a (c.c.) yakın olan öne geçenler ve sağcı olup orta yolu takip eden ebrar, yani itaatkarlar. Allah’u Teala onları kitabının bir çok yerinde –Vakıa suresinin başında ve sonunda, İnsan, Muttafin ve Fatır surelerinde zikretmiştir.

 Nefsine zulmeden kimse; günahı üzerinde ısrar eden günahkar kimsedir. Orta yolu takip eden kimse; farzları eda eden, haramlardan kaçınandır. Hayırlarda öne geçen ise; bu ayeti kerimelerde geçtiği gibi hem farzı ve nafileyi eda eden, hem de haram ve mekruhlardan kaçınan kimsedir.

 Sonra Allahu Teala mümin dostları arasındaki üstünlüğü zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

 “Bak! Nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette ahiret dereceler bakımından daha büyüktür. O’nun fazileti de daha büyüktür.” (İsra:17/21)

 

İmam Şevkani:Allah (c.c.) sevgisinin doğrulanmasını Rasulü’ne tabi olmaya bağlamış, O’na tabi olmayı da Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmaya vesile kılmıştır.

 Velayette en üst makama ulaşsa bile bir velinin yapması gereken şey; Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, bütün davranış ve sözlerini bu temiz şeriatin ölçüsüyle ölçerek herhangi bir işinde şeriat sınırından çıkmamak üzere sabit durmaktır.

 Kul Allahu Teala’ya nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Allahu Teala onu sever. Allahu Teala kulunu sevince, artık onun işten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.

 Ashab-ı Kiram Allahu Tealanın en üstün, en keremli, mertebe bakımından en yüce velileridirler. Onlar Allahu Tealanın Kitabı ve Rasulü (s.a.v.)’nün sünnetiyle amel eden kimselerdir. Onlardan sonra gelenlerden kendisine evliya denilen kim olursa olsun, Rasulullah (s.a.v.) tabi olmadıkça, onun hidayetiyle hidayete ulaşmadıkça, sözlerinde ve hareketlerinde O’na uymadıkça Allah (c.c.) dostu değildir.

 Veli, farzları eda edip yasaklardan sakınarak, nafileleri işleyip Allah’ın zikrini artırarak Rabbına yakınlığını artırdıkça, Allahu Teala’da ona sevgisini, kendisine küçük büyük bütün hayır kapılarını açar.

 İnsanlardan niceleri vardır ki, ya dünya işleriyle meşgul olarak ya da başka bir hususu düşünür bir vaziyette Allah (c.c.)’ya ibadet ettiği için kendisinde nu huşu mertebesinden bir şey, ne kalp huzurundan bir nasip, ne de murakabeden bir parça hasıl olabilir. Öylesi de vardır ki; Allahu Teala ona ihsanı nasip etmiş ve Rahman’a ibadet için göğsünü açmıştır.

 Bu hususta Allah dostlarının, kendilerinden başkasının ortak olamayacağı ve katılamayacağı bu meziyetlerden dolayı kuvvetli bir himmet ve muvaffakiyetleri vardır.

 Kim Allah (c.c.)’nun genel fazlından ve toplu ikramından ayırıp, onlara fazladan ihsan ettiği şeyi inkar ederse. Bu o kimsenin bilmediği şeyi inkar etmesi, anlamadığı şeyden hoşlanmamasıyla beraber şeriat ilmindeki bilgisizliğinden dolayıdır. Allah’ım sen mağfiret eyle!

 

İşte insanın hedefi evliyaullah olabilmekse, kendisine bu konuda rehberlik edecek bir mürşidi “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” NAHL/ 43", “O’na yaklaşmaya vesile arayın” Maide/35” ayetlerinin hükmü gereği arayıp bulmak zorundadır.

 

Eğer kişinin yalnızca hedefi Kur’an ve Sünneti öğrenmekse. (Daha öncede belirttiğimiz gibi bir insanın şeyh olabilmesi için Kur’an ve Sünneti çok iyi bilen bir alim olması da gerekir) Kişinin kendisine dinini Kur’an ve Sünneti öğretecek bir şeyh bulması zorunludur. Zariyat suresinin 56. ayetinde mealen " Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım " buyuran Allah Tealaya kul ve halife olmak ancak dini mübini iyi bilip hayata tatbik etmekle olur. Dini iyi bilmekte ancak ilim ile mümkündür . Buda ancak bir alime bir şeyhe tabi olmakla mümkün olur. Hele şu fitne devri olan asrımızda ilim ve alim daha büyük bir önem kazanmaktadır şimdi aşağıda bulunan İmam Buhari ve İmam Müslim gibi iki büyük muhaddisin üzerinde sahih olduğuna dair ittifak ettikleri hadisi şerifleri iyice tetkik et.

 

Hz Enes RA'den rivayet edildiğine göre Hz MUHAMMED (SAV) efendimiz buyurdularki. - İlmin kaldırılması, cehaletin kökleşmesi, şarabın içilmesi ve zinanın açıktan yapılması kıyamet alametlerindendir .(El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 271 hadis no 1709)

 

Ebu Musa RA hazretlerinde rivayet edildiğine göre HZ MUHAMMED (SAV) efendimiz buyurdularki. - Kıyametin kopmasından önce öyle günler vardırki, ogünlerde ilim kaldırılır, o günlerde cehalet yeryüzüne iner ve kaplar ve o günlerde herc çoğalır. Herc adam öldürmektir. (El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 271 hadis no 1710)

 

Ebu Hureyre RA hazretlerinden rivayetedildiğine göre Hz MUHAMMED (SAV) efendimiz buyurdularki. - Kıyamet yaklaşır; ameller noksanlaşır, kalplere cimrilik konulur. Fitneler ortaya çıkar, herc çoğalır.Ashab-ı kiram efendilerimiz- Yarasulallah herc dediğiniz hangi şeydir? diye sordular.SAV- Adam öldürmektir, adam öldürmektir, buyurdu. (El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 272 hadis no 1711)

 

Abdullah ibni Amr ibni El-As RA hazretlerinden rivayet edildiğine göre Hz MUHAMMED (sav) efendimiz buyurdularki. - Şüphesiz ALLAH, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, alimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihayet hiçbir alim bırakmayınca insanlar cahil kişileri başkan edineceklerdir.Bunlara meseleler sorulacak Onlarda bilgileri olmadığı halde fetva verecekler.Bu suretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hemde halkı sapıtırlar. (El-lulu-u velmercan cilt 3 sahife 272 hadis no 1712)

 

 İşte yukarıda bulunan hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere kıyamet alametlerinden bir taneside ilmin ortadan kalkışı, bununda alimlerin azlığından olacağını peygamber efendimiz bizlere haber veriyor. Dolayısıyla ilim öğrenebilmek için alimleri aramak her müslümanın başlıca vazifesidir. İlim ÇİN'de dahi olsa gidip almamız emrediliyor. İlim bakkallarda satılan bir şey olsaydı o zaman alimlere hiç gerek kalmazdı, ilim bakkallarda da satılmadığına göre alimi arayıp bulmak tüm müslümanların ortak karakterlerinden sadece bir tanesidir. (Böyle bir durumda yakin ilmini, evliyalık ilmini bilen bir şeyh efendiyi arayıp bulmak dinende gerekmez mi?)

 

Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " İstediğine hikmeti verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu ancak öz sahipleri anlar." (Bakara/269)" Bu ayetin daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: ( Allah teala kullarından (dilediğine) güzel amele muaaddi olan ilim verir, hakayikı eşyaya vukuf verir. Evamiri ilahiyenin faidelerini, gayelerini anlayabilmek istidadını verir, fekahat ve fazilet ihsan buyurur. Temiz düşünüşe, münevver bir ruha malik bulunan zatlar anlarlar. Bunun bir muazzam mevhibe-i ilahiye olduğunu takdir ederek vazifei ubudiyetlerini kemali şevk ile, bir latif hissi şükran ile ifaya çalışır dururlar. Ne büyük muvaffakiyet. )

 

Elmalı: ( Hikmet, birdefa kime verilirse, kendisine “hayr-ı kesir"lutfedilmiş olur. Hayr-ı kesir, en kısa anlatım ile insanoğluna Allah!ü tealanın vermiş olduğu en büyük ihsan ve mükafat demektir. (ayrıca hikmet) Dünya ve ahirete yarayan ilimle, ihlas ile ve sadece Allah’ın rızası kazanılmak maksadı ile yapılan amel-i salihtir.)

 

İbn Kesir: ( Hikmetten murad ya bilgidir veya doğru fiildir. Mukatilden rivayet edilirki, o Kur’an’daki hikmetin dört şekilde tefsir edildiğini söylemiştir: Birincisi Kur’an’daki öğütlerdir. İkincisi, Hikmet ilim ve anlayış manasınadır. Üçüncüsü; hikmet nübüvvet anlamınadır. Dördüncüsü; harika sırlar ihtiva eden Kur’an anlamına gelen hikmettir.)

 

Seyyid Kutub: (Hikmet sayesinde her şeyin ortası ve normali bilinir. Vakıaların sebepleri ve neticeleri keşfedilir... Hikmet verilen kişiye nurani basiret bahşedilmiştirki onunla hareket ve fiillerinde isabetli ve doğru kararlar verir... Bunun içindirki hikmette pek çok hayır gizlidir. )“

 

İşte ayeti kerimenin tefsirlerini ve mealini okuduktan sonra Allah tealadan hangi mümin hikmeti istemez ki? Böyle olunca da sizin delilinize göre hikmeti bilen birini aramak gerekmez mi? Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Bütün gece secde ederek ve ayakta yalvaran, ahiret azabından sakınan, Rabbinin rahmetini uman ile. De ki:"Bilenlerle bilmeyenler, hiç bir olur mu? Hiç şüphesiz ancak akıl sahipleri idrak edip anlar. "(Zümer/9) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " O mü'min zat ki (gece saatlerinde) uyanık bulunarak ibadete (müdavimdir) meşakketlere tahammül eder, riyadan ari olarak kemal-i samimiyetle zevk-i ibadete dalar, ubudiyet vazifelerini ifaya çalışır, namaz gibi ulvi bir ibadeti ifaya devamda bulunur, ahirette cennete girmesini ve cemali ilahiyi müşahade şerefine nailiyetini temennide bulunur. Artık böyle bir zat ile küfr ve isyana müptela bir şahıs müsavi olabilirmi?... Elbette olamaz. El gıpte öyle halis, abit mü'minlerin ahvaline."

 

Seyyid Kutub: " Şeffaf ve ince bir portre. Boyun büküş, itaat ve secdede, kıyamda hakka yöneliş. Ve bu ince hassasiyet, ahiretten korkma, Rabbinin rahmetini umma, basireti açan bir berraklık. Bunlar kalbe müşahade, vuslat ve ilahi menbadan feyizlenme vasfını kazandırır... (De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olurmu?) Gerçek ilim, marifettir. Marifetse hakkı idrak etmektir. Bu idrak basireti açar ve kainat içindeki sabit hakikatlerle temas etmeyi sağlar. İlim, zihne doldurulan, kainatın büyük gerçeklerine ulaştırmayan ve maddiyyatın kabuğunu aşamayan bilgi kırıntıları değildir. İşte budur gerçek ilme ve nurlu marifete giden yol. İşte O Hak tealaya boyun bükmek, hassas kalbe sahip olmak, ahiretten korkmak, Allah'ın rahmet ve keremini beklemek, korku ve ürperti içinde Allah'ı murakabe eylemek. İşte yol budur. Böylece insan, özü bilir ve tanır, gördüklerinin ve denediklerinin gerisindeki gerisinde sabit büyük gerçeklere inebilir... Ancak kavrayan, açık ve müdrik kalbe sahip olanlar maddi varlıkların gerisindeki gerçekleri hakkıyla bilebilir. "

 

İşte bu mübarek ayeti kerimenin hem mealinden hem de tefsirlerinden kısaca anlaşıldığı üzere Hak teala ve tekaddes hazretleri bizlerin ona birer muti kul olarak O nun ahiretteki azabından korkarak ondan mağfiret talebeden abid kullarından olmamızı istiyor ve bunun idrakine varanla varmayan hiç bir olur mu? Seyyid Kutub’un dediği gibi “Gerçek ilim marifettir.” Sizin delilinize göre konusu marifet olan Tasavvufun öğreticisi konumundaki bir şeyhi aramak gerekmez mi? Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Deki: Ey inanan kullarım! Rabbinizin azabından sakının."(Zümer/10) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

İbn Kesir: " Allah teala, inanan kullarına devamlı Allah'a itaat ve Allah korkusu üzere olmalarını emrediyor, Bu dünyada güzel amel işleyenlere hem dünyalarında hemde ahiretlerinde iyilik vardır. Evzai derki: Onlara ölçü ile , tartı ile verilmeyecek, onlara avuç avuç verilecektir. "

 

Seyyid Kutub: " Takva, kalbdeki hassasiyettir, sakınma ve huşu, emel ve ümit içinde Allah'a yönelmektir, O'nun hışım ve hoşnutluğuna dikkat ve titizlikle takip etmektir."

 

Ömer Nasuhi Bilmen: "Bu mübarek ayetler... Hüsrana uğrayanlarında kimlerden ibaret bulunduğunu ve onların nasıl müthiş, ateşin azaplara, felaketlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır." bu ayetin tefsirlerinden anlaşıldığı üzere ALLAH teala Ondan korkmamızı ve azabından sakınmamızı istiyor yine bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Kulları içinde ALLAH'tan hakkıyla alimler korkar. "(Fatır/28) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Seyyid Kutub: " Bu esrarla dolu kainat kitabını ancak alimler layıkıyle okuyup, satırları altındaki gizli manaları düşünebilirler. Dolayısıylede Allah'ı hakiki olarak tanıyabilirler. O bilginler Allah'ı sanat eserleriyle tanırlar, kudret eserleriyle bilirler. Bunun için ondan hakkıyle haşyet eder, hakkıyle korkar ve O'na bihakkın ibadet ederler... Kalbe his, duygu ve dinamizm vermiş ilme sahip bilginler ancak bunları idrak edebilirler."

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " Çünki onlar bu kainatı bir nazar-ı dikkatle temaşa ederler, onların yaradılışındaki letaifi hikmete idrake, mülahazaya muvaffak olurlar..."

 

İbn Kesir: " Allah'tan ancak bilgin ve alim kulları gerektiği gibi korkarlar. Çünkü güzel isimlerle ve mükemmel sıfatlarla nitelenen Alim, Kadir, ve azim olan Allah'ın azameti ne kadar daha mükemmel bir bilgiyle bilinirse, ondan korkup ürpermekte daha muazzam ve daha fazla olur. " bir önceki ayeti kerime ile Allah teala kendisinden korkmamızı emrediyordu bu ayetin hem mealinden hem de tefsirlerinden anlaşıldığı üzere bu korkuyu kimlerden öğreneceğimizi  ALLAH teala bizlere bildirmektedir bu şekilde bir kul olanlara ise, bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmuştur " İşte ALLAH'ın dostlarına ne korkusu, nede üzüntüsü vardır. Onlarki inanırlar ve sakınarak kendilerini korurlar. "(Yunus/62-63) Bu ayetlerinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " Bu mübarek ayetler, Allah Teala'nın velileri için, yani: Mü'min ve muttaki olan kulları için bir korku, bir keder bulunmadığını tebşir etmektedir. Onların dünyadada, ahirettede teveccühe nail, en büyük bir necata mazhar olacaklarını beyan buyurmaktadır. Cenab-ı Hak'ın velileri ise o zatlardırki, onlar bütün dini hükümleri kabul ve tasdik eylemişlerdir. Kendilerinden kaçınılması dinen icabeden şeylerden, gayrı meşru hareketlerden çekinerek temiz, nezihane bir halde yaşamakta bulunmuşlardır. İşte o zatlar, birer veliyyullahtır. İşte o zatların istikballeri böyle müemmendir."

 

Elmalı:" Allah'ın dostları için hiç bir korku yoktur. Onlar üzülmezlerde. Allah'ü Teala'dan korkar, O'na bağlanıp dayanan kimse için artık korku yoktur. Çünki Allah korkusu, her korkunun üzerindedir. Sadece O'ndan korkan kimse için, artık başkasından korkmak sözkonusu değildir. Allah dostları öyle kimselerdirki, onlar, itaatla Allah'a dostluk eder, Allah'ü teala ise, keramet ihsan ederek onlarla dosluk eder. İşte böyle kimselerin kalbinde sadece Allah korkusu vardır. Bunlar başka hiç kimseden korkmazlar ve üzülmezler. O Allah dostları, iman eden ve Allah'ü tealanın emirlerine ençok bağlananlardır. Allah'ü tealanın rızasına muhalif bir harekette bulunmamak için azami gayreti sarfederler, her türlü şüpheli şeylerden kaçınırlar. Allah'ü tealanın emir ve yasaklarına azami bir gayretle dikkat eder, emirleri tutup yasaklardan kaçınırlar."

 

İbn Kesir: " Allah Teala haber veriyorki, O'nun dostlarıki onlar Rabblarınında açıkladığı gibi iman edenler ve sakınanlardır ve her kim muttaki ise; Allah'ın dostudur onlara ilerde karşılarına çıkacak olan kıyametin korkularından hiç bir korku yoktur. Ve onlar, dünyada arkalarında bıraktıklarına mahzunda olacak değillerdir. Abdullah İbn Mes'ud, İbn Abbas ve seleften bir çokları derlerki: Allah'ın dosları; görüldükleri zaman Allah'ın hatırlandığı, anıldığı kimselerdir.Bu mana, merfu'bir hadiste şöyle ifade edilir: Bezzar derki: Bize Ali İbn Harb er-Razi'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Bir adam: Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın dostları kimlerdir? diye sormuştu, şöyle buyurdu: Görüldüklerinde Allah'ın hatırlandığı kimselerdir. Bezzar bu hadisin Said'den mürsel olarakda rivayet edildiğini söyler. Kelamcılar dedilerki: Allah'ın velisi; delile dayalı olarak gelmiş olan sahih inançlara bağlanıp şeriatte varid olduğu şekilde salih amelleri işleyenlerdir. İşte bu ayette (onlarki inanmışlar ve takvaya ermişlerdir) buyruğuda buna işaret etmektedir. İbn Teymiyye merhum derki: Allah'ın velileri iki tabakadır. Birisi Sabikun ve Mukarrebun (önden gidenler ve Allah'a yaklaştırılmış olanlar) dır. Diğeride iktisat yapan sağcılardır. Allah Teala Kitab-ı Kerim'inin birçok yerinde bunlardan bahsetmişlerdir. İyiler sağcılardır. Bunlar farzları ifa ederek Allah'a yaklaşırlar ve Allah'ın emrettiklerini yapar, haram kıldıklarını terkederler. Sabikun ve Mukarrebun zümresinden olanlar ise; farzlardan sonra nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşırlar. Hem vacipleri hemde müstehapları ifa ederler. Hem haramları hemde mekruhları terkederler. Onlar, bütün sevgileriyle güçleri yettikçe Allah'a yaklaştıkları zaman, Allah'da onları tam olarak sever. Nitekim kudsi hadiste; kul, bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder ve nihayet Ben onu mutlak manada severim buyuruluyor."

 

Seyyid Kutub: " Nasıl olurda korkarlar Allah'ın dostları?... Neden üzülsün onlar?... Allah onlarla beraber... Böyle. Her işte ve her harekette birlikte onlarla. Öyleyse daha neden korkacaklar?... Onlar Allah'ın dostlarıdırlar. O'na inanırlar ve O'ndan sakınırlar. Gizli açık herzaman O'nun murakabesi altındadırlar. Öyleyse neden korkacaklar, niye üzülecekler?... Onlar Allah'a bağlanmışlardır. Çünkü O'nun dostlarıdırlar. Neye üzülsünlerve niçin korksunlar, çünkü dünya hayatındada ahiret hayatındada müjdelenmişlerdir onlar. Hem bu değişmeyen hakiki vaattir. Ve Allah'ın kelimelerini değiştirecek yoktur asla." gerek ayeti kerime mealleri ve gerekse tefsirlerinde de görüldüğü üzere Allah teala hazretleri bizlere o alim zatların kendisinin dostu olduğunu bildirmektedir. Şimdi kim Allah teala hazretleriyle dost olmak istemez ki? Kim O nun dostlarıyla dost olmak istemez ki? Böyle bir durumda konusu O na dostluğun yolunu öğreten Tasavvuf ilminin öğreticisi konumundaki bir şeyhi aramak gerekmezmi? Başka bir ayeti kerimede ise mealen " Dünya hayatındada ahirettede onlara müjde vardır. ALLAH'ın sözlerinde değişiklik olmaz. işte en büyük kazanç budur."(Yunus/64) buyurulan bu ayetle de onları iyi bir ecirle müjdelemektedir, şimdi kim bu müjdelere muhatab olmak istemezki? işte bu müjdelere kavuşmak için ve O nun razı olduğu kul olabilmek için KUR'AN ve SÜNNET'i iyi bilen ve hayatına tatbik eden alimleri şeyhleri bularak ilim öğrenmek tüm müslümanların başlıca vazifesidir. Şimdi okuyacağımız ayeti kerimenin evveli her ne kadar anne baba hukuku ile ilgili olsa dahi ayetin bu kısmı umumu içerir. Ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır “ Bana yönelen kimseye uy...” (Lokman/15) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: ( Ehli tevhidin, abit ve zahit kulların izlerini takip et, başkalrını taklitte bulunma.)

 

Burada da açıkça belirtildiği üzere Ona yönelen kimseye uymamız emredilmektedir. Bu konudaki ayet ve hadis-i şerifleri çoğaltmak mümkünse de bu kadarının kifayet edeceği kanısındayım. Çünkü sözlerden birisi ALLAH tealanın kelamı diğeri ise Rasulünün sözüdür. Zaten bu sözlerin üzerinde söz söylemeye de hiç bir beşerin gücüde yetmez.

 

İşte bunca delil gereğidir ki. Dinini öğrenmek isteyen herkes, Allah’a yakınlaşmak isteyen herkes, Marifet ilmini öğrenmek isteyen herkes, İhsan derecesine ulaşmak isteyen ve kısaca Allah’ın evliyası olmak isteyen herkes, bu meselelerin metodize edildiği Tasavvuf ilminin öğreticisi konumundaki bir şeyh efendiyi hem sizin delil olarak getirdiğiniz ayetle ve hem de bizim delil olarak getirdiğimiz ayetler gereği, kendi selameti için arayıp bulmak zorundadır.

 

 

SUAL 3- Burada kastedilen manevi yolla ne kastediliyor? Maksat kitap ve sünnete uymaksa neden " Kitap ve Sünneti iyi bilen bir şeyh denilmiyor? Yoksa kastedilen manevi yol bunlardan ayrı bir şeymidir?

 

 

CEVAP 3- Burada anlaşıldığını zannettiğim ama ısrarla anlamak istemediğiniz şeyh kelimesinin konumunu tekraren gözden geçirelim. Bir zatın mürşid-i kamil olabilmesi için öncelikle kitap ve sünneti çok iyi bilen ve hayatında da uygulan bir alim olması gerekiyor, yok eğer bilmiyorsa zaten şeyh olamadığı gibi öyle birine şeyh denmezde.

 

Bütün İslami ilim dallarının kendilerine has terimleri bulunmaktadır. Manevi yol ise Tasavvuf ilmine ait, tamamen kişinin iç alemi ve ruh haliyle ilgili bir terimdir. Bu açıdan olaya yaklaşılınca bu öyle büyütülecek bir şey de değildir. Ama yinede konuya kısaca değinmekte fayda vardır. Bir önceki soruda evliyalıktan, Allah’a yakınlaşmaktan, Allah’la dost olmaktan ve Marifetullah ilminden bahsetmiştik. Kişinin hedefi böyle bir şey olunca kendisinden tam olarak istifade edeceği, kendisini hedefine ulaştıracak gerçek bir rehbere ihtiyacı vardır. Bunu da zaten isbat etmiştik. Tarihin derinliklerine bir göz atacak olursak, peygamber efendimizin sağlığında ve vefatından sonra sahte peygamberler ortaya çıkmıştır. O devrin insanlarının bir kısmı bunlara inanmış, sahabe-i kiram efendilerimiz ise bunlarla mücadele etmiştir. İşte maalesef günümüze değin bir çok sahte şeyh vakası olmuş insanlar aldatılmış ve dinleriyle oynanmıştır. Bu sahte şeyhlerle de mücadele etmek gerçek şeyhlerin görevi olmuştur. İşte gerçek şeyhler meraklılarına yaptıkları bu tür telkinlerle onların dikkatlerini çekip duygu ve düşüncelerinin istismar edilmesini engellemeye çalışmışlardır. Bu nedenle de Manevi yolları iyi bilen bir şeyh denilmektedir. Başka bir deyişle manevi yoldan kasıt, bu yola suluk eden kişi Allah’a olan ibadetlerini artırır. İşte bu ibadetleri yaparken nasıl bir haleti ruhiye meydana gelir, o anlarda nefis ve şeytan insana neleri telkin eder, bunları ancak yaşayanlar bilir. İşte o alimlerimizde bunu dikkate alarak amelleri ikiye ayırmışlar yani şekli ve ruhi olarak. işte manevi yollar amellerin bu ikinci kısmındaki halleri içerir. Bunu da ancak az öncede belirttiğimiz üzere yaşayanlar bilirler.

 

SUAL 4- " Maide suresinin 35. ayetinde geçen " O na yaklaşmaya vesile arayın " ilahi kelamı, şeyhi ALLAH ile kul arasında vasıta ve vesile kılmanın delili olarak gösterilmiştir. Buna bağlı olarak sık sık şeyhin ruhaniyetinden istianede bulunma yani ondan yardım isteme gereği tekrarlanmaktadır. Kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin, imandan sonra salih amel olduğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır?

 

CEVAP 4- Aslında sorunuzun içerisinde yine cevabı mevcut. Siz diyorsunuz ki, “Kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin, imandan sonra salih amel olduğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır.” Peki bu salih ameller nelerdir? Bunları açıklayabilir misiniz? Bu salih ameller kişinin belli başlı yapmış olduğu ibadetlerimi kapsıyor? Salih amelin lugattaki manasına bir göz atalım. “Salih amel, Hayırlı ve faydalı iş. Başka hiçbir maksat gözetmeksizin sadece Allah rızası için yapılan iş. Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uymak.” Şimdi bu açıklamalar gereği kişinin Allah’ın peygamberine tabi olması " De ki "Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana tabi olunki: ALLAH'da sizi sevsin ve günahlarınızıda affetsin."(Al-i İmran/31) salih bir amel değil midir? Kişinin bilmediği bir ilmi öğrenmek için "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” Nahl/ 43"  bir alime baş vurması salih amel değil midir? Kişinin Allah’a yönelmiş birisine “Bana yönelenin yoluna uy.”(Lokman/15) uyması salih amel değil midir? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bu sebeptendir ki Allah Teala " O na yaklaşmaya vesile arayın"(Maide/35) ayetinde sebeplerin, vesilelerin çokluğu nedeniyle şu emrimle veya bu emrimle bana yaklaşın dememiş bilakis salih amellerde önemli olan niyet olduğu için, kişinin 24 saatinde ihlaslı bir davranışla yapmış olduğu fiil hemen salih amele dönüşebilmektedir. Birinci soruda zaten bu olay cevaplanmıştır. Hem de şer-i delilleriyle. Oysa sizin burada getirdiğiniz bir tane dahi delil yoktur.

 

"Sizi ve yaptıklarınızı ALLAH cc yarattı. "(Saffat/96) buyurulmaktadır. Bu ayetten dolayı Tasavvuf ilmiyle uğraşanlar demişlerdir ki “La faile illa hu” bütün fiiller onun yaratmasıyladır. Bunun anlamı çok açık senin yakınlaşman için şeyh efendinin yapabileceği tek bir şey var sana kapıyı göstermek. O kapıyı açacak anahtar senin elinde ve açacak olan sensin. Şu kainatta olup biten her şeyin Allahın izni müsaadesi ve takdiriyle olduğuna inandıktan sonra, şeyh efendiden istianede bulunmakta hiçbir beis yoktur. Şu kainatta Onun müsadesi olmadan sinek dahi kanadını kıpırdatamaz. Bunu bütün müminler çok iyi bilir. Oysa bütün peygamberlerin mucizeleri anlatılırken hep şu şu mucizeleri yaptılar denir. Halbuki buna normalde hiç bir insanın gücü ve kuvveti yetmez bu haller hep ALLAH tealanın yardımıyla, takdiriyle, ihsanıyla ve ikramıyla olur. Şimdi burada o mucizelerden dolayı peygamberlere ilahlık isnad etmek ne kadar düşüncesizce bir hareket olacak olursa, mübarek ayetteki vesile kavramını ilahlaştırmakta son derece yanlış ve maksatlıdır. Aynı zamanda bu söylevi tarikat mürşitlerinin üzerine yıkmak yani vesile'nin manasını ilah olarak telafuz etmek son derece veballidir. Çünkü bu onları küfürle itham etmek demek olur. Ehli kıbleye küfür isnad etmek zaten küfrün aslıdır. Bunda da ittifak vardır. Ayrıca evliyaullah'ın nasıl vesile olduğunu zaten birinci sualde cevaplamıştık. O mübarek ayetteki vesile cümlesinin daha iyi anlaşılması için Şöyle bir soru sorsak, elçi ne demektir? Elçi meşhur manasında iki taraf arasında habercilik yaparak istek ve arzuları karşılıklı iletendir. Oysaki peygamberlerin elçiliği daha da farklıydı. Onlar Allah'tan aldıkları vahiyle hareket ederek insanları batıldan uzaklaştırıp hakka davet etmekteydiler. Bu ayet hükmünce peygamberler dahi vasıta ve vesiledirler. Siz dahi dersiniz ki kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin imandan sonra salih ameller oladuğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır. Şimdi deriz ki, eğer Allah teala hazretleri peygamberler vasıtasıyla tüm insanlara kitap göndermeseydi imanın ve salih amelin ne olduğunu insanlar nasıl öğrenecekti? Oysaki ALLAH teala hazretleri o peygamberleri bu iş için memur edip onları birer elçi ve vesile kılmıştır. Eğer Allah teala hazretleri isteseydi hiç peygamber göndermeden dilediğini mümin dilediğini de kafir yapardı. Hiç şüphesiz O nun her şeye gücü yeter. Oysaki Cenab-ı Mevla sebepsiz olarak hiçbir şeyi yaratmamıştır. Her şeyin bir yaratılış sebebi vardır. Bunun aksini iddia etmek mümkünmü dür? Elbette ki mümkün değildir. Yani Allah teala hazretleri fiilleri yaratırken herhangi bir şeyi vesile ederek yaratıyor bu O nun adetullahıdır insanlar kamil bir şekilde imana nasıl ulaşılacağını ve en güzel bir biçimde nasıl ibadet edeceklerini hep hocalarımızdan ve mürşitlerimizden öğrenirler. Oysa hep öğreten ve yaptıran ALLAH teala hazretleridir. Onun için kişiler imanın neleri içerdiğini ve amellerin daha güzel nasıl yapılacağını alimlerin tebliği ve Kuranın tellallığını yapan mürşid-i kamillerin irşadıyla öğrenirlerde o zaman iman kemale erer ve insanlar Allah azze ve cellenin isteğine uygun olarak amel etmeye başlarlar. İşte şeyh efendilerin vesile ve vasıta oluşları bu cihettendir. Çünkü onlar sana en çok lazım olan din ilmini öğrenmene vesile olmuşlardır bunun KUR’AN ve SÜNNET'e aykırı bir yanının var olduğunu kim neyi delil getirerek iddia edebilir ki. Şeyhin ruhaniyetinden yardım istemek hususuna gelecek olursak burada öncelikle şunu iyi anlamak gerekir ki el açarak "Şeyhim beni mağfiret eyle, beni bütün bela ve musibetlerden muhafaza eyle bana güç kuvvet ihsan eyle bana bol rızık ver vs" gibi bir durum kastediliyorsa bu apaçık bir şirk olur. Oysa insanların birbirlerinden yardım istedikleri alışılagelmiş bir şeydir, insanlardan yapabilecekleri şeyleri istemek şirk olmaz, Allah teala hazretleri evliyalarına, salih kullarına ve ilim ihsan eylediği kullarına bizlerin bilmediği anlayıp idrak etmesinin imkansız olduğu bazı özel haller verdiğini herkes bilmektedir. Mesela peygamber efendimiz müte harbi esnasında kendileri Medinede oldukları halde kimlerin şehit olduğunu orda yanında bulunanlara haber vermiştir. Hemen insanın aklına şu gelir, ama o bir peygamberdi. Peki Hz Ömer efendimiz Medinede hutbe irad ederken aynı anda mecusilerle harp eden orduyu ikaz edişi ve o ordunun bunu duyuşunu unutmamak gerekir. Ne Hz Ömer efendimiz nede o ordudakiler peygamber değillerdi. Ama onlar ALLAH teala hazretlerinin veli kullarıydı ve o esnada oradaki hazır cemaat kendilerine gayb olan bir konudaki bu tavrından dolayı Hz Ömer efendimizi küfürle itham etmemiş ve bu bir keramettir bu ALLAH teala hazretlerinin ona bir lutfudur dercesine sukut etmişlerdir. Burada bizlere düşense eğer yardımdan maksat mağfiret talep etmek ise ALLAH için buğz etmek gerekir. Ancak şu asrımıza kadar hiç bir mürşid-i kamilden böyle bir söz çıkmamıştır. Yok eğer yardımdan maksat bu değil ise sukut etmek daha doğru olacaktır. Çünkü ALLAH tealanın kimlere ne ilimler ihsan ettiğini bilemeyiz bir ayeti kerimede mealen " İstediğine hikmeti verir. Kimede hikmet verilmişse, muhakkak ona büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu ancak öz sahipleri anlar. "(Bakara/269) buyurularak Allah tealanın bazı kullarına ancak kendisinde de o ilimden bir parça bulunan kulların anlayacağı bir takım üstünlükler verdiğini bu ayeti kerime bizlere apaçık bildirmektedir. Bir insan deseki ben bir anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidiyorum dese ona buğz etmekmi doğru olur? Yoksa şeytan ALLAH teala’nın düşmanı olduğu halde istediği bir anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidebiliyor ise ALLAH tealanın sevdiği bir kulu niçin gidemesin demek mi doğru olur? Şimdi şu ayeti kerime mealini tefekkür edelim " Kitaptan yanında bir bilgi olan adamda: " Gözünü kapamadan onu sana getiririm " dedi. Süleyman tahtın kendi yanında durduğunu görünce "Bu Rabbimin bana olan fazl ve ihsanıdır. Şükredip etmeyeceğim diye beni deniyor. Ve kim şükrederse o kendi faydasına şükreder. Kimde nankörlük ederse, muhakkak Rabbim olan ALLAH, hiç kimsenin şükrüne muhtaç değildir. Ve ikramı boldur" dedi. " (Neml/40) bu mealini okuduğumuz ayet-i kerimenin tefsirlerini de okumanın faydalı olacağına inanıyorum.

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " Bütün vahiy ve şerayi ilmine vakıf olan veya levhi mahfuzdaki yazılana muttali bulunan veya hazreti Süleymana bir kitabın mündericatını bilen bir zat-ı alide, o tahtı Ey muhterem Hazreti Süleyman!... Birşeye atfinazar edipde daha ondan nazarını berteraf etmeden o tahtı huzuruna celbetmiş olurum. Bu mükalemeyi müteakip Hazreti Süleyman o tahtı öyle harikulade bir surette hemen huzuruna celbedilmiş buldu."

 

Elmalı: " Kendisine ilim verilmiş olan insanlardan biri (Semavi kitapların esrarına vakıf bir alim) onu, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir zamanda getirebileceğini söyledi. Bir kütlenin iki aylık mesafeden göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içinde getirilmesi, hemde bunun bir insan tarafından gerçekleştirlmesi, o zatın ilimdeki yüksekliğini göstermektedir."

 

Seyyid Kutub: " Ancak bu nezdinde kitaptan ilim bulunanın adı zikredilmiyor. Ve ilmin bulunduğu kitapta belirtilmiyor. Sadece bize onu mü'min bir kişi ve Allah ile alakasının bulunduğunu ve bu yüce güç kaynağından aldığı bilinmez bir güçle önünde hiçbir engelin ve mesafenin kalmadığını anlatıyor. Bu gibi haller Allah'a bağlanan bir çok kimselerde müşahade edilen ama sebebi ve sırrı belirlenemeyen hallerdir. Çünkü beşerin gündelik hayatında alıştığı şeylerin dışındaki durumlardır. Kainatımızda bizim bilmediğimiz nice sırlar bulunmaktadır. Ve bizim kullanamadığımız nice kuvvetler mevcuttur. Ayrıca beşer nefsinde farkına varamadığımız nice sırlar ve güçler bulunmaktadır. Allah nezaman dilerse, dilediği kimseye bu sırlarından bir kısmını gösterir. Burada nezdinde kitaptan bir ilim olduğu belirtilen kimse'de bilgisi yüzünden ruhen bazı gizli noktaları ve fevkalade halleri vuku bulduğu belirtiliyor."

 

İşte bu ayeti kerimenin mealinde ve tefsirlerinden de anlaşıldığı üzere o tahtı Hz Süleymana getiren zat bir peygamber değildi. Ama Allah tealanın hikmet verdiği veli bir kulu idi. Bunu mantıki olarak açıklamak mümkün değildir o zaman bizlere de düşen hiç şüphesiz o peygamber gibi şükretmek olmalıdır. Çünkü Allah teala hazretleri bizleri ilim verdiği sevdiği kullarıyla karşılaştırıyor ve dostluk ettiriyor. Ya bunun tam aksi olup kafirlerle karşılaştırsaydı ve onlarla arkadaşlık ettirseydi o zaman halimiz ne olurdu acaba?

 

 

SUAL 5- Müşriklerin ALLAH'tan başkalarına dua ettiklerini söyleyerek şeyhe dua edilmesinden bahsediyorsunuz?

 

CEVAP 5- İslam tarihi boyunca bir şeyhin " Bana dua ediniz " diye bir talebi varmı ki böyle bir sual sorma gereksinimi duydunuz? Varsa bunun veya bunların kimler olduğunu niçin söylemiyorsunuz? Yoksa hayal gücünüzü biraz fazla zorlayarak bunu siz mi uyduruyorsunuz? Böyle bir istek şimdiye dek vuku bulmamıştır ve bulamaz bu ancak bir uydurmanın ötesinde bir şey değildir. Çünkü hiçbir tasavvufi eserde sizin bu iddianızı destekleyecek mahiyette ne bir söz ne bir harf yoktur.

 

 

 SUAL 6- ALLAH tealadan başka hiç kimseden yardım istenemeyeceğini söylüyor ve fatiha suresindeki " Yalnızca sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz " mealindeki ayeti kerimeyi delil getirerek şeyh den yardım istemekten bahsedip bunu şirk olarak tanımlıyorsunuz?

 

CEVAP 6- Aslında yukarıdaki sorulardan bir tanesi ile hemen hemen aynı olan bu soruya orada çok uzun bir şekilde cevap vermiştik. ama birazda burada cevap verelim. Yukarda belirttiğimiz gibi insanlar’dan yapabilecekleri hususlarda yardım istemek kadar doğal bir şey olamaz. Eğer yukarda zikrettiğiniz ayeti kerime mealine sizin açınızdan yaklaşacak olursak bir insanın başka bir insandan yardım istemesi açıkça şirk olur. Oysaki İslam'ı böyle dar kalıplar içerisine sokmak hiçte doğru değil. Çünkü bu durumda yeryüzünde iman sahibi kimseyi bulamazsınız. Sebebine gelince herkes birbirinden yardım istiyor. Öyle ise insanlardan yapabilecekleri şeyleri istemekte hiç bir beis yoktur. Kütüb-ü Sitte'de zikredilen bir kudsi hadiste ALLAH teala hazretleri şöyle buyurmaktadır " Her kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse Ben ona harb ilan ederim. Kulum bana üzerine farz kıldığım şeylerden daha fazla hiçbirşeyle yaklaşmamışdır. Kulum bana nafilelerlede yaklaşır, işte ben ozaman okulumu severim, eğer ben bir kulumu seversem O zaman o kulum Benimle görür, Benimle duyar, Benimle tutar, benimle yürür. Benden neyi isterse ona onu veririm ve neden Bana sığınırsa onu ondan korurum" şimdi aynı konu için bir önceki verdiğimiz cevaplardaki ayet meallerine baktığımızda bazı insanlara ALLAH teala hazretlerinin bir takım haller verdiğini kat-i bir surette isbat etmiştik. Bu hadisi şerifte o ayetlerle hemen hemen aynı manayı içeriyor hatta o ayetlerin küçük bir tefsiri hükmüne geçiyor. Mesela " okulum benimle görür " buyuruluyor ne demek bu? Allah teala her şeyi gören değil mi? " Hiç şüphesiz ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir."(Bakara/265) bu ayet hükmünce ALLAH teala bu kainatta olup biten her şeyi görüyor ve bu hadisi şerife göre bazı kullarına da gösteriyor nitekim Hz Ömer efendimiz hutbedeyken ordunun halini görmedi mi? Gördü. Çünkü Allah teala hazretleri ona gösterdi O nun herşeye gücü yeter, yine hadisi şerifte " Benimle duyar " buyuruluyor. O kumandan Hz Ömer efendimizin emrini duyarak yerine getirmedi mi? Getirdi. Çünkü ALLAH teala hazretleri bazı kullarına duyuruyor ve yine hadisi şerife göre " Benimle yürür " buyuruluyor Neml Suresinin 40. ayetindeki o zatın Saba melikesinin tacını tahtını Hz Süleymana nasıl getirdiği malum. Çünkü onu ALLAH teala bizlerden farklı bir şekilde yürütüyor, o zat ne peygamberdi nede insan üstü bir varlık. O sadece Hz Süleymana tabi olmuş bir veli idi. Hz Süleymanın ümmetinden böyle zatlar çıkıyor da bizim ümmetimizden niçin çıkmasın? Bu tür zatlar halen bugün dahi mevcuttur ve o insanlar KUR'AN'ın hizmetçileridir.

 

 

 SUAL 7- Şeyhe rabıta etmek şirk değilmidir?

 

CEVAP 7- Şeyhe rabıta etmekten bahs ediyorsunuz bunda herhangi bir beis yoktur. Kişinin sevdiği başka bir kişiyi düşünmesinden ve hayalinde canlandırmasından daha doğal bir şey olamaz. Bunu şirk olarak tanımlıyorsanız evvela size sormak lazım, malum ALLAH teala KUR'AN'da helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Peki sizin bu konuda rabıtanın şirk olduğuna dair delil olarak elinizde bir ayet veya bir hadis var mı? Bu konuda ne bir ayet nede bir hadis mevcut değildir. Oysaki Hz Ebu Bekir efendimizin bir gün peygamber efendimizin huzuruna gelerek Ey ALLAH'ın Rasulu hayaliniz def-i hacet yaparken dahi gözümün önünden gitmiyor! dediği zaman ALLAH Rasulu ya Ebabekr bu senin yaptığın şirktir diyerek onu men etmemiş bilakis def-i hacet yapmasını söylemiştir. Şimdi sana soruyorum yapılan rabıta yalnızca mürşide olan muhabbettendir Ebu Bekir efendimizinki de ALLAH Rasulüne olan muhabbettendi, muhabbetten dolayı insanın şirke girdiğini ömrünü Tevhid uğruna geçirmiş olan bir peygamber bilmiyordu da sen mi biliyorsun? İşte bu sual Bediüzzamana sorulduğun da, hayatını iman hakikatlerine hizmet etmek için harcamış olan Said Nursi şirk olmadığını hakikat çekirdekleri isimli risalede bildirmiştir. Artık gelin bu inadınızdan vazgeçin ve sizlerde şer-i şerife sımsıkı sarılında din düşmanlarının oyunlarına alet olarak ümmetin arasında fitne çıkartmayın.

 

 

SUAL 8-Fena fillah önemli bir mertebe gibi gösteriliyor bunun KUR'AN ve SÜNNET'te bir delili varmı?

 

CEVAP 8- Manevi yolda olduğu gibi bu da Tasavvuf ilminin kendisine ait bir deyimidir. Bu cümlenin Tasavvuf ilmindeki manası da şudur. “Kulun bütün duygu, düşünce ve kabiliyetleri ile Allah’a yönelmesi. Allah adamı olması. Nefsin arzularını, heva ve hevesini dinlemeyip Allah’ın emirlerine bütün benliği ile teslim olması.”dır. Kişi kendi varlığını yok sayarak her tarafta Allahın varlığının tecellilerine vakıf olur bu hal Kur’anda ihsan olarak geçmektedir. İhsanın lugatta ki manası ise “Allah’ı görüyormuş casına ona ibadet etmek” tir. Kulun kendi zatının ALLAH tealanın zatı karşısında bir hiç olduğunu anlayıp kavraması ile devamlı bu şuur üzere yaşayıp yalnızca O nun sevdiklerini sevmek ve O nun sevmediği şeyleri sevmemektir. Zaten bir ayeti kerimede mealen " O'nun zatından başka her şey fanidir. "(Kasas/88) buyuruluyor. Şimdi birde bu ayetin tefsirlerini okuyalım.

 

Seyyid Kutub: " Herşey yıkılacaktır, herşey yok olacaktır... Mal ve makam... Kuvvet ve kudret... hayat ve eğlence...yeryüzü ve yeryüzündekiler... Gökler ve içindekiler... Bu kainat ve onun bildiğimiz ve bilmediğimiz herşeyi... her şey... her şey... Yok olacaktır... Allah'ın zatından başka baki kalacak hiç bir şey yoktur. "

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " Cenab-ı Hakk'tan başka ezeli ve ebedi bir şey yoktur. "

 

Elmalı: " Çünkü O'nun Kendisi dışındakilerin varlığı zati değil, Vacib Tealaya dayandığından her an yokluğa ğitmeye hazır olmakla esasen yok demektir, veya yok demektir."

 

İbn Kesir: " Allah'ın zatı dışında bütün zatlar fanidir, yok olacak ve zevale erecektir. "


İsmail Hakkı Bursevi: “Allah Tealanın varlığı zaruridir, fakat O’nun dışındakiler yok olmaya mahkumdur.”

 

Demek ki, Allah tealanın haricindeki herşey fani ve yok olucu. İşte kulun bu idrak üzere olmasında şer-i şerife aykırı olan nasıl bir yön var? Kulun bu şuuru elde etmesi nasıl önemsiz görülebilir? Eğer var ise niçin açıklamıyorsunuz ve bu konudaki delilleriniz nelerdir?


SUAL 9- " Nefsi emmare mutmainneye dönüşür, küfürden ve inkardan vazgeçer " deniliyor. Nefs-i emmareye ve Nefs-i mutmainneye KUR'AN-I KERİM dışında nasıl mana verilebilir? " Mutmainne demek imanında hiçbir şüphesi kalmamış demektir " Emmare ise" Ben nefsimi temize çıkarmam, çünki nefs rabbimin esirgemesi olmadıkça kötülüğü emreder durur. " (YUSUF SURESİ AYET 53) Burada Hz Yusuf A.S. emmare diye kendi nefsinden bahsetmektedir. Bir büyük peygamberin nefsi için emmare deniyorsa hiç kimse nefsi emmareden kurtulamaz demektir?

 

CEVAP 9- Nefsi emmare için delil olarak gösterdiğiniz ayetteki kişinin Yusuf A.S. olduğu bir kere kesin değildir. Bu ayeti kerimeyi ele almadan önce hem ayetin öncesi ve sonrasına hemde tefsirlerine bir göz atmakta fayda vardır.

 

Ayet/50 “(Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: "Onu bana getirin!" Elçi, Yusuf'a geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: "Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir."

Ayet/51 “(Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf'un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir."

Ayet/52 “(Yusuf dedi ki): Bu, Aziz'in yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir.

Ayet/54 “Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi.”

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi 53. ayette bahsi geçen kişinin Yusuf aleyhisselam olduğu şüphelidir. Çünkü Kral Yusuf A.S. huzuruna çağırtıyor fakat Yusuf A.S. kendisine yapılan iftiradan kurtulmadıkça Kralın huzuruna gitmeyeceğini belirtiyor. Bu olayda Yusuf A.S masum olduğu anlaşılınca 54. ayette açıkça görüldüğü gibi Yusuf A.S. Kralın huzuruna sonradan geliyor.

 

 

İbn Kesir: " Birinci görüş, daha kuvvetli ve daha açıktır. Zira sözün akışının tamamı kralın huzurundan Aziz'in karısının sözlerindendir... Hz Yusuf AS yanlarında değildi. Aksine ondan sonra kral Hz Yusuf AS yanına getirtmiştir."

 

Seyyid Kutub: " Seven bir kadın bu..."

 

Ömer Nasuhi Bilmen: " Yusuf Aleyhisselam, kendi nefsini medh ve tezkiye etmediğini göstermek için bir tevazu eseri olarak (böyle söyledi) Cenab-ı Hakk, nüfusi beşeriyeden bir kısmını öyle şehevata inhimaktan fenalıklara atılmaktan siyanet buyurmuştur. İşte hazreti Yusuf'un nefside bu cümledendir. O bir nebiyyi zişan olduğu için ismete, siyaneti ilahiyeye nail bulunmuştur. (Ayrıca) nice nefisler bir rahmeti ilahiye sayesinde fenalıklardan kaçınarak ismet perverane bir halde yaşamaya kaadir olur."  Şimdi ortada iki görüş var birincisi o sözü söyleyen Yusuf A.S. değildir. İkinci görüş ise Yusuf A.S’dır. Bu ikinci görüşü ele alacak olursak ki,: aslında bu ikinci görüşte sizinkiyle uyuşmuyor. Hz Yusuf AS tevazu gösterdiği için " Ben nefsimi temize çıkarmam " demektedir. Yine ayette " Çünki nefs rabbimin esirgemesi olmadıkça kötülüğü emreder durur " deniyor. Ayetin bu kısmına dikkat edecek olursak " Rabbimin esirgemesi olmadıkça " deniyor. Yani burada Allah Tealanın esirgemesinden bahsediliyor o halde cenab-ı mevla esirgemez ise, o zaman " Kötülüğü emreder durur. " kısmı umumu kapsar. Demek ki ALLAH tealanın esirgedikleri haricindekilere nefis kötülüğü emretmekte. Oysaki siz Hz Yusuf AS kendi nefsinin emmare olduğunu iddia ediyorsunuz bunu bu şekilde kabul edecek olursak o zaman şu suallere cevap vermeniz gerekir.

 

1- Eğer Hz Yusuf AS nefsi emmare ise, bu bütün peygamberleri de içine alır ki, ayette geçtiği üzere nefsi emmare daima kötülüğü emreder, o zaman bütün peygamberlerin bizler gibi günah işlemeleri gerekmez mi?

 

2- Peygamberlerin sıfatlarından bir tanesi de ismet sıfatıdır. Yani onlar masumdurlar ve günah dan beridirler. Çünkü ayette " Rabbimin esirgedikleri " denmekte Allah teala peygamberlerini esirgemedi ise o zaman kimleri esirgedi?

 

3- Siz nefsi mutmainneyi tarif ederken " Mutmainne demek imanında hiçbir şüphesi kalmamış demektir " diyorsunuz. Ozaman Yusuf AS tam iman edememiş miydi ki nefsi emmareden kurtulamadı? Bir peygamber kendisinin tam olarak inanıp şüphelerini gideremediği konularda başkalarının inanmasını nasıl bekler? İşte bu suallare cevap veremezseniz bu çok büyük bir saçmalık olur. Hadiseye sizin açınızdan bakacak olursak peygamberlerde dahil bütün insanların imanından şüphe etmek gerekir. Çünkü tam bir şekilde iman esaslarına inanamamışlar demek oluyor. Buda kişiyi helaka götürmeye yeterde artar bile. Onun için bir kardeşiniz olarak size tavsiyem en kısa zamanda bu iddialarınızdan vazgeçerek ümmetin arasına sokulmaya çalışılan tefrikalara fitnelere alet olmayın.