KUR’AN-I KERİM ve SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA İSLAM TASAVVUFU ve NAKŞİBENDİ TARİKATI ESASLARI

7- Rabıta

Yayınlanma İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları

R A B I T A

 Tasavvufi eğitim açısından mürşidi kâmiller Rabıtaya önem vermişlerdir. Tabi bu arada değişik rabıta uygulamaları da meydana gelmiştir. Biz risalenin bu kısmında âlimlerin rabıta hakkındaki görüşlerini, mutasavvıfların rabıta hakkındaki görüşlerini, delillerini ve rabıta tariflerini bir araya getirmeye çalıştık. Bu arada ana başlıklar halinde Rabıtayı üçe ayırıp bunları delilleriyle birlikte istifadenize sunmaya gayret gösterdik. En son kısma ise, Rabıta hakkında yapılan tenkitleri koyarak okuyucunun daha sağlıklı düşünmesini sağlamaya çalıştık. Hatalı bir kul olduğumuz için risaledeki hatalar bizden kaynaklanmıştır. Cenab-ı Hak cümlemize doğruları bulabilmek için doğru bir anlayış ihsan etsin âmin

 

RABITANIN LÜGATTAKİ MANASI

 

 Rabıtanın lügat manası, Rapteden, bağlayan, bitiştiren, münasebet, alaka, bağlılık, yakınlık, iki şeyi birbirine bağlayan şey anlamlarına gelmektedir.

 

RABITA HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ

1-Prf. Dr. H. Kamil YILMAZ:

Aslında “rabıta” bağ, alaka, artırmak, güçlendirmek, vuslat ve muhabbet anlamlarınadır. Nasıl sevgi, sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak ise, rabıtada aynı şekilde kişinin mürşidine sevgiyle gönülden bağlanmasıdır.

Kur’an’da aynı kökten “ribat”, “murabata”, “rabt-ı kalb” şeklinde muhtelif kavramlar yer almaktadır... Rabıta her ne kadar Nakşibendiyye tarikatına has bir özellik olarak dikkat çekiyorsada, aslında bütün tarikatlarda vardır. Hatta insan olan her yerde rabıta vardır. Çünki rabıta, fıtri ve tabii bir olgudur... Tasavvuf da hedeflenen kamil insanı yetiştirmek üzere müridlerin gönlüne kamil bir model konulur ve mürid onunla aynileşmeye çalışır... Tasavvufta rabıtanın amacı “rabıta-i huzur (kalb)”’dur. Yani salikin daima huzur-i ilahide bulunduğu duygusunu sağlamaktır. Her an Allah’ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak çok zor bir olaydır. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Öyleyse kulun yoğunlaşmasını sağlayacak, teksifini kolaylaştıracak bir terbiyeye ihtiyaç vardır. Tasavvuf ta bu terbiye yollarından biride insan-ı kamil konumundaki şeyhle kalbi irtibattır. Mürşid-i kamil, kendisine bağlana saliki alır, önce hz. Rasul’de fani olmaya; ardından da asıl paye olarak Rabb-i Müteal’de faniliğe ulaştırır. Rabıta bir bakıma başkalarına benzeme ve taklid arzusunun tezahürüdür. ... Tasavvufta rabıta, kamil ahlak sahibi kişilerle kurulması istenen sevgi bağıdır. Sevenle sevilenin bir olmasıdır. Tasavvufta rabıta, müşahade ve ıyan mertebesine ulaşmış bir mürşid-i kamile gönül bağlamak, huzurunda ve gıyabında onun suretini, siretini ve ruhaniyetini hayal etmek, yanında iken takındığı tavrı, gıyabında da sürdürmeye çalışmak ve edebe riayet etmektir. Rabıtada önemli olan şeyhin suret ve siretini hayalde muhafaza etmektir.... Netice itibariyle rabıta, Allah ile kul arasına üçüncü bir şahsı sokarak irtikab edilmiş bir şirk değil, aksine müridin önüne ve gönlüne sunulmuş bir model şahsiyete benzeme arzusu, onunla kalb ve kalıp beraberliğini sürdürmesidir. 1

2-Prf. Dr. Osman TÜRER:

Arapça da bağlantı, bağlantı vasıtası, alaka, münasebet manalarına gelen “rabıta” tasavvuf ıstılahı olarak; salikin kamil bir şeyhe kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında o şeyhin sureti, sireti ve bilhassa ruhaniyetini hayalinde kendi ile birlikte muhafaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmesi demektir.... En yaygın şekilde Nakşibendiyye tarikatında uygulanan rabıtanın tasavvuf psikolojisi açısından büyük önemi vardır. Rabıta, bir bakıma müridin, cismen beraber olamadıkları anlarda da ruhen mürşidin huzurunda olmasını ve böylece mürşidin manevi otoritesinin devamlılığını temin eden bir vasıta durumundadır. Mürid şeyhine rabıta etmekle, onun vasıtasıyla resulullaha, onun vasıtasıylada hak tealaya rabıta etmiş olmaktadır. Melamiler rabıta yapmaya “gönül beklemek” derler. Rabıta oldukça hassas bir konudur. Esprisi tam olarak anlaşılmayan ve usulüne göre uygun yapılmayan rabıta, müridin gizli şirke sapmasına neden olabilir. Nitekim bazan rabıta yapıyorum derken, haşa şeyhi Allah yerine koyup her şeyi ondan bekleyenlere rastlanmaktadır ki, bu son derece tehlikelidir. Bundan dolayı tasavvufa karşı olan kimselerin en çok itiraz ettikleri konulardan biriside rabıtadır. 2

3-Prf. Dr.Mustafa KARA:

Kelime anlamı bağ, ilgi, birlik, ve cemiyet olan rabıta, tasavvuf düşüncesinde müridin dünya ve dünyayla ilgili şeyleri kalbinden çıkarıp, şeyhinin şahsını gönül gözünün önüne getirmesi, kalbini ona bağlaması demektir. Sufilere göre şeyh matlub ve maksud olan Allah ile mürid arasındadır. Yani Allah’ı insanlara o tanıtıp sevdirir. Müridin şeyhine rabıta yapmakla gerçekte Allah’a ulaşmak istemektedir. Vuslattan sonra şeyhe olan sevgi devam eder, fakat ona rabıta yapılmaz. Rabıta her müşkili halleder. Rabıta sırrullahtır. Onunla her şey neşeye dönüşür. Hayatın lezzeti onunla tadılır. Rabıta vücut gemisinin dümeni gibidir. Rabıtasız hayat yolculuğu sürekli bir çalkantıdan ibarettir. Nereye ve nasıl geldiğinin farkına varılmaz. Kusur ve eksiklikler yine rabıta ile düzeltilir. İlk zahidlerde var olan “kalbi şeyhe bağlamak” prensibinin zaman içinde rabıtaya dönüştüğünü de düşünmek mümkündür. Melamiler, rabıta kelimesi yerine “gönül beklemek” tabirini kullanırlar. Rabıtaya en çok önem veren tarikat Nakşibendiyedir. Halvetiyenin Şabaniye kolunun büyük şeyhlerinden kuşadalı İrahimde rabıtaya çok önem veren bir sufidir. Onun konu ile ilgili kanaatleri şöyledir: Allah’a giden yolun en esaslı rüknü rabıtadır, onsuz seyrü süluk hayatı olamaz. Tarikatta mizan ve ölçü odur. Peygamber sevgisi rabıta ile gerçekleşir. Rabıtanın zaman ve mekanı yoktur. Ölülerle rabıta fayda vermez. 3

4-Muhammed Zahid El-KEVSERİ:

 “Sadıklarla berber olunuz” ayeti, rabıtaya delalet etmektedir. Asrımızda bazıları rabıta konusunda konuşmayı müşkil görüyorlar. Ben ise böyle görmüyorum. Çünkü selef ve halef ulemasından rabıtayı inkar eden kimseye rastlanmaz. Aksine İmam Razi ve Taftazani gibi alimler, ölüme karşı teveccühü istifaze isteyenler için gerekli bir iş olarak görürler. Bu işe, ancak hayal hazinesini tasavvur ederek teveccüh etmekle olur. Bunada tasavvuf ilminde “rabıta” denir. Usul ve füruda mükteda bih bir imam olan Vadiu’ş-Şeria müellifi, rabıtanın salik için luzumlu olduğunu sarih olarak ifade etmiştir. 4

5-Halil GÜNENÇ:

Rabıta, arapça bir kelime olup, bağlamak manasını ifade eden “rabt” kökünden alınmıştır. Bağlayıcı manasına gelen rabıta tasavvuf ıstılahında, müridin beyat edip intisap ettiği mürşidinin suret ve siretini tahayyül ederek onun huzurunda ve meiyyetinde olduğunu fikren yaşamasıdır. Mürid ile mürşidin arasındaki irtibatı güçlendirmek için hususiyle nakşi tarikatında çok önemli bir yeri vardır ve en yüksek esas ve edeplerinden kabul edilmiştir. Bir çok müfessir, “Ey iman edenler! Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun.”(Tevbe suresi ayet 119) ayet-i celilesini açıklarken, Allah Teala’nın, hem sureten hem de manen sadıklarla beraber olmayı emrettiğini beyan etmişlerdir. Tasavvuf sahasına damgasını vurmuş, İslam’a ve müslümanlara yaptıkları hizmetlerin inkarı mümkün olmayan Abdulkadir Geylani, İmamuş Şarani, İmamur Rabbani, ve Halid-i Bağdadi (Rahmetullahi Aleyhim) gibi büyük zatlar, rabıtaya çok önem vermişlerdir. Bütün bunların ışığında, şairin dediği gibi bende şunu derim: Gerçek “Hezami”’nin dediği gibidir. (Yani yukarıda bahsi geçen imamların dedikleri haktır.) Gerçekten bir insanı tasavvur etmek, manevi huzurunda bulunmak, onun suret ve siretini tahattur etmek ve buna belli bir zaman ayırmakta ben, dini bir sakınca görmüyorum. Zaten bu bir ibadet değildir. Ben vefat etmiş babamı zaman zaman hatırlıyorum, onun şeklini, ibadetlerini, tavır ve hareketlerini düşünüyorum. Bu, bende babama karşı bir hasret, bir iştiyak meydana getiriyor ve sevgime sevgi katıyor. Bunu yapmayı bir evlatlık vazifesi görüyor ve yapmamanın nankörlük olacağını düşünüyorum. Bununla beraber rabıta, ictihadi bir meseledir. Bazı büyük zatların ictihadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek, büyük bir vebal olduğu gibi, herhangi bir kimsede onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir. Bu mesele, diğer ictihadi meseleler gibi değerlendirilmelidir. 5

6-Said-i Nursi k.s.:

Ehli tarikatın ve bilhassa Nakşilerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said-i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş, başta ihtiyarlar risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere ehli iman hakkında mevtin nurani ve hayatdar ve güzel hakikatını görüp gösterdi. 6

Said-i Nursi k.s. ayrıca hakikat çekirdekleri 2. cüzünde Nakşi Rabıtası Şirkmidir? Sualine, olmadığı noktasında cevap vermiştir. 7 Bu metin, tarafımızdan günümüz türkçesi ne göre sadeleştirilerek aşağıda istifadenize sunulmuştur.

1- Bir kısım ulema-i zahir tarafından şirkle itham edilen; Nakşibendi rabıtası neye bina edilmiştir.

(Bir kısım zahiri alimler tarafından Allah’a eş koşmakla suçlanan; Nakşibendi rabıtası neye dayandırılmaktadır.

İslamiyete göre bütün fiilleri yaratan Allahtır. (islamiyet) Hem vasıta ve sebebi, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul etmez.

 Vasıtaya kendini değilde başka bir şeyi ifade eden gözü ile bakılır. Tevhid inancı ve teslim vazifesi ve İşi Allah’a bırakmak bunu gerektirir.

 Hıristiyanlık sebebi ve vasıtayı, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul eder ve (sebebi ve vasıtayı ulaşılacak şeyin) kendisi olarak görür.

 (Hıristiyanlardaki) Oğul inancı ve Allah’ın kudretinin paylaştırılması öyle ister ve bunu gerektirir.

 Onların (Hıristiyanların) azizleri, ifade edilen (ulaşılmak istenilen) şeyin kendileri oldukları için, (her biri birer ) feyiz kaynağı ve güneşin ışığının bir görüşe göre başka bir hale geçerek lambanın aydınlatması gibi, birer nurun kaynağı (kendisi) gibi bakıyorlar.

 Bizde ise evliyaya; başka bir şeyi ifade eden yani; ayna (nasılki) güneşin ışığını yaydığı, yansıttığı gibi, birer (ilahi feyzi) aksettiren olarak bakıyoruz. (işte) Nakşibendi rabıtası bu sırra bina edilmiştir.

 İşte bu sırdandırki; bizde sulük, tevazudan başlar, mahviyetten geçer, fenafillah makamını görür.Bundan sonra, en son makamda sulüka başlar. (ve artık) ene ve nefs-i emmare, kibriyle, gururuyla söner.

7-Fethullah GÜLEN:

Rabıta dediğimiz zaman, bize kendi sahasında, daha ziyade ifade ettiği mana şudur: Bir zat, eğer mürşid bildiği birini mülahaza edecekse şayet, onu kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında mülahaza eder gibi mülahaza edecek, onun şemailini, hayat tarzını, siretini, iç alemini tezekkür ve tahattur edecek ve onun gibi olmaya çalışacak, kendini öyle olmaya zorlayacak. Bir bakıma burada sanki böyle, Allah celle celalüh ile insan arasına bir insan konmuş gibi oluyor, fakat hattı zatında bu, Allah celle celalüh ile insan arasına başka bir insanın girmesi manasına gelmez. Belki bir yerde emekleyen bir insanın, beri tarafta küheylan gibi şahlanmış veya tavus kuşu gibi böyle göklere pervaz eden bir kuşun arkasına takılması, maksada gitme meselesini hızlandırması demektedir... Şimdi bu manada görüyorsunuz ki, bir insan, bir mürşid veya mürşidin mürşidi Allah ile bizim aramıza girmiyor, belki biz, haddimizi bilmişlik içine giriyoruz; aczimizi, fakrımızı bilmişlik içine giriyoruz. Turuku aliyye, hususiyle nakşiler, bu manada bir rabıta yapıyorlarsa, böyle bir rabıtanın hiçbir mahzuru yoktur. Yok hafizanallah, hıristiyanların yaptıkları gibi, ki ben böyle yapan bir nakşi tanımıyorum, Hz. Mesih’i Allah ile kendi aralarına koyma gibi bir yanlışlığa, hataya giriyorlarsa, farzu muhal, tekrar edeyim, böyle yanlış inhiraf içinde rabıta yapan bir nakşi tanımıyorum, bilmiyorum, duymadım da. Bu hatadır. Neuzü billah bir şirktir. Ondan sakınmak, tevakki etmek lazım. Önce arz ettiğim şekilde, böyle bir rabıtada mahzur yoktur. 8

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RABITA HAKKINDA MUTASAVVIFLARIN GÖRÜŞLERİ

 ve RABITA TARİFLERİ

1-Şah-ı Nakşibend k.s.:

 Şahı nakşibend (k.s.) Makamatı bahaiyye adlı kitabında şöyle buyuruyor. Sadıklarla beraberlik ilahi bir emirdir. Bu beraberlik ruhani olursa buna; rabıta denir ki bu, tasavvufun temel prensiplerinden birisidir. Hatm-i hacegan, hem cismani hemde ruhani bir beraberliktir. 9

2-Abdulkadir Geylani k.s.:

Tasavvuf erbabınca en fazla önem verilen ve seyr-ü sülukun eksenini meydana getiren rabıta, İlahi bir lütuftur. Saliklere seyr-i ilallahta yol alabilmeleri için Hakk (c.c)’ın en büyük lütfudur. Rabıtanın ehline yapılmak şartıyla, salike ne büyük feyiz bahşettiği en baştaki saliklerin bile bilgisi dahilindedir. Evliyaullah dilinde ve sofiyye ıstılahındaki şu söz, rabıtanın önemini anlatmak için yeterlidir sanırız. “Zikirsiz rabıta kolaydır. Rabıtasız zikir kolay değildir.” Yani bir salik, kamil bir zata rabıta etmeden zil,kir etse, Allah (c.c)’a kavuşamaz. Fakat zikretmeyip ehline rabıta eden, salik vasıl-ı Hakk (c.c) olur. 10

3-İmam-ı Rabbani k.s.:

Bilesin ki, bir zorlama ve yapmacık olmadan, şeyhin müride rabıtasının husulü, mürid ile mürşid arasındaki münasebetin tam olduğuna alamettir. İşbu rabıta faydalanma ve faydalı olma sebebidir. Asla, rabıta yolundan daha yakın bir yol da yoktur. O ne güzel bir saadettir ki, bu devlete erenin olur. 11

 Şayet şeyhin sureti zikir vaktinde zuhur ederse.. yani: bir zorlama olmadan; uygun olanı onu kalbe götürmendir. Onu kalbde muhafaza etmek sureti ile zikir iştigaline devam etmelisin.

 Mürşid kimdir bilir misin? Asıl mürşid odur ki, Yüce Sultan Mukaddes Hakkın zatına ulaşma yolunda ondan istifade edesin.

 Mücerred olarak külah giymek, hırka ve eldeki şecere ve bunlardan başka halk arasında örf ve adet haline gelen şeylerin hepsi mürşidliğin ve müridliğin hakikatı dışındadır; bunlar rüsum ve adet olan şeyler sınıfına dahildir.

 Ancak, Hırka: Kamil ve mükemmil bir şeyhten gelirse.. onu inanarak ihlasla kullanırsan; bu surette kuvvetli neticelerin ve semerelerin husulü muhtemeldir. 12

 Şununda bilinmesi gerekir:

 

 Bu Tarikat-ı Aliyye’ye süluk etmek, kendisine uyulan şeyhe karşı mahabbet rabıtası iledir. Ki bu zat, bu yolda, murad olarak seyretmiş; bu kemalat ile kuvvet cezbesine boyanmıştır. 13

 Rabıta nisbetini daima rabıta sahibi ile yapabilmeniz, in’ikasi yoldan gelecek feyizlere vesile olmaktadır. Nasıl yerinde olursa, bu büyük nimetin şükrünü öyle eda etmek uygun düşer. 14

4-Mevlana Halid-i Bağdadi k.s.:

Rabıta;mürşidi şahsan tahayyül etmektir. Yanı hayalında zabt ve muhafaza etmektir. Bunun yolu, tevazu ve meskenetle, mürşidin şemailini tahattur edip, güya alnını mürşidin alnına mukabil olarak, feyz hazinesi olan, iki kaşı arasına nazar ile ondan feyz taleb etmektir. İki kaş arası, Nur-ı Muhammedi (s.a.s)’min durduğu yerdir. Orası mevzi-i feyz ve mehbıt-ı nurdur. Bu rabıta ve tahayyül sebebiyle kalb zikre isti’dad kesb eder. Rabıtanın şer’an caiz ve lazım olduğuna dair bir çok edille olduğu gibi, Burada bu delillerin bir kaçını zikr ile iktifa edeceğiz.(Mutasavvıfların rabıta hakkındaki delilleri müştereken aşağıda verilecektir) 15

 Müridin yalnız rabıta ile iktifa etmesi hatadır. Salikin şeyhine olan rabıtasına münasebet peyda etmesi, şeyhine muhabbet ve hizmetle, zahiren ve batınen onun adabına riayetle olur. 16

 Bilinmeli ki, rabıta-i şerife, nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Feyyaz-ı mutlak olan cenab-ı haktan gerçek feyze kavuşmaya bir vasıta olur. Allah’a vuslata götürür. Nitekim bazı muhakkık zatlar da, “rabıta zikirden daha hayırlıdır” demişlerdir. Ancak bu durum yeni başlayan müridler için böyledir. 17

5-Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi k.s.:

 Lügatta, iki şeyi birbirine bağlayan ip bağ, alaka, münasebet ilgi ve mensubiyeti ifade etmektedir. Tasavvuf ıstılahında ise: İlahi ve zati sıfatlarla muttasıf, şuhud makamına ulaşmış kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, huzur ve gıyabında o şeyhin sureti, sireti ve bilhassa ruhaniyetini hayalde kendisi ile birlikte muhafaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmek demektir. Mevlana Halid-i Bağdadiye göre rabıta: müridin fena fillah makamına ulaşmış olan şeyhinin suretini hayalinde saklamak suretiyle, ruhaniyetinden istimdad dilemekten ibarettir. Salik vasıtasız olarak Allahtan istifaza ve istifadeye muktedir olamadığı zaman rabıtaya muhtaçtır. Aksi halde rabıtayı terketmek vaciptir. Zira manevi yolculukta terakki değil, tedenni başlamış olur.

 Tatbik edilegelen şekliyle rabıta birkaç şekilde icra edilir.

 1-Talib olan mürid tarafından, kamil ve mükemmil mürşidinin sureti tam karşısında hayal edilip, iki kaşı arasına bakarak, bu suretteki ruhaniyete ve sırete yöneldiği ve onunla beraber olduğu tasavvurunda bulunmasıdır. Bu bakış ve bağlanışta mıhlanarak baka kalmak ve kendinden geçme ve kaybolma hali başlayıncaya kadar bu rabıtayı (manevi beraberliği) sürdürmek.

2-Müridin kendisini, mürşidinin hey’et ve kıyafetindeymiş gibi görmesidir. Salik yine kendisinden geçinceye kadar bu halini muhafaza eder. Bu durumda olan salik, zatını mürşidinin zatında, sıfatlarınıda mürşidinin sıfatlarında yok etmek, böylelikle şeyhin ruhaniyet ve üstünlüklerini onun suretinde bulmak mevkiindedir. Zira şeyhin ruhaniyeti kemalleri ile birliktedir. Hiçbir vakit ondan ayrılmaz. Bu ruhaniyetle beraberlik duygusu içerisindedir ki, davranışlarını şeyhinin huzurundaymış gibi düzenleyen ve huzur edebine riayet eder gibi hareket eden mürid, adım adım kemal ve olgunluk sahibi olmaya başlar.

3-Mürşidin suret ve ruhaniyetini karşısında görüp, onu kalbinin tam ortasına indirmekve kalbini uzun ve geniş bir dehliz farzederek mürşidini o dehlizde yürüyor ve kendisine doğru geliyor şeklinde hayalen canlandırmak. Demek oluyor ki, rabıta denilen şey, aslında mürşide duyulan muhabbetin, huzurunda olduğu gibi gıyabında da ızharı demektir.

 Rabıta-i Mevt: Bu tür rabıta ölüm duygusunu bir an bile hatırdan çıkarmamaktır. Bu düşünce ve davranışları düzenlemek için lüzumlu olduğu kadar, “ölümden evvel ölüm” sırrına erebilmek, bedenimizi ölü gibi farzederek, onun ruha verdiği bulanıklığı gidermeye çalışmakiçin de lüzumludur.

 Rabıta-i Mürşid: Mevlana Halidin ruhaniyetini, şeyhin vasıtası ile iki kaşının tam ortasında, nurdan bir yumak gibi daima hazır bulundurmak, kalbini kalbine yapıştırarak, onun kalbindeki yüceliklerin kendi kalbine aktığı tahayyülü içinde bulunmaktır. Bunu yaparken de, hem Mevlana Halidi hemde kendi mürşidini, onun yanı başında oturuyormuşcasına hayal ederek, kalbde, nurdan bir levha üzerine yazılmış gibi etrafı aydınlatan “Lafza-i Celal” yazısını tefekkür etmektir.

 Rabıta-i Huzur: Hakk’tan gayrı her şeyi akıl ve hayalden silerek, tamamen muhabbetullah’a bürülü bir kalbe, Hakk’ın huzurunda bulunduğu düşüncesini devamlı muhafaza etmek. Gören gözü kımıldayan yüreği, atan nabzı ve işiten kulağı bilen Allah’ın huzurunda bulunduğu düşüncesini kaybetmeden böylece “ihsan” mertebesine ermeye çalışmaktır. 18

6-Ömer Ziyaüddin Dağıstani k.s.:

 Rabıta Allah’a O’nun yüce rasulüne ve cenab-ı hakkın veli kullarına duyulan bir sevgiden ibarettir. Rabıta ile sevgi arasındaki alaka “zikri lazım ile irade-i melzum” (birinin bulunması halinde diğerininde zaruri olarak bulunması) kabilindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hal ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiliye bağlamaktan ibaret ise rabıtada öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbi bir alakadan ibarettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre mü’minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira her mü’minin kalbinde az yada çok Hz. Peygamber S.A.V ve dört büyük halifesine yönelik bir alaka vardır.

 Nakşibendiyye Tarikatı ıstılahında rabıta, dini bakımdan doğru kabul edilen bir yorum ile üç şekilde mütalaa edilmektedir.

 1-Rabıtatül Huzur: Bu tür rabıta, müridin kalbini tam bir sevgi ile Allah’a bağlaması, “her ne kadar sen onu görmüyorsan da, O seni görmektedir.(ihsan)” ve “her nerede olursanız olun, O, daima sizinle beraberdir.” Emirlerinde ifade edilen şekliyle, Allah’ın her an kendisiyle beraber olduğu, her yerde hazır ve nazır bulunduğu, her şeyi en iyi gören, işiten ve bilenin Allah inancıyla hareket etmesidir. Böylece müridin “Amellerin en faziletlisi, nerede olursan ol, Allah’ın seninle olduğunu bilmendir.” Hadisinde ifade edilen bir çizgiye gelmesidir. Üç şekilde ele alınan rabıtaların en kıymetlisi budur. Hatta diğer rabıta türleri müridi bu noktaya getirmek içindir.

 2-Rabıtatül Mevt: “Ölmeden evvel ölünüz.”, “Ahirette hesaba çekilmezden önce, bu dünyada kendinizi hesaba çekiniz”, “Dünyada sanki bir yolcuymuş veya bir garipmiş gibi yaşa.”, “Dünyada kendini ölülerden say.” Hadislerinde ifade edilen manalara uygun olarak, müridin kalbini, ölüme, kabire, kıyamet ve ahirete bağlaması, bunların şiddeti ve korkunçluğunu düşünmesi, böylece nefsinin kötülüğe yönelik eğilimlerini engellemeye çalışmasıdır.

 3-Rabıtatül Mürşid: Ellerinde bir delil bulunmadığı halde, ehlullah’ın kemal ve feyzinden nasibsiz bazı alimlerin, çoğu taklidçi ve bilgisiz bazı kimselerin karşı çıktığı rabıta türü budur. Buda müridin kalbini, Allah’ın peygamberlerinden birine, veya O’nun veli kullarından bir veliye, veya hepsine birden, yada silsilesi Hz. Peygamber S.A.V. ulaşan kamil bir mürşide veya şeyhine, yada hakkında güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibarettir. Kullara emredilen ve onlardan istenen rabıta budur. Bunun gereği ise, müridin kalbini bağladığı kimselerden feyz alması, sıkıntıya düştüğü zamanlar onlardan yardım dilemesi, ve problemine onların söz, hareket ve halleriyle çözüm bulmaya çalışması, onların bedeni veya manevi suret ve siretlerini hayalinde canlı tutmasıdır. 19

7-Mehmet Zahid Kotku k.s.:

 Salikin (tarikat yoluna girmiş olanın) mürşid-i kamille sohbeti evla yoldur. Tefeyyüz (salikin mürşidinden bol feyizlenmesi) için sohbette iki asıl vardır. Biri (s.a.s) efendimiz hazretlerine kemal-i ittiba (tam olarak uyması), diğeri de şeyhe muhabbettir. Bununla beraber şeyhin ef’alinden (fiillerinden) birine zahiren (açıkça) veya batınen (içten gizlice) itiraz ve inkar etmemek lazımdır. Olabilir ki, şeyh o fiilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmışdır. Şeyhin huzurunda kendi nefsinin arzusuna tabi olmamak gerekdir. Bir mürid sıdk ve ihlas ile sohbet-i şeyhe müdavim (devam eden) olursa, bi iznillahi teala kalbden kalbe ilham ve in’ikas (aksettirme) tarikıyla (yoluyla) hal mün’akis (yansıması) olur.

 Bir hadis-i şerifde, “O kimseler ki, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar” buyurulduğu veçhile istifade ve istifaza husule gelir. Müridin ihlas ve edebe riayet ve isti’dadına göre tefeyyüzündeki sür’at ve bataette tahallüf eder.

 Şeyh, mizab (oluk) gibidir.”Elmer’ü maa men ehabbe” (Kişi sevdiği ile beraberdir.) hadis-i şerifi muktezasınca, şeyhin ahval ve evsafından müridde hal zuhuruna başlar. Bu halin kemali fena fişşeyh halidir ki, fena fillah halinin mukaddimesidir.

 Eğer bir müridde sekr ve gaybet hali olursa rabıtayı terk ile kendi haline müteveccih olur. Nitekim, Makamat-ı Nakşibendiyyeden nakl olunmuşdur ki, sofiyeden biri meclis de rabıta ile meşgulken, onda gaybet eseri zuhur etti. Mürid o gaybete iltifat etmedi. O vakit Hoca Nakşibend (k.s.) Hazretleri, “Beni bırakda o gaybete müteveccih ol” buyurdular.

 Bir mürid eğer Cenab-ı Hakk’dan (direk) istifazaya kadir olursa, o müridin rabıtayı terk etmesi vacib olur. Bu müridde rabıta ile iştigal, terakkiden tenezzüldür. Şuhud makamı üzerine, hicab (utanıp kapatma) mertebesini tercih demek olur. Bu ise Cenab-ı Hak’dan i’raz (yüz çevirmek) demekdir.

 İmam-ı Rabbani (k.s.) buyurmuşdur ki, “Tarikımız sahabe-i kiram rıdvanullahi teala aleyhim ecmain Hazeratının tarikıdır. Bu tarikde şeyh kemal-i ma’rifet ile mütehakkık olursa, ifazada, ölü ile diri müsavi olurlar ve istifazada şeyhler ile sıbyan beraber olurlar.”

 İnsan-ı Kamil mir’at-ı Hak’dır. Her kim kamil insanın ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa, onda canab-ı hak’kın tecellisini görür. Sıfatının zuhurunu idrak eder. Rabıta sebebiyle şeyhler, sıbyan-ı kamilden feyz alırlar. Velinin velayetinde, ilmi şart değildir. Rabıta-i muhabbetle ve şeyhin teveccühüyle maksudlarına vasıl olurlar. “O Allah’ın ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. Allah çok büyük ihsan sahibidir.” (Hadid Suresi ayet 21) 20

8-Mahmud Es’ad Coşan k.s.:

Soru: Rabıta yapılırken mürid şeyhi ne olarak görmelidir? Rabıtaya şirk diyenlere verilecek aklî ve naklî deliller nelerdir?

Cevap: Rabıta ile ilgili Necib Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risâlesi'nden faydalanarak, kendisi de birtakım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, (Ve kûnû maas sâdıkîn) "Sadık kullarımla beraber olun!" buyuruyor. Yâni "Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!" mânâsına geliyor. Onun mânevî tatbikatı, mânevî bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor.

İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahat le geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması da kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor. Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyici olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yaptığını düşünecek.

Rabıtanın şirk olmasının hiç bir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiç bir ilgisi yoktur. Onlar herhalde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Ya da İbn-i Teymiye'nin filân kitaplarını iyi okumuyorlar.

Ben şöyle onların kitaplarını ve o kitaplardan alınan özetleri okuyunca, baktım o da bizim gibi düşünüyor. Tasavvufa saygılı, bu gibi pek çok konuda oldukça güzel ifadeleri var... Demek ki yarım bilgili olan insanlar, meseleyi anlamadıkları için yalan yanlış konuşuyorlar.

Şirk Allah'a ortak koşmak demektir. Allah'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimse ile beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir.

Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkalâde önemli...

Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Bir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?..

Deyiniz ki: "(Yâ ricâlallah!) Ey Allah'ın erleri, Allah'ın ricâli!.. (eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!" diye böyle söyleyin! Çünkü, Allah'ın sizin görmediğiniz maddî mânevî erleri olur, evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğine göre, Allah'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı bir taassubdan kaynaklanıyor.

Bir takım insanlar tasavvufa düşman olmuşlar. Bu tasavvuf düşmanlığını İngilizler körüklemiş. Meselâ geçtiğimiz asırda, İngilizler Osmanlı'yla çeşitli cephelerde harb ederken, iki büyük tehlike tesbit etmişler:

1. Hac

2. Tasavvuf, tarikatlar

Neden?.. Hacca gittiği zaman müslümanlar, dünyanın dörtbir yerinden gelip bir yerde toplanıyorlar. "İngilizler falanca yerde şöyle yaptı, böyle yaptı... Ona karşı şöyle tedbir alalım, böyle tedbir alalım!.." diyorlar. Ondan dolayı İngilizlerin başarısı veya gayrimüslimlerin, İslâm'a suikast için çalışanların oyunları bozulmuş oluyor. Onun için hacca düşmanlar...

O zamandan başlamışlar, hac mevsimi geldiğinde haccı engellemeye... İşte, "Salgın hastalık var!" filân diye yalan dolan haberler yaymağa... Bu, yakın zamanlara kadar devam etti. Sonra birden salgın hastalıklar filân hepsi kalktı. Yalanmış demek ki...

Yâni, hac mevsiminde ilkönce "Bir salgın hastalık var!" diyorlardı. "Gidersen, ölürsün!" diyorlardı. Hastaneye havale ediyorlardı, seyahat hürriyetini tahdit ediyorlardı. Doktorların keyfine kalıyordu. Rapor vermeyince, adam burda kahrından ölüyordu. Saçma sapan şeyler... Şimdi bak hiç bir şey olmuyor elhamdü lillâh... Yalanları ortaya çıktı.

Bir de bu tarikatlardan, tasavvuftan has müslüman yetiştiği için çok korkmuşlar. Meselâ deniliyor ki, "Hâlâ Orta Asya'da, Türkistan'da, Rus diyarlarında bozulmadan duran insanlar, bu tarikat sayesinde, tasavvuf sayesinde korunabilmişler, Rus baskılarının karşısında durabilmişler." diyorlar.

Ayrıca bir de hilâfet meselesinden çok korkuyorlardı. müslümanların halifesi olursa, ödleri patlıyor. Neden?.. O zaman, "Azerbaycan'da Ruslar saldırmış, ona karşı tedbir alın!.. Bulgaristan'da Bulgarlar şöyle yapmış, ona karşı tedbir alın!.." dediği zaman, tüm Ümmet-i Muhammed ayağa kalkacağından, böyle bir merkeze bağlılığı istememişler. Halbuki onu kurmak, her müslümanın boynuna vacib!.. Çok önemli bir şey... Çünkü dağınık olduğun zaman, düşman tek tek yakalayıp mahvediyor. Kuzucukları birer birer kurtlar parçalıyor.

O bakımdan böyle şeyler olduğundan, bir tasavvuf düşmanlığı almış gitmiş. Suud'da korkunç bir tasavvuf düşmanlığı var...

İran'da kendine göre bir acaib tasavvuf düşmanlığı var... Radikal müslüman dediğimiz, yeni müslüman kardeşlerde bir tasavvuf düşmanlığı var...

Kur'an-ı Kerim'de zikir emri var... Seksen doksan yerde Allah-u Teâlâ Hazretleri zikri emrediyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek vazifesi Kur'an-ı Kerim'de var:

(Kad eflaha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." Ahlâkı güzelleştirme emri Kur'an-ı Kerim'de var... Nefsin oyunlarına karşı tedbir almak, şeytanla mücadele etmek meselesi var... Tasavvufun tüm konuları Kur'an-ı Kerim'in emirlerinden çıkmış, hepsi Kur'an-ı Kerim'de var...

Sen bunları nasıl inkâr edersin, zikri nasıl inkâr edersin?.. İslâm'ı bilip tasavvufu inkâr etmek mümkün değil... Ama cahiller tutturmuşlar, öyle gidiyorlar.

Biz de bunların yanlışlığını belirtmek için mecmualarımızda en alim kimselerle röportajlar yaptırıp yayınlıyoruz. Büyük mezheb imamları tasavvuf hakkında ne demişler, onların sözlerin yazıyoruz. İmam-ı Azam böyle buyurmuş, İmam Şafiî böyle buyurmuş, İmam Mâlik böyle buyurmuş, Ahmed ibn-i Hanbel böyle buyurmuş... Şu zâtı medhetmiş, bu şeyhe bağlanmış filân diye onları yazıyoruz ki, millet bu oyunun tesiri altında kalmasın diye...

Soru: Rabıta Allah'la kulun arasına girmek midir?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Rabıta, irtibat mânâsına geliyor, ilgi kurmak, irtibatlı olmak mânâsına geliyor. Nasıl hani, İstasyonu arayıp düğmeyi çeviriyorsunuz; ilgiyi kurduğunuz zaman, o radyo istasyonunun yayınını alabiliyorsanız, böyle bir ayarlama gibi bir şey olmuş oluyor.

Rabıta, bir sevgi bağlantısıdır, bir saygı bağlantısıdır. O bakımdan... Şimdi bir insan hocasıyla beraber, şeyhiyle beraber bir yerde olsa güzel olur. Aynı mecliste olsalar, sohbetinde bulunsa, sözünü dinlese; beraberce ellerine tesbihleri alsalar, zikirleri yapsalar güzel olur. Bu böyle olmadığı zaman, gözünü kapatacak, mürşidiyle irtibatını kuracak, mürşidini karşısında tasavvur edecek... O da onun karşısında oturmuş, mübârek bir mecliste beraberlermiş diye göz önüne getirecek... Böyle gönül aleminden bir irtibat sağlayacak... Bu irtibata rabıta deniliyor.

Böyle mürşidiyle bir irtibat kurduğu zaman; ziyaretine gittiği zaman, aynı mecliste beraber zikir yapsalar nasıl oluyorsa, orda da öyle bir durum oluyor. Beraber zikretmiş olacaklar, irtibat kurmuş olarak zikretmiş olacaklar. O zaman, böyle bir bağlantı kurulduğu zaman, mürşidindeki füyûzat ve mânevî berekât kendisine intikal eder. O bağlantının bereketiyle kendisi çok feyizyâb olur ve yaptığı ibâdetin tadını duyar, faidesini görür.

Böyle bir fenâ fillâh-beka billâh makamına ermiş mürşid-i kâmil ile irtibat kurduğu zaman insan, istasyonu bulmuş gibi oluyor yâni... O zaman kendisi çok istifade eder. Büyüklerimiz böyle diyorlar. Bu bir sevgi bağlantısıdır ve kısa zamanda müridin terakkî etmesi için gerekli bir çalışmadır.

 

Bunun hem asrımızın modern ilimlerinden, hem de tarihimizden ve dinimizden çok misalleri vardır. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, Rasûlüllah Efendimizi her zaman karşısında görürmüş. Hattâ utanırmış. O kadar böyle canlı bir tarzda karşısında görürmüş ki, utanırmış ayağını filân da uzatamazmış. Yanında değil ama, yanında gibi... İşte buna fenâ firrasûl makamı derler. Yâni, nereye baksa Rasûlüllah'ı görüyor; Rasûlüllah'ı görür hale gelmiş oluyor.

O hale ermek için de, ilkönce fenâ fişşeyh makamı denilen hale ermiş olmak, şeyhini görür hale gelmek lâzım ki; ordan fenâ

firrasûl makamı nasib olsun, ordan fenâ fillah makamı nasib olsun diye, büyüklerimiz böyle bu meseleyi açıklamışlardır.

Bir de bazı kitaplarda belirtiliyor ki, Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesinde, tam öyle Zelihâ valide kapıları kapatıp da, "Gel bakalım!" dediği zaman;

(Lev lâ enraâ burhâne rabbihî) diye bildiriliyor ayet-i kerimede... "Rabbinin burhanını gördü, kendisine hakim oldu, uymadı.

Kapıya doğru kaçtı." diye bildirildiği sırada, o gördüğü burhan nedir diye bazı kimseler diyorlar ki rivâyetlerde: Babası Ya'kub AS'ı karşısında görmüş... Ya'kub AS'ın hayalini aynen karşısında görmüş. Babası karşısında... Evlâdına böyle bakıyor. O zaman kendisine daha iyi hakim olmuş, o teklife karşı direnmiş.

O bakımdan bu işin bir takım mânevî tarafları vardır. O vazifeyi yapan insanlarda da böyle bazı şeyler hasıl oluyor.

Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan'dan birisi bana bir mektup gönderdi. Türkiyeden Pakistan'a gitmiş. Benden de cevap istiyor. "Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız'ı gördüm." diyor, gördüğü şeyleri anlatıyor: "Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım: 'Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?' dedi. 'Yok!' dedim. 'Nasıl bir kimseydi anlat bakalım!' dedim. Tıpkı Hocamız'ı tarif etti." diyor. Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş. Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: "Gördün mü, şu kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?" diye...

Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, --Allah rahmet eylesin, cennet mekânı olsun-- o anlattı. Kıztaşı'nda apartmanda otururlardı. "Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim. Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım, karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım, tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu." dedi.

Şemseddin-i Sivâsî Hazretlerini anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, şöyle bir müddet durmuş, gözleri kapalı... Müridi diyor ki: "--Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?.."

"--Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden böyle şeysiz kalır. O hal oldu da onun için böyle oldu." diyor.

Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına Allah-u Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî bir takım haller nasib ediyor. Rabıta da öyle bir hal olmuş oluyor. Yapan görür.

Soru:"Rabıta şirktir, İslâm'da delili yoktur." diyorlar; ne dersiniz?

Cevap: Hayır! Allah'tan başka bir tanrı düşünmek şirktir. Rabıta ise, hayalinde şeyhini tahayyül etmektir. Bu şirk değildir.

Hayal kurmak yasak değildir. İnsan sevdiği için annesini babasını düşünebilir gözünü kapattığı zaman... Memleketini düşünebilir. Yaz mevsimini, tatili vs. yi düşünebilir... Gözünü kapatır, Kâbe-i Müşerrefe'yi, Medine-i Münevvere'yi düşünebilir. Bunun gibi hocasını düşünebilir. Hocasını hayalinde karşısında düşünür, bu gayet normaldir. Şirk, Allah'ın birliğini kabul etmemek demek; bununla bir ilgisi yok...

Rabıtayı bilmiyorlar, uzaktan uzağa tenkid ediyorlar. Ne olduğundan haberleri olmadığı şeyleri tenkid ediyorlar.

Soru:Şeyh ile rabıta yapmanın bid'at olduğu söyleniyor; ne dersiniz?

Cevap: Hayır, bid'at değildir. Taa Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar giden geçmişi vardır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de ona dair işaretler vardır. Bu bir mânevî haldir. İnsan o çalışmayı yaptığı zaman hasıl olur. Bu bid'at da değildir, şirk de değildir, yanlış da değildir. Güzeldir, iyi bir tasavvufî çalışmadır ve faydalıdır.

Soru: Rabıtada tahayyülde zorluk çekiyorum, ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Şeyhinin sohbetine fazla devam etsin. Sevgisi ziyadeleşince olur.

 

Soru: Resimle rabıta olur mu?

Cevap: Olmaz, uygun değil!.. Pis suyla abdest alınır mı?.. Resimin ancak bir takım meşrû sebeplerle müsaadesi var... Sen onu meşrû sebepler için kullanabilirsin. Pasaport çıkacak, tapuda lâzım, bilmem nerde lâzım; orda kullanabilirsin. Onun dışında öyle resimle rabıta yapmak bid'attir, uygun değildir. Tarikatta bid'attır, böyle şey olmaz!.. O hocasına, usûlüne uygun olarak rabıta edecek, resimle yapmayacak!. 21

1. Soru: Rabıta-i mürşidin müridi yetiştirme ve olgunlaştırmadaki rolü nedir?

Çok büyüktür. Hadis-i şeriften alınmadır. Peygamber Efendimiz'le sahabesi arasında rabıta vardı. Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden Peygamber Efendimiz'in hayali gitmediği için, yalnız olduğu zaman bile rahat olamıyordu. Ayağını uzatamıyordu, serbest olamıyordu.

Yâni, rabıta sevmekten kaynaklanır. Ayrıca, bu rabıta dolayısıyla hakîkaten mânevî bir yakınlık ve bağlılık hâsıl olur. Bu bağlılık, mürşide rabıtadan, Rasûlüllah'a rabıtaya götürür insanı... Sonunda insan, Rasûlüllah'la rabıta etme haline gelir. Onun için, bir yetiştirme merhalesidir bu... Bilinenden bilinmeyene doğru yükselmedir. Kolaydan zora doğru ilerlemedir. Bir merhaledir ve şarttır.

Peygamber Efendimiz diyor ki: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz beni annenizden, babanızdan, evlâdınızdan ve bütün insanlardan bile daha çok sevmedikçe, hakîkî müslüman olamazsınız."

Rabıta aslında sevgiden kaynaklanıyor. O sevgi ile, onu düşünmesiyle, onunla mânevî beraberliğini kuruyor. Bu beraberlik kuruluyor.

İnsan rûhî merhalelerde ilerlediği zaman, bu bedene bağlı kalmıyor ruhu... Yusuf AS, Yâkub AS'ı görüvermiş karşısında... Zeliha Hatun kapıyı kapatıp, "Hadi, ikimiz kaldık!" dediği zaman, Yâkub AS'ı görüveriyor karşısında... "Ne yapıyorsun evlâdım, bu ne durumdur?.." gibilerden, Yâkub AS'ın böyle parmağını ısıraraktan göründüğünü naklederler. Evliyâullahın da böyle görünmesi vardır.

Evliyâullahın ruhları bedenlerinden çıkıp böyle dolaşabilir. Bizim şeyh efendilerimizden birisine demişler ki, "Efendim sizi filânca yerde gördük..." "Evet evlâdım! Demin oraları düşünüvermiştim." demiş. Burdan düşünür gibi bir şeyle, o tarafta onun şeyi görünür. Böyle şeyler olur. Bunlar hep rabıtanın inceliklerinden, detaylarındandır.

Kişinin gözünü kapatıp annesini babasını düşünmesi nasıl tatlı bir şeyse, normal bir şeyse...

Ne yapıyorsun?..

Ah, ak sakallı babacığım hatırıma geldi. Nur yüzlü, başörtülü annem hatırıma geldi. Gözümü kapattım, onu hayal ediyorum.

Bunun şirkle bir ilgisi olmadığı gibi, insanın da şeyhini böyle düşünmesi, sevgi bağı olarak lâzımdır ve gereklidir. Sevmesi, sayması, dinlemesi ve böyle düşünmesi feyzinin çok olması için de gereklidir. Bu bir alıştırmadır. Sonunda Rasûlüllah'la görüşme haline gelebilmesi için alıştırmadır, başlangıçtır, birinci bölümüdür işin... Daha ötedeki bölümlerine bir gidiştir. Onun için gereklidir.

2. Soru: Rabıtada Peygamber Efendimiz'i düşünsek, daha iyi olmaz mı?..

Zâten oraya getirecek. Yâni, Peygamber Efendimiz'i düşünmeye müridin ilk başta kabiliyeti yetmez ve o tecellîye kendisi tahammül edemez. Hocasını düşünmekten başlar. O eğitime alıştıktan sonra, Rasûlüllah'a gelir zâten...

Merdivenin altındaki iki basamağa ne lüzum var?.. Bunlar olmasa üst kata çıkamaz mıyız?.. Çıkamazsın; çünkü, buraya basacaksın, oraya öyle çıkacaksın! Alt merdiven olmadan üst merdivene çıkılmıyor.

3. Soru: --Rabıtaya delil olarak Peygamber SAS'in zamanından bir örnek verir misiniz?

--Peygamber SAS Efendimiz, Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden hiç gitmezmiş. Evde yalnız olduğu zamanda bile... Hattâ onun hayalinin gözünün önünde devamlı olmasından dolayı, ayağını uzatmaya utanırmış, helâya gitmeye utanırmış. Bu bağlılığın bir misâlidir, fenâ fir rasul olmanın alâmetidir. Rabıta da zâten, o olsun diye yapılan bir çalışmadır.

4. Soru: --Rabıta-i mürşid yaparken mürşid Allah ile kulu arasına girmiyor mu?

--Olmuyor. Ne demek Allah ile kul arasına girmek; nerden çıkmış? İlgisi yok!..

İnsan namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal edecek. Kâbe'ye doğru dönüyor ya...

Tasavvur edecek: Mültezem şurada, Hacer-i Esved şurada, Hatîm şurasında, Makàm-ı İbrâhim şurada... Bu Allah'la kulun arasına Kâbe'nin girmesi midir?.. Değil... Böyle bir şey tasavvur edebilir.

İnsan askerdeyken gözünü kapattı, annesini babasını düşündü. "Ah evim, barkım, annem, babam..." diye hayal etti. Bu Allah'la kulu arasına girmek değildir, onunla bir ilgisi yoktur.

Şimdi biz karşı karşıya konuşuyoruz. Mürid de tesbih çekerken şeyhimle beraber çekiyoruz diye düşünüyor; ne var yâni?..

Allah mekândan münezzehtir. Öyle aradan, aralıktan filân da münezzehtir. Araya girmek diye bir şey bahis konusu değildir. 22

9-Zeynuddin El-Havafi k.s.:

Bilinizki, müridin mürşidine kalbini bağlayıp rabıta etmesi, manevi fethin süratle açılmasında büyük bir esastır. Hatta hepsinin temeli budur. Müridlerdeki feyzin kesilmesi ve terakkinin durması, ancak, tam bir teslimiyet ve sadık bir himmet arzusu ile mürşide kalblerini bağlamamalarından kaynaklanmaktadır.Kalbi, rabıtadan koparan şeylerin en büyüğü, mürşide kalble itirazdır. 23

10-Kuşadalı İbrahim Halveti k.s.:

Ehlullah; Salik devamlı rabıta halinde olmalıdır. Demişlerdir. Bunun manası: Salik, tenhada tek başına iken, büyük küçük hiç kimseyi kalbine getirmeyip, mürşidinin simasını hatırında tutması, bu durumda hasbel beşer kalbe gelen şeylere iltifat etmemesidir.

 Rabıtanda ilerlemeye bak. Azimetlere sarılarak mürşidinle manen buluşma istidadını geliştir.

 Özellikle, sevgisine sadık olanlar, bizlere rabıta edip bizden ayrılmadıkça, bunun ona terakki sağlayacağı malumdur. “Sadık kullarla beraber olun” buyuruldu. Hemen rabıta denizine dal; cismini o denizde yok et.

 Sülükte, halinize göre, maksadınıza ulaşmanız rabıta ile mümkündür. Başka şeyleri düşünmek ve maksada almak bir tehlike çukurunun kenarında durmak gibidir. Hem haller ve makamlar gaye değildir. Bunlar bir takım zuhurat, manevi fetih ve faydalardır. Sen bunlara takılıp yorulma, güzel rabıta yapmaya bak.

 Rabıtaya yönelmekten maksad, ancak irfan, mizan ve rızayı bulmaktır. Başka dünyevi ve uhrevi müşkilat halli için teveccüh olmaz! Buna dikkat edin. 24

11-İbrahim Hakkı Erzurumi k.s.:

 Hoca Behaeddin Hazretleriyle Halifeleri demişlerdirki:

 Nakşibendi tarikatının üçüncüsü, kalbin bağlanış yoludur. Mürid kalbini Allah’ın huzurunda ve tam bir teslimiyetle, bir Mürşid-i Kamile bağlarsa o, müşahade makamını bulur ve ilahi isimlerle sıfatlar, muhakkak ona görünür....

 O mürşidden ayrılsa bile onun suretini hayalinde tutabilsin ve içli dışlı bütün kuvvetleriyle kendi kalbine çevirsin ve kalbine gelen her hatırayı atıp yalnız onun hayal ve hatıraları kalsın. Ta ki, o na bir hayret hali gelinceye kadar.

 Bu durumu tekrar tekrar yapmak suretiyle hayret hali kendisinde bir alışkanlık doğurur ve böylece fakirlikle yokluk devletini bulur. Bundan daha yakın bir yol olmaz....

 Sonra kabiliyetli mürid, bir mürşid-i kamili, Allah’ı bilmek için vasıta kılsa ve yüzü, belki iki kaşının arası, onun hatırından bir an bile gitmezse, otururken, kalkarken, yemek yerken, ondan bir an bile gaflette bulunmazsa daima zihninde yaşarsa ki, bu halin devamı, mürid için epey zahmetli olur. Fakat mürid, bunun sonunda öyle bir mertebeye erer ki, mürşid-i kamilin sureti kalbinde kökleşir.ve her an zahmetsizce tahayyül edebilir.

 Sonra gayp aleminden mürşidin kalbine akan ilahi bilgi ve hikmetler aynen kendi kalbinden, müridin kalbine akma yolunu bulur. Fakat terk-i edep sebebiyle bu feyiz yolu müritte bozulabilir. Onun için bağlantı yolunu düzeltmek zor olur. Bu zamanda böyle aziz ve yüksek bir mürşidin sohbetini bulmak büyük bir şans ve nimettir. 25

12-Abdulhakim Arvasi k.s.:

 Rabıta Allah’a ermeye müstakil bir yoldur.

 Rabıta her tarikatte şarttır. Bu şartı kabul etmeyenler, ya rabıtanın ne olduğunu bilmeyenlerden, yahut tarikatlerin mana ve mefhumunu anlayamayanlardandır.

 Rabıta, İlahi-Zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahade makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalb bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.

Sadık mürid, kamil mürşidin suretini böylece hayalinde tutmakla, onun halleri ve sıfatlarıyla, doğruluğu ve samimiliği, gayret ve istidadı nisbetinde tahakkuk eder. Hakiki matlup Allah’ta fani olmanın mukaddimesi, şeyhte fani olmayı gerçekleştirmekten ibarettir. 26

13-M.Es’ad Erbili k.s. ve Ramazanoğlu Mahmud Sami k.s.:

 Muhabbetullah da mütabaat ile olur. Muhabbetin birinci adımı şeriat, ikincisi ise tarikattir. O da ikidir; biri zikir, diğeri tefekkürdür. Zikir ve fikirde Rabıtasız kazanılmaz. Rabıtada kolay değildir. Çünki nefse muhalefet ve mücadele lazımdır. Nefis insana çok şüpheler verir. Şüpheleri izale lazımdır. Buda zamana muhtaçtır. Rabıtada mürşidin hayalini tefekkür etmeğe lüzum yoktur. Muhabbet lazımdır. Zaten bir insan sevdiğini daima gözü önünde bulundurur....

 Bazı kimseler görüyoruz ki, pek çok fenalıklar yapıyor, kendilerini bir türlü fenalıklardan kurtaramıyor. Halbuki ehl-i tarik böyle değildir. Her ne kadar ehl-i tarikin bazılarında da bu hal bulunuyorsa da, bu şeriate dikkatsizlikleri, teslimiyet ve rabıtada za’fiyet ve kusurları sebebiyledir. Zira rabıtası kuvvetli olanlara şeytan yaklaşamaz. Rabıtası kuvvetli olan salikin kalbi zakir ve uyanık demektir. Zakir olan kalbe şeytan sokulamaz.

 Ay ışığını güneşten alır. Bunda rabıtayla elde edilen istifadeye müşabehet vardır. Gözlükle bir şeye bakılınca gözlük vasıta olduğu gibi, rabıtada buna benzer. 27

14-Muhammed Raşid Erol k.s.:

 Tarikatı nakşibendi’de mürşid rabıtası çok önemlidir. Çünki müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid şeyhinin ruhaniyetini manevi tasarruf ve yardımını her an yanında düşünmelidir. Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izlerine bastığını düşünerek onda (onun halinde) halinde fani olmaya bakmalıdır....

 Müridin mürşidinden istifadesi iki şekilde olur: Birincisi, zahiren ondan şeriati öğrenmek. İkincisi, batınen şeyhin feyzinden istifade etmek.....

 Bu feyiz ve nisbet, kalblere tasarruf eden Cenab-ı Hakk tarafından verilir. Allah kime murad ederse Sadat-ı Kiramda o tarafa yönelir ve o kimseye nasibini ulaştırır. Bu işte herşey şeyhin isteği ile değildir. Öyle olsaydı Gavs-ı Hizani k.s. manevi emaneti (hilafeti) Seyda-ı Taği’ye değil, kendi çocuklarına verirdi....

 Bazı sadatlar demişlerdirki:”Bizim görevimiz çözüp bağlamaktır.” Kendilerine: “Siz neyi çözüp bağlarsınız.” Diye sorulduğu zaman “Biz bize tabi olanların kalblerinden dünya mıhabbetini çözüp Allah ve Ahiret sevgisini bağlarız.” demişlerdir.

 Rabıta manevi bir hattır; müridi, mürşidine ve geçmiş sadatlara bağlar. Rabıtaya sımsıkı sarılıp devam ettiriniz. 28

15-Mahmud Usta Osmanoğlu k.s.:

 Bilinmelidir ki, mürşide yapılan rabıta, şeytan tarafından gelen vesveseleri kesmek ve seyr-i sulüke vesile olması içindir.

 Rabıta bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalb gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir. Çünki mürşid; yetiştirme, yardım etme, feyiz verme kemale erdirme ve tebliğde efendimiz s.a.v. vekilidir. İşte bu mana, Allah için ve Allah uğrunda şeyhe karşı olan tam bir muhabbetten ibarettir. Zira efendimiz s.a.v. bizimle Allah’u Teala arasında vasıta olduğu gibi mürşidde bizimle efendimiz arasında vesiledir. Ona karşı olan bu sevgi vacip olan bir iştir. Çünkü:”Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğz etmek vaciptir.”

 Şu bilinsin ki, aslında rabıta, efendimiz s.a.v. yapılmakta ise de, ona uyarak, Allah Tealanın dostlarına ve kamil meşayıha yapılmasının caiz olmasında da hiç şüphe yoktur. 29

 

MUTASAVVIFLARIN RABITAYLA İLGİLİ

ORTAYA SÜRDÜKLERİ DELİLLER

Ayeti Kerimeler

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” 30

 Buradaki sadıklarla beraberlikten rabıtaya işaret vardır denilmektedir.

“Kadın cidden ona niyeti kurmuştu. Rabbinin burhanını görmeseydi, (Yusuf da) kurmuş gitmişti! İş te biz, ondan fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yaptık. Çünkü o ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.” 31

 

 Bu ayetin tefsirlerinde zayıf bir rivayet olarak, Yusuf A.S’ın kadına meylettiği sırada “Rabbinin burhanı” olarak babası Yakub A.S parmağını ısırmış bir halde gördüğü ve o fena hali işlemekten vazgeçtiği rivayet edilir. Tasavvuf ehline göre Yusuf A.S’ın uzaklarda olan babasını bu şekilde görmesi bir çeşit rabıtadır.

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın. Ve O’nun yolunda savaşın. Ta ki muradınıza eresiniz.” 32

 

 Burada “O’na yaklaşmaya vesile arayın” emrinin rabıtayı meşrulaştırdığı düşünülür. Çünkü Cenab-ı Allah şununla veya bununla diyerek sınırlandırmamıştır.

 

“Habibim de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunki Allah’da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” 33

 

 Rabıta insanları hazreti peygambere uymaya yönlendirici bir unsur olduğu için bu ayet deliller arasında yer almaktadır.

 

“Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu.” 34

 

 Rabıta aynı zamanda kalbi bir beraberlik olduğu için bu ayet rabıtaya delil gösterilmektedir.

 

“Ey iman edenler! Sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! (Cihad için hazır ve) rabıtalı bulunun. Hem Allah’tan korkun ki, felah bulasınız.” 35

Bu ayetin orijinal metninde de açıkça rabitu lafzı geçtiği için ve müminlerin birbirleriyle irtibat halinde olmaları emredildiği için deliller arasında yer almaktadır.

“Eğer biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebut, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı:” 36

 

 Burada Musa A.S annesinin firavunun sarayında çocuğunu emzirmeye götürülmesi anlatılmaktadır. Kadın Musa A.S, kaybettiğini zannettiği oğlunu aniden karşısında görünce bir anda annelik duygusuyla hareket edip, çocuğun kendisine ait olduğunu belli edecekken kalbinin manevi bir bağla güçlendirilmesi neticesinde duygularına hakim olmuş ve Musa A.S öldürülmekten kurtarılmıştır. İşte bu nedenle bu ayet rabıtaya delil olarak görülmektedir.

 

HADİS-İ ŞERİFLER

 

“İnsan sevdikleriyle beraberdir.” 37

“Ya rasulallah! Allah’ın dostları kimlerdir? Diye sordu.

 Rasulullah s.a.v-Onlar görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir. Buyurdu.”38

 

MAHMUD ES’AD COŞAN R.ALEYH HOCA EFENDİNİN

 RABITA TARİFLERİ

Bir de tabii serbest, tam usûlüne uygun yapmak istiyorsanız, sakin bir yerde, tenha, temiz bir yerde diz çökerek oturursunuz.

Gözünüzü yumarsınız, tadını çıkarta çıkarta yaparsınız zikrinizi...

Evelâ 25 defa Estağfirullah çekeceksiniz.

--Niye?..

Namazı bitirdiğimiz zaman bile "Estağfirullah" diyoruz da ondan... Sağa sola selâm verince bile üç defa "Estağfirullàh...Estağfirullàh... Estağfirullàh..." diyeceksiniz, ondan sonra "Allàhümme entes selâmü ve minkes selâm, tebârekte yâ zelcelâli vel ikrâm." diyeceksiniz.

Halbuki namaz bir ibadet, güzel bir şey... Namazı kıldığımız zaman bile Estağfirullàh diyorsak, günün içinde namaz kılmadığı zaman nice hataları vardır insanın... Tabii, onlar için bir "Estağfirullàh" demek iyidir işe başlarken...

Nasıl temiz bir insanız hepimiz, elhamdü lillâh müslüman temizdir. Temizlik imanın yarısıdır. Nasıl sofraya otururken elimizi yıkıyoruz. Hem de yıkadığımız zaman katran gjbi simsiyah akıyor su... Şaşırıyoruz, "Allah Allah!.. Yâ kirli bir şey yapmadım, ne oduna ne kömüre bulaştım; yine de şu akana bak!" diyoruz. Çünkü, bilmeden insanın elleri kirleniyor. İşte bilmeden gönlü de kirlenir.

Onun için 25 defa "Estağfirullah" diyerek başlayacaksınız ki, bir mânevî temizlik olsun.

Sonra bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyacaksınız. Bunların sevabını Peygamber SAS Efendimiz'e ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş pirlerimizin, şeyhlerimizin ve evliyâullah büyüklerimizin ruhlarına hediye edeceksiniz.

Biliyorsunuz bu iş nasıl geldi bize kadar: Peygamber Efendimiz insanları hak yola davet etti, yaşadı. Ondan sonra vefat etti, ahirete göçtü. Ondan sonra Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi, hulefâ-i râşidîn geldi. Ondan sonra evliyâullah geldi, mürşid-i kâmiller, büyük alimler, Allah'ın sevgili kulları, mübarek kulları geldi. Bu irşad vazifesini yaptılar, yaptılar, yaptılar... Buna tarikat diyoruz. Sonra vazife Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hocamız'a geldi. Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hocamız da, "Evlâdım benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın!" dedi. Biz de bu vazifeyi yapıyoruz.

Bizden önce Peygamber Efendimiz'e kadar büyüklerimiz bu vazifeyi yaparak elden ele bayrağı devrettiler. Bayrak bize böyle geldi. Binâen aleyh, bunların hepsi bizim büyüklerimizdir.

Kimlerdir o büyüklerimiz: Bahâeddin Nakşıbend Efendimiz büyüğümüzdür, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz büyüğümüzdür, Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz büyüğümüzdür, Şehâbeddin Sühreverdî Efendimiz büyüğümüzdür... Kitaplarını yayınladık, dergilerde verdik.

Hàlid-i Bağdâdî Efendimiz büyüğümüzdür, Mevlânâ Hazretleri yine büyüğümüzdür, akrabamız olan bir tarikattandır... Geçen gün rüyasını gördüm, Şâzelî Tarikatı büyükleri büyüklerimizdir. Yâni zikre oturduğumuz zaman onlara bir Fâtiha, üç Kulhüvallah gönderiyoruz. Bu gider; sen okursun, Allah onlara bildirir. Onlar da sizi bilirler. Dünyadan filânca şahıs bana Fâtiha gönderiyor, sevaplı şeyler gönderiyor, evlâdım benim diye sever.

Evliyâullah'ın ruhlarının hürriyeti vardır ahirette, serbestliği vardır, tasarrufatı vardır, vazifeleri vardır. Onlar insanların rüyasına girerler, hak yolu gösterirler, nasihat ederler. Öyle kabiliyetleri vardır evliyâullahın...

Onun için onlara birer Fatiha, üçer İhlâs-ı Şerif hediye edin, işe başladığınız zaman...

Sonra gözünüz kapalı üç rabıta yapacaksınız.

 

Rabıta tefekkür mânâsınadır burda... Üç tefekkür ve tahayyül yapacaksınız. Tahayyül, hayal etmek demektir.

Birincisi rabıta-i mevt... Yâni, bu hayatın fâni olduğunu, bir gün gelip öleceğinizi, öldükten sonra kıyametin kopmasından sonra kabirden kalkacağınızı, mahşer yerinde toplanacağınızı, Allah'ın insanları muhakeme edeceğini, sevapların günahların tartılacağını, iyilerin bir tarafa, kötülerin bir tarafa ayrılacağını; iyilerin sıratı geçip cennete varıp ebedî saadete ereceğini, kötülerin cehenneme atılıp yanacağını biliyoruz. Bunları düşünmeye rabıta-i mevt yapmak denir.

İnsan bunları düşününce, cennete girenlerin ne kadar mutlu olduklarını, cehenneme atılanların da nasıl cayır cayır yandığını, nasıl feryad ettiğini, pişman olduğunu düşünecek, hayalinde göz önüne getirecek bunları... İçindeki kendi nefsine diyecek ki:

"--Ey nefsim aklını başına topla, divânelik etme! Bu hayatının kıymetini bil, ahirette cehennemlik olmamak için şimdiden tedbirini al!.. Cenneti kazanmaya sebe olacak işleri yap, cehenneme düşmeye sebep olacak işleri bırak!.. Cehennemden kendini koru, cenneti elinden kaçırmamağa gayret et! Hayatının bir saniyesini bile boş geçirme, harcama, zâyi etme!.."

İşte bu düşünmeye, bu tahayyüle rabıta-ı mevt denir. Bunun aslı Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir. Efendimiz ölümü çok düşünmemizi tavsiye ediyor.

Ölüm biraz acı bir şeydir, korkunç bir şeydir amma, bu nefis ölüm korkusundan başka bir şeyle de ıslah olmaz. Nefsi ıslah etmek için en iyi çare bu olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz ölümü düşünmeyi tavsiye ediyor.

Hadis-i şerifler vardır camilerin duvarlarında yazılı:

(Accilû bit tevbeti kablel mevt) "Ölüm gelmeden evvel tevbenizi yapmakta acele edin! Dönüşü" diye...

Yaşa da bakmaz, sıraya da bakmaz. Bakarsınız beş tane kardeşten en küçüğü ölür... Bakarsınız, dede yaşar da torun ölür...

Bakarsınız hastanın başında bekleyen insan ölür de hasta kalır.

Bir ay kadar önce bizim köyde akrabamız böyle oldu. Yatalak bir hastamız vardı, 16 yıldır yatalak... Kocası ona bakıyor, kızı bakıyor, kızının evinde... Kızı öldü. Hasta duruyor, bakıcısı gitti. Ölümün ne zaman geleceği belli olmadığından ölüme hazırlıklı olmak lâzım ve tedbirini alması lâzım insanın...

 

Sonra neyi düşüneceğiz?.. Rabıta-i mürşid... Birinrcisi ölümü düşünmek, ikincisi insanın mürşidini düşünmesi...

Nerde olursanız olun... Biz şimdi Türkiye'ye döneceğiz, siz burda kalacaksınız. Veya siz falanca yere gideceksiniz, biz falanca yere gideceğiz. Nerde olursak olalım bizimle irtibat kuracaksınız, zikre oturduğunuz zaman... Gözünüzü kapatacaksınız, bizi böyle karşınızda göz önüne getireceksiniz, bizimle mânevî bağlantınızı kuracaksınız.

Bu neye benzer?.. Radyonun düğmelerini karıştırıp da istasyonu bulmaya benzer. Veya televizyonun düğmelerini ayarlayıp da görüntüyü getirmeye benzer. Onun için bu bağlantıyı kuracaksınız.

İnsan bu bağlantıyı kurduğu zaman ne olur?.. Bu bağlantıyı kurduğu zaman, büyüklerin mânevî halleri, feyizleri ona intikal eder. Yaptığı ibadetin tadını duyar, faidesini görür, feyzi çok olur, içi dışı nurlanır, tarikatta ilerler. Bu ilerlemeye seyr-i sülûk diyoruz. İnsanın tutturduğu yolda yürümesi, ilerlemesi diyoruz. Eğer bunu güzel yaparsa, tasavvuftaki ilerlemesi Rasûlüllah'la buluşmaya gelir. Rasûlüllah'la buluşmayı yaparsa, Allah'la buluşmaya gelir. Bunlara fenâ fiş şeyh, fenâ fir rasûl, fenâ fillah, bekà billâh deniliyor... Fenâ demek, kavuşup beraber olmak demek...

Onun için, bu rabıta-i mürşidi de güzelce yapın! Bunu yaptığınız zaman feyziniz, zikir yaparken aldığınız mânevî duygular daha kuvvetli olacak, tarikatta ilerlemeniz daha iyi olacak.

Üçüncüsü: rabıta-i huzur... Huzur rabıtası... Bu ne demek?.. Senin Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmen demektir. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:

(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) "Siz nerde olursanız olun ey kullar, Allah sizin yanınızda!.."

--Biz onu göremiyoruz.

Evet göremezsiniz;

(Lâ tüdrikühül ebsâr ve hüve yüdrikühül ebsâr) "Kullar onu görmeze ama, o kulları görür." Bizim gözümüz görmeğe müsait değil, onun için göremiyoruz. Güneşe bakamıyoruz, bakarsak gözümüz kör olur. Ama o bizi görüyor, her halimizi biliyor, her yaptığımızdan haberdar... Onun için bunu düşünmek gerekiyor.

Gözünüzü kapattığınız zaman, Allah'ın huzurunda olduğunuzu düşüneceksiniz. "Sen beni görüyorsun, benim söylediklerimi biliyorsun! Söylemesem, içimden geçenleri biliyorsun!.. Sen alemlerin Rabbisin, ben seni kulunum... Sen her şeye kadirsin, ben senin lütfuna muhtacım... Ben fakirim, ben muhtacım, ben acizim... Sen bana lütfedersen, benim halim iyi olur. Ben senin iyi kulun olmak istiyorum, bana yardım etmeni istiyorum. Bana yardım et de ben de senin sevdiğin kullardan olayım, iyi kullardan olayım, iyi işler yapabileyim... Ömrümü rızana uygun geçirebileyim yâ Rabbi!.." diye dua edeceksiniz.

Neden?.. Dua edene Allah istediğini vereceğini bildiriyor da ondan... Rabbimiz buyuruyor ki Kur'an-ı Kerim'de:

(Ve kàle rabbüküm üd'ûnî estecib leküm) "Bana siz dua edin, ben sizin duanıza karşılık veririm, istediğinizi ihsan ederim." buyuruyor.

Onun için isteyeceksin! Amma, "İstedim de vermedi." demeyeceksin. Neden?.. Çünkü, senin istediğin zamanda verecek diye bir şey yok... Sen bazan verdiğini anlayamazsın.

Kendi hayatımdan bir misâlle açıklayayım, iyi kalsın hatırınızda: Ben evlendiğim zaman, tayinim Ankara'ya oldu. Ankara İlâhiyat Fakültesi'ne asistan gittim. Bir odalık bir ev buldum. Bir oda, bir mutfak; başka bir şey bulamadım, ayaklarım patladı. İstiyorum ki, fakülteye yakın olsun, her an evle irtibatlı olayım! Çünkü yeni evliyiz. Evde hanımı bıraktığım zaman, o korkar; ben de ondan korkuyorum, onun başına bir şey gelmesin diye... Yabancı bir yere gittik çünkü... Anamızın babamızın dizinin dibinden ilk defa ayrılıyoruz. Onun için girdik böyle bir eve...

Ondan sonra o bir odalı evde, mahalleli bizi tanıdı. Bir dul kadın vardı, bahçesinde müstakil müştemilâtlı bir evi vardı, üç odalı...Onun kiracısı çıkarken, kendisi haber gönderdi: "Size vereceğim, buraya gelin!" dedi. Biz de oraya geçtik.

Ama biz ilk defa istanbul'da evlenmiştik. Eşyalarımızı bir kamyona yüklettik. Gerede'de bütün saksılarımız donmuş, sıfırın altında kaç derece soğukta... Eşyalar yıprandı. Ankara'ya geldik. Ondan sonra da ordan öteki eve geçtik. Ben elimi açtım, dua ettim:

"--Yâ Rabbi, bizi evden eve gezdirme! Bundan sonra kendi evimize çıkart!.." dedim, "Bundan sonra kendi evimize çıkalım!" diye dua ettim.

Ondan sonra bir zaman geldi. Bizim tanıdığımız birilerine giderken, gelirken onların mahallesindeki evleri beğendik. Bahçeli evler, iki katlı villalar, üst katları manzaralı, güzel... Bizim hacı hanım --o zaman hacı değildik de-- dedi ki:

"--Oraya taşınalım!"

"--Yâhu hanım etme eyleme! Bu evlerin parası şu kadar, biz bunun parasını veremeyiz!" derken, neticede bir kış günü oraya taşındık. Evler güzeldi, ben de memnun oldum. O zamanın parasıyla doksan lira para verdik.

Oraya taşınınca, ben kendi içimden dedim ki: "Allah duamı kabul etmemiş. Çünkü, burdan kendi evimize çıkalım dedik ama yine kiraya çıkıyoruz." dedim. Kiralık bir eve gidiyoruz, üst kat, manzaralı, balkonu geniş, bütün ova ayağının altında; fakat kira...

Aradan birkaç sene geçti, o ev bizim oldu. Kiracı gittiğimiz ev bizim oldu. Demek ki duamız kabul olmuş, kendi evimize taşınmışız. Bizden önce kimse girmemişti eve, sıfır...İlk defa biz girmiştik, ev bizim... Meğer ev bizimmiş... İlkönce kendi evimize biraz kira verdik, ondan sonra ev bizim oldu. Yâni, "Allah'a dua ettim, Allah duamı kabul etmedi." demeyin!..

Allah duayı üç şekilde kabul eder:

1. Ya istediğinizi aynen verir.

2. Ya istediğinize daha uygun olanı verir. Sizin istediğiniz pek uygun değildir de...

Meselâ, siz istersiniz ki, "Bana bir külüstür, eski araba olsa da razıyım!" dersiniz, Allah size Mercedes verir. Mercedes daha iyi

değil mi?.. Daha iyi... Demek ki istediğim olmadı demeyeceksiniz; daha iyisini veriyor.

3. Ya da, bu dünyada verilmeyecek bir şey istediyseniz, ahirette sevabını verir.

Meselâ, ben hatırlıyorum: Hocamız vefat edeceği zaman başucunda bekliyoruz. Canımız gidiyor, vefat etmesin Hocamız diye...Benim babam filân hatırlıyorum:

"--Yâ Rabbi, benim ömrümü al, ona ver! Ben öleyim, o kalsın!" diye dua ediyordu.

Allah senin ömrünü almadan ona ömür vermeye kàdir değil mi?.. Kàdir... İlle bir yerden alıp öbür tarafa ekleme mecburiyeti yok Allah için... Dilerse onun da ömrünü, diğerinin de ömrünü uzatabilir.

Çok dua ettik ama Hocamız öldü. Neden?.. Kader... Kader değişmez tabii, ömrü o kadar... Çare yok...

Peygamber Efendimiz'in ölümünü de kimse istemedi, inanamadılar. Hazret-i Ömer kılıcı çekti, "Kim Peygamber öldü derse, kafasını uçururum!" dedi, "Ölmedi!" dedi. İnanamıyor bir türlü... Peygamber efendimiz yatıyor orda, o "Kim öldü derse, keserim!" diyor.

Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ayet-i kerime okudu:

 

(Vemâ muhammedün illâ rasûl) "Muhammed de bir rasuldür. (Kad halet min kablihir rusül) Ondan önce nice peygamberler yaşadı, öldüler; o da bir peygamber, o da ölecek! (Efe in mâte ev kutilenkalebtüm alâ a'kàbiküm?) Eğer o ölürse, veya şehid edilirse, topuğunuzun üzerinde dönüp de eski hayatınıza mı gideceksiniz, vaz mı geçeceksiniz İslâm'dan?..İslâm devam edecek!"

Bu ayet-i kerimeyi okuyunca, Hazret-i Ömer sakinleşti. "Bu ayeti evvelce biliyordum ama, hiç böyle düşünmemiştim, o mânâya almamıştım." diyor. O zaman anladı. Ne yapalım dediler, tedbir almağa filân başladılar.

Peygamberler ölüyor, herkes ölecek. Sen ölmesin diye dua ediyorsun, çok yaşasın diye dua ediyorsun. Ama kader... O zaman ne olur?.. Senin istediğin şey bu dünyada Allah'ın vermeyeceği bir şeyse, olmayacak bir şeyse; o zaman ahirette sevap verir.

Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri kitabında anlatıyor ki, o da hadis-i şeriften almış zâten... Ahirette kulun hesabı görülürken bakacakmış ki, yığın yığın sevaplar var... Şaşıracakmış ve soracakmış Allah'a:

"--Yâ Rabbi bu sevapları nerden kazandığımı da bilemiyorum ben... Nerden geldi bunlar?"

Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuracakmış ki:

"--Ey kulum, bunlar senin dünyada ettiğin duaların mükâfatıdır. O zaman istediğin şeyler benim kader-i ilâhime uygun olmadığından verilmedi; bugün bu mükâfat verilmiş oluyor sana... Duanın karşılığı bu olmuş oluyor."

O zaman kullar diyeceklermiş ki:

"--Keşke dualarımızın hepsi böyle olsaymış da, burada çok büyük sevap kazansaymışız." diyeceklermiş. 39

 

 

RABITA VE ÇEŞİTLERİ

 

RABITA-İ MEVT (TEFEKKÜRÜ MEVT)

 

 Rabıta-i Mevt’in lügattaki manası “Ölümü düşünme. Ölümü düşünerek günahlardan vazgeçme.” dir. Aslında bu rabıta çeşidi tasavvuf yolundaki kişilerin haricinde bütün müslümanların yapması gereken bir işlemdir.

 

Rabıta-i Mevtteki ana gaye ölümü ve ölüm sonrasını düşünerek hayatın kalan kısımlarını en iyi bir şekilde değerlendirmektir. İnsanlar şu yeryüzünde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktadır. Halbuki o ölüm bir gün gelip insanı sevdiklerinden ve bağımlı olduğu bütün şeylerden koparıp baki aleme götürecektir. Tabiki İslam inanışına göre de, dünya hayatında yaptığı şeylerin tamamından hesaba çekilecek ve sonuç olarak mükafat veya ceza. Aşağıda okuyacağımız ayeti kerimelerden de anlaşılacağı üzere cezaya çarptırılacak olan kişiler “tekraren dünya hayatına dönüp Allahın rızasına uygun bir şekilde yaşamayı isteyeceklerdir. Oysaki artık o gün geçmişe dönüş yoktur. O gün ölümün öldürüldüğü bir gündür.” İşte o vakit yapılacak ama reddedilecek bir temenninin hatırlanmasını sağlayacak tek şey rabıta-i mevttir. O insanlar Allahın emirlerini reddettikleri için, hafife aldıkları için ve ölümle yaşlanınca muhatap olacaklarını sandıkları için bu hallere düşmektedirler. İşte insanı hayatında aslen neyle karşı karşıya olduğunu hatırlatacak, neyle muhatap olduğunu hatırlatacak, hayatın ciddi bir görevle iç içe dolu olduğunu hatırlatacak, ölümün yaşlılar için değil gençler için de olduğunu hatırlatacak ve Allahın azabı ve mükafatının olduğunu hatırlatacak yegane unsur Rabıta-i Mevttir.

Rabıta-i Mevt yapan bir kişide başlıca şu haller meydana gelir.

 1-Dünya hayatının geçiciliğinin idrakine varır. Bunun neticesinde dünyevi şeylere iltifat etmeyerek Allah Rasulü gibi zühd hayatı yaşamaya yönelir.

 2-Yaşadığı anı son anıymış gibi düşünerek haramlardan kaçınır, hayırlı ve güzel şeylerle meşgul olur.

 3-Allaha kulluk etmenin idrakine vararak her işinde Allahın rızasını arar.

 4-Ruhsatları terk edip, azimetle amel eder.

 5-Allahın azabının şiddetli olduğunu bilir ve daima tevbe eder.

 6-Allahın Rahmetine ve Mağfiretine sığınır.

 7-Ölümden sonraki aleme inancı kuvvetlenir.

 8-İman esaslarına inancı kuvvetlenir.

 9-Cehennem azabının şiddetini düşünerek cennet hayatına talip olur. Bunun için gerekli olan emir ve nehiyleri yerine getirmekte hassasiyet gösterir.

 10-Başına gelen musibetlerden dolayı isyankar olmaz. Sabır ve Rıza gösterir.

 11-Yalnızca Allah’a tevekkül eder. Çünkü O nun haricindeki her şey fanidir.

 12-Rızkına kanaat eder ve helalinden kazanmaya gayret gösterir.

 13-Herşeye anında kızmayıp, insanları kırmamaya hatalarını göstererek onları uyarmaya çalışır.

İşte yukarıda, rabıta-i mevtin faydalarından bir kısmını saymaya çalıştık. Tabi faydalarının bu kadarla sınırlı olmadığı da bilinmelidir. Şimdi aşağıdaki ayet-i kerimeleri dikkatlice okuduğumuz zaman neden rabıta-i mevt yapılması gerektiğini, önemini, konunun hassasiyetini, nasıl yapılması, gerektiğini ve kısaca delillerinin neler olduğunu hep birlikte göreceğiz.

 

AYET-İ KERİME METİNLERİ VE MEALLERİ

 

“Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sözünden dönmez.” 40

 

“Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?” 41

 

“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 42

 

 

“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.” 43

 

“Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” 44

 

“Gerçekten, inkar edip kafir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden, fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi, kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” 45

 

“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 46

 

“Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kafir mi oldunuz? Öyle ise inkar etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir). Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır.” 47

 

“Kafirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!” 48

 

“Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz.” 49

 

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.” 50

 

“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” 51

 

“Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya; işte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.” 52

 

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” 53

 

“Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü: bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” 54

 

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. 55

 

Biliniz ki Allah'ın cezalandırması çetindir ve yine Allah'ın bağışlaması ve esirgemesi sınırsızdır. 56

 

Unutma o günü ki, onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. 57

 

Onların, ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!" dediklerini bir görsen!.. 58

 

Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman sen onları bir görsen! Allah: Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş? diyecek. Onlar da "Rabbimize andolsun ki evet!" diyecekler. Allah da, öyle ise inkar ettiğinizden dolayı azabı tadın! diyecek. 59

 

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz? 60

 

Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler. 61

 

Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar. 62

 

O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur. 63

 

Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen! Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir. 64

 

Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir. 65

 

 

O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. 66

 

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). 67

 

Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Her halde bundan ibret alırsınız. 68

 

Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. 69

 

Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar yok mu, işte onların, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden, varacakları yer, ateştir! 70

 

Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve ona her yandan ölüm gelecek, oysa o ölecek değildir (ki azaptan kurtulsun). Bundan ötede şiddetli bir azap da vardır. 71

 

Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) göndermişizdir. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). İşte o, bugün onların velisidir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır. 72

 

Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kafirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür. İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir. 73

 

Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne zamanmış o?" diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek! Allah sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve (dirilmeden önceki halinizde) çok az kaldığınızı sanırsınız. 74

 

(Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.75

 

İnsan der ki: "Öldüğüm zaman sahi diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?" İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? 76

 

(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir. 77

 

O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür. 78

 

Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur. 79

 

(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün, ne mal fayda verir ne de evlat.Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).80

 

Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler. 81

 

Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı! 82

 

 

Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler. 83

 

Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz, Allah'ın yazısında (hükmedildiği gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz. 84

 

O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen! 85

 

(O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın! 86

 

Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır. 87

 

 

 

Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur. 88

 

 İşte ayeti kerimelerden de açıkça anlaşılıyor ki öldükten sonra insanlar şu dünya hayatında yaptıkları işlerden dolayı mutlaka ama mutlaka bir hesaba çekileceklerdir. Bunun neticesinde Alemlerin Rabbi olan Allahü Teala hazretlerine kim iyi kulluk etmişse kim ömür sermayesini iyi değerlendirmişse O gün mahzun ve mahcup olmayacaktır. O gün gam ve kederlerden kurtuluş günüdür. O gün sayısız cennet nimetlerine kavuşma günüdür. Tabi ki bir de bunların tam tersi.

 İnananlar için hayatlarında böyle bir oto kontrol (Yapmış olduğu işlerin muhasebesi) oluşturmaları şarttır. Rabıta-i Mevt ise ne güzel bir oto kontroldür.

 

RABITA-İ KALB (TEFEKKÜRÜ KALB)

 

 Rabıta-i Kalbin diğer bir adı da Rabıta-i Huzur’dur. Bu rabıta çeşidindeki ana gaye kişinin huzuru ilahide hazır bulunduğunu düşünerek, hareketlerini ona göre düzeltip kendisine bir çeki düzen vermesidir. Kendisini yaratan Allah’ın kainattaki mahlukatını, mevcudatını nasıl yarattığını düşünerek, O’nun gücünün, kuvvetinin, kudretinin, tasarrufatının, kainatı sevk ve idaresinin mükemmelliğini idrak etmeye çalışmaktır.

 Asrımızda maalesef insanlar kendilerini yaratan Allah’ı gereği gibi bilememektedirler. Bu cehaletleri nedeniyle Allah’ın ayetleriyle Allah’ın murad ettiği gibi muhatab olamamaktadırlar. Çünkü kişi neyle muhatab olduğunu bilmediği için konunun ehemmiyetini anlamaktan da aciz kalmaktadır. Oysaki Allahü Teala Hazretleri kendisini bizlere peygamberler aracılığıyla tanıtmaktadır. Allah’ı tanıma gayreti içerisindeki bir kişi için rabıta-i kalbin ne kadar faydalı olduğunu aşağıdaki ayet-i kerime meallerini okuyalım da daha iyi anlayalım.

 

 (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. 89

 

De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir. 90

 

Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece "Ol!" der; o da oluverir. 91

Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir. 92

 

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. 93

 

Allah'ın size olan nimetini, "Duyduk ve kabul ettik" dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, kalblerin içindekini bilmektedir. 94

 

Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. 95

 

Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır? 96

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kafir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar. 97

 

(Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar. 98

 

 

O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır. 99

 

O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün herşey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. 100

 

Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz? 101

 

 

 

Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz! O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, azîz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah'ın takdiridir. O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık. O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık. O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır. 102

 

 

Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim. 103 (En’am/103-104)

 

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. 104

 

Göklerin ve yerin hükümranlığın, Allah'ın yarattığı her şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda düşünmediler mi ? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar? Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır. 105

 

 

 

Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır. Gece ve gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında) Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O'nu inkar etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır! 106

 

Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın. 107

 

Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir. 108

 

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. 109

 

Yine o küfredenler, “Ona, Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. De ki: “Hiç şüphesiz Allah, dilediği kimseyi şaşırtır, gönlünü kendisine çevirene de hidayet buyurur!” 110

 

 Rabıta-i Kalble ilgili ayeti kerimeleri çoğaltmak mümkündür ancak bu kadarının kifayet edeceği kanısındayız.

 

 Rabıta-i Kalbin başlıca faydaları şunlardır.

 1-Gönlünü Rabbine çevirenlerin hidayete erişeceğini bilir.

 2-Göklerdeki ve yerdeki Allah’ın varlığına delalet eden kainat ayetlerini tefekkür ederek Allah’a olan teslimiyeti artar.

 3-Allah’ın gizli ve aşikar olan herşeyi bildiğini hatırından çıkarmaz ve O’na teslimiyet gösterip Allah’a Tevekkül eden bir kul haline gelir.

 4-Her halinin Allah tarafından görüldüğünü hatırından çıkarmadığı için, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden yüz çevirip razı olacağı amellerle meşgul olmaya gayret gösterir.

 5-Yegane güç ve kuvvet sahibinin Allah’ü Teala hazretleri olduğunu hatırından çıkarmayıp havf ve reca üzere olmaya gayret eder.

 6-Kendi varlığının devamı için Allah’a muhtaç olduğunun idrakine varır. Bu idrak ile biiznillah kibir ve riyadan kurtulur.

 7-Bu tefekkür sayesinde gönlü Allah sevgisiyle dolup taşar. Bu sevgi neticesinde Rasulullah efendimize ittiba eder.

 8-Allah’a yönelenlere uyup onların halleriyle hallenmeye, ahlaklarıyla ahlaklanmaya ve edepleriyle de edeplenme ye çalışır.

 9-Gönlünde meydana gelecek olan Allah sevgisiyle herşeyin Rabbinden geldiğini bilip rıza ve sabır gösterir.

 10-Haksızlık ve zulümden uzaklaşıp, Adalet ve doğruluğa yönelir.

 

 Rabıta-i Kalbin bu ve benzeri faydalarını çoğaltmak elbette ki mümkündür.

 

RABITAİ MÜRŞİD

 

 İnsanların birbirlerinden huy ve karakteristik açılardan etkilendikleri, bazı hayvanlarda olduğu gibi insanların da beyinlerini kullanarak telepati yöntemiyle birbirleriyle haberleşebilecekleri bu gün modern bilim tarafından ispatlanmıştır.

Bu durum, gözlem yoluyla elde edilen kanaatlar neticesinde bizlerin atasözlerine dahi yansımıştır. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan” gibi.

 Hadisi Şeriflerde de bu konuya işaret edilerek:

“Kişi dostunun dini üzeredir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin” 111

“Kişi sevdikleri ile beraberdir.” 112

Bireyin arkadaşından olan etkileşimi vurgulanarak belirli bir dönemden sonra tavırlarında, düşünce yapısında ve hallerinde büyük bir benzerlik meydana geleceği bildirilmiştir. Bu konu Tevbe suresi ayet 119 da ise şöyle vurgulanmıştır “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” 113  Ayeti kerimede de açıkça ifade edildiği gibi Allah c.c. iman eden kullarından hallerinin devamlılığı ve olumlu yönde seyri için sözünde, özünde, hareketlerinde doğruluk oranı yüksek olan ihlaslı kişilerle beraber olmalarını tavsiye değil, emrediyor.

Şimdi sonuç olarak diyebiliriz ki kültürel düşünceye göre, modern bilime göre ve İslam Dinine göre insanların birbirlerinden etkilendikleri ittifak halinde kabul edilmektedir.

 İşte kendisiyle rabıta yapılacak kişinin ayeti kerimede olduğu gibi salih biri olması zorunludur. Tasavvufi açıdan ise: Allah Dostu olma sıfatlarıyla vasıflanmış, hikmet sahibi kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, beraber ve ayrıyken de o şeyhin sureti, hareketleri ve bilhassa ruhaniyetini hayalde kendisi ile birlikte muhafaza etmektir.

Demek oluyor ki herkesle rabıta yapılamaz.

Rabıta ve rabıta edilen şeyh bir araçtır. Mesela yüzme bilmeyen birisini düşünelim. Bu kişinin birde yüzme öğretmeni olsa, burada amaç yüzmektir. Öğretmense kişinin yüzmeyi öğrenmesi için araç konumundadır. Bu çalışmalar sırasında kişi boğulmamak için yüzmeyi bilen birisine sarılır, yüzme kabiliyeti gelişince ve tek başına yüzebilir hale gelince artık araçları (öğretmeni) bırakarak tek başına yüzer. Bu misalde olduğu gibi şeyh hiçbir zaman amaç değildir. Amaç Allahın dostu olabilmektir. Bunun birinci aşaması ise Allahın dostlarıyla dost olabilmektir. Tıpkı bu hadisi şerifte belirtildiği gibi “Kişi dostunun dini üzeredir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin” 114

Artık kişi kendisini yetiştirip Allahın füyuzatından kendiliğinden istifade edebilecek hale geldiğinde artık araçlar terk edilir. Yani mürşid rabıtası bırakılır.

Cenabı Allah bir ayeti kerimede “Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.” 115 Başka bir ayette ise “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” 116 buyurmaktadır. Buradaki iyi ve sadık kullarla beraberlik hem bedenen olabildiği gibi Rabıta aracılığıyla Ruhen de yapılabilir. Ve faydası da çok büyüktür. Çünkü İnsan çok sevdiği birisinden uzak bir yerde onun hayalini kursa, hemen hemen yanındaymış gibi bir ruhi yapıya ve olgunluğa sahip olur. İçi kıpırdanır, yakınlığın boyutuna göre de etkilenir.

Başka bir ayeti kerimede “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın. 117” buyurulmaktadır. Allaha yaklaşabilmek için, O na yaklaşmış birine yaklaşmanın yollarından bir tanesi de rabıtadır.

Bizlerin evliyaullah’a olan muhabbetimizin sebebi Allahın o kullarını sevmesinden dolayıdır. “Kişi sevdikleri ile beraberdir.” 118 hadisi şerifindeki beraberliğin bir şeklide işte rabıtadır.

Başka ayeti kerimelerde “Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. 119“Ey iman edenler! Sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! (Cihad için hazır ve) rabıtalı bulunun. Hem Allah’tan korkun ki, felah bulasınız. 120 “Eğer biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebut, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı: 121 “Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” 122 “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. 123” buyurulmaktadır. İşte rabıta ayeti kerimelerdeki kalbi birlikteliği meydana getiren, insanların kalplerini bir birine bağlayan manevi bir bağ durumundadır.

Rabıta aynı zamanda kişinin mürşidine olan muhabbetini ve sevgisini artırır. Hz. Ebu Bekir efendimiz bir gün peygamber efendimize gelerek “Ya Rasulallah, ruhaniyyetiniz bir an bile gözümün önünden gitmiyor bu nedenle tuvalet ihtiyacımı gidermekten haya ediyorum “ deyince o iki cihan serveri ihtiyacını gidermesini söylüyor.124 Yine İbni Abbas R.Anh Peygamberimiz s.a.s’in aynasına baktığı zaman kendisini değil de Resulullah efendimizi görürlermiş. 125 Her iki olayda da açıkça görülüyor ki Peygamber efendimizin sevgisi ve muhabbeti her iki sahabenin kendi benliklerinden dahi öteye geçmiştir. Zaten böyle de olması gerekir. Çünkü bir ayeti kerimede “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha sevimlidir.” 126 buyurulmaktadır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kişinin sevdiği birisinin hayalini hafızasında canlı tutması sahabe-i kiram hazretlerinde de vardı. Ve Hazreti peygamber onları bu halden men etmedi. İşte gerçek bir mürşidi kamile yapılan rabıta mürşid sevgisinin yanında kişideki peygamber sevgisini de zirveye çıkarır . Çünkü şeyhin yalnız suretini değil siret yani hareketlerini de düşünmek gerekmektedir.

Şeyhin hareketlerini düşünmeye başlayan insan da zaman içerisinde (Şeyh kendi hareketlerini Peygamber efendimizin hareketlerine benzettiği için) hazreti peygambere karşı dayanılmaz bir muhabbet oluşur. Burada rabıta az önceki ayeti kerimede belirtildiği üzere “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha sevimlidir.” 127 imanı kemale erdirici bir unsur olmaktadır.

Rabıtayı başka bir yönden de ele alacak olursak, Allahın sevgisine ulaşmanın bir yoludur rabıta. Çünkü yapmış olduğu ibadetlerle Kalbini Allahın haricindekilerden arındıran sufi, Rabıta yoluyla hem Allah’ı hem de imanı kemale erdirici bir unsur olduğu için Rasulullahı sevmeye başlar.

Bir hadisi şerifte peygamber efendimiz evliyayı şöyle tarif eder “ Görüldükleri zaman Allah Tealanın hatırlanıp, zikrolunmasına sebep olan zatlardır.” 128 İşte rabıta sayesinde evliyayı hayal eden kişi aynı zaman da Allah’ı hatırlayıp sever. Kişi gerçekten Allahı seviyorsa bu sevgi onu Hazreti peygambere uymaya sevkeder. Çünkü bir ayeti kerimede “Habibim de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunki Allah’da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” 129 buyurulmaktadır.

İşte Rabıta kişiyi hem Allah’a olan sevgisinden dolayı hem de mürşidinin uygulamalı sünnet yaşantısını hayal etmesinden dolayı Hazreti peygamberi ona sevdirip ittiba ettirir. Bu bir sufi için değil aynı zamanda bütün müminler için çok önemledir. Bir ayeti kerimede mealen “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” 130 Bir Hadisi şerifte “Onlar Allah için birbirlerini sevenlerdir.” 131 buyurulmaktadır. İşte bu sevgilerin buluşma yeridir rabıta.

 İşte yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı Mürşit Rabıtası büyük önem taşımaktadır. Ama bazı insanlar bunları anlamamak için insan üstü gayret göstermektedirler.

 

RABITA HAKKINDAKİ TENKİTLER

 

 Rabıta asırlardır ulemanın hem kendi arasında hem de mürşid-i kamiller ile ulema arasında tartışılan bir konudur.

Rabıtaya karşı çıkanlar, rabıtanın şirk olduğunu, bidat olduğunu, burada şeyhin kul ile Allah arasına girdiğini, rabıtanın Nakşibendi Tarikati haricindeki diğer tarikatlarca da kabul görmediğini ve öncelikle Kur’an-ı Kerimde böyle bir emrin olmadığını söylerler. Rabıtayı savunanlar ise rabıtanın içtihadi bir konu olduğunu, şirk olmadığını, Kur’an-ı Kerimde ve sünnet-i seniyyede rabıtaya dair açıkça işaret vardır demektedirler. Bu iki görüşü de ayrı ayrı değerlendirecek olursak.

 

1-Kur’an-ı Kerimde Rabıta Emredilmemektedir.

 Şahsi kanaatim şudur. Yukarıda görüşlerini sunduğumuz mutasavvıfların ve ulemanın hiç biri zaten Rabıta farzdır dememektedirler. İsteyenin yapıp yapmamakta serbest olduğunu, ancak yapılmasını da tavsiye etmektedirler.

 “Kur’an-ı Kerimde rabıta emredilmemiştir” sözünü birde tersinden düşünelim. Acaba Kur’an-ı Kerimde Rabıta yasaklanmışmıdır? Veya Sünnet-i Seniyye de Rabıta yasaklanmışmıdır? Ne Kur’an da ne sünnette böyle bir yasak bulunmamaktadır. Bilakis yapılabileceğine dair işaretler vardır. Bunları da zaten yukarıdaki bölümlerde anlatmaya çalıştık.

 

 Sonuç olarak zaten mutasavvıfların “Kur’an-ı Kerimde rabıta emredilmiştir” diye böyle bir iddiası yoktur. Dolayısıyla bu iddia boş ve yersizdir.

 

2-Rabıta Bidattir.

 Bidat lügatte “Dinin aslında olmayıp sonradan icad edilen şeyler. Dinin aslına zıt düşmeyen yeni icad ve hükümlere Bid’a-yı Hasene (Hayırlı bidat), Kitap ve sünnete zıt düşünelere de Bid’a-yı Seyyie denilmektedir.”

 Eğer rabıta bidat olacak olsaydı, Bid’a-yı Hasene sınıfına girmesi gerekirdi. Oysaki Rabıta mutasavvıflar tarafından dini bir sorumluluk olarak görülmemektedir. Böyle oluncada dine sokulma gibi bir durum yok ki Rabıta Bidat olsun? Aslında benim şahsi kanaatim şudur. Şimdi Yukarıdaki ayeti kerimelere göre ölümü tefekkür (Rabıta-i Mevt) etmenin dinde olmadığını söylemek mümkün mü? Allahı tanıyabilmek açısından Allah’ın sıfatlarını tefekkür (Rabıta-i Kalb) etmenin dinde olmadığını söylemek mümkün mü? Şimdi bu iki durumda Rabıta dinde oluyor da Allah’ın belki de en büyük kainat ayeti konumunda ki halifesi olan bir insanı tefekkür (Rabıta-i Mürşid) etmek mi dinde olmuyor? Kaldı ki İslam Dini İnsan Fıtratına en uygun dindir. Çünkü bu dini gönderen aynı zamanda insanı da yaratan Allah’tır. Böyle olunca da yaratıcı olan Allah kullarının nelere ihtiyacı olduğunu bilmez mi? Elbette ki bilir. İnsanın sevdiği birisini veya eşyayı düşünmesi fıtri bir olaydır.

 Düşünmek, tefekkür etmek insana özgü bir haldir. İnsanları diğer mahlukattan ayıran en belirgin özellik akıl değil midir? Eğer akıl varsa o zaman düşünme ve tefekkür etme bunun sonucu olması gerekir. Bütün insanlar zaman zaman sevdiklerini hayal eder, bu ölen annesi olabilir, babası olabilir, evladı olabilir ve hatta hayatta da olabilirler de ayrı yerlerde yaşarlar. Hatta ve hatta kişi memleketinden ayrılırda oturduğu evi hayal eder, kullandığı eşyaları hayal eder veya o yerin dağını, taşını, toprağını, havasını, suyunu hayal eder. Şimdi bunları düşünmesi bidat veya şirk olmuyor da sevdiği bir hocasını düşünmesi mi bidat veya şirk oluyor?

 Rabıta fıtri bir olay olan düşünmenin metodize edilmiş bir halidir.

 

 

3-Rabıta Nakşibendi Tarikatinin Haricindeki Tarikatlarcada Kabul Edilmemektedir.

 

 Bu görüşün üzerinde fazla durmaya gerek yoktur. Çünkü yukarıda başka tarikatların mürşidlerinin de bu konu hakkında görüşleri vardır. Ve hepside dervişlerine Rabıtayı tavsiye etmektedirler.

 

4-Rabıtada Şeyh Kul ile Allah Arasına Girmektedir.

 Burada Allah ile kul arasına girmekle neyin kastedildiği çok önemlidir. Bir örnek verecek olursak Peygamberlerin Allah ile kul arasındaki pozisyonu nedir? Bunu düşünelim.

 Şeyh vesile olmakla kul ile Allah arasına girmez. Başka dinlerdeki vesile kavramıyla İslam dinindeki vesile kavramı birbirinden tamamen farklıdır. Maalesef rabıtaya karşı çıkanlar başka dinlerce kabul görmüş vesile kavramına göre hareket etmektedirler. Sanki kendi dinlerindeki vesile kavramından habersizlermiş gibi.

 Başka dinlerde vesile şöyle algılanmaktadır. “Kişinin kendi iradesi olmadan vesilenin iradesi altında onu alıp maksadına ulaştırmasıdır.” Hatta bazı müşrik inançlarında maksada ulaştırıcı İlahların bir vasfıdır. Böyle bir vesile kavramının İslam inanç sistemiyle bağdaşması mümkün değildir. O’nun için İslam bu kötü adeti değiştirmiş ve vesile kavramına yeni bir mana vermiştir.

 İslama göre vesile “Kişinin cüz-i iradesiyle hareket ederek yapacağı şeylerle Allaha yaklaşılan fiillerdir.” Bu bir alimi taklit etmekte olabilir başka bir şeyde.

 İşte Rabıtada şeyhin kul ile Allah arasına girmesi diye bir şey söz konusu değildir. Şeyh burada sadece Allaha yaklaşmak isteyen bir kişiye ancak örnek model konumundadır. Örnek bir tasarımdır. Yol rehberidir.

İnsan şeyhsizde hedefine ulaşabilir. Ama bu oldukça zordur. Yolu bilen birisiyle insan hedefine daha çabuk ulaşır. Daha rahat gider. Kendisini güvende hişsseder. Şeyh efendi senin karanlık bir gecede Kur’an ve Hadis okuyabilmen için bir lambadır. Seni maksadına ulaştıracak şeyler Kur’an ve Sünnettir. Bu iki pınardan akan suları üstünü başını ıslatmadan dışarıya dökmeden güğümünü doldura bilmen için oluk dur şeyh.

Sonuç olarak başka dinlerde anlaşıldığı gibi şeyhin kul ile Allah arasına girmesi diye bir şey söz konusu değildir.

 

 

 

5-Rabıta Şirktir.

 

 Şirkin lügat manası “Allaha ortak koşma, Allahdan başka varlıklarında bu alemde yaratma vs tesirlerinin olduğunu kabul etme”

Ayetlerde Şirk

“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.132

“İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 133

Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 134

Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” 135

“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” 136

“Hayır, onların (o inkarcıların) kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkarcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.” 137

“Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.138

 

Kütüb-i Sitte Hadislerinde Şirk

 

“601 - İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "İmân edenler, bununla berâber imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte (ancak) onlardır ki korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir" (En'âm, 82) ayeti indiği zaman, bu ayet Müslümanlara çok ağır geldi ve: "Hengimiz nefsine zulmetmiyor? (mahvolduk)" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır, burada kastedilen o değil, şirktir. Lokman'ın oğluna olan şu sözünü işitmediniz mi?: "Oğulcuğum, Allah'a şirk koşma, zira şirk büyük zulümdür" (Lokman, 13). 139

4628 - Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kim namazı kılar, zekâtı verir ve Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse, ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur. Hicret etse veya doğduğu yerde ölse de!"

Dedik ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz bunu halka anlatsak da sevinseler olmaz mı?"

"Cennette yüz derece var. Her iki derece arasında arzla sema arasındaki kadar mesafe var. Allah onu kendi yolunda cihad edenlere hazırladı. Ben mü'minleri bindirebileceğim bir şey bulamamam sebebiyle onlar da (bu yüzden cihada iştirak edemedikleri için) benden geri kalmalarına üzülmeleri suretiyle mü'minlere meşakkat vermemiş olsaydım, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, (her birine) iştirak ederdim. Ben (cihad esnasında) öldürülüp, sonra tekrar diriltilmeyi, tekrar öldürülmeyi isterim" buyurdular." 140

4636 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah Teâla hazretleri diyor ki: "Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım." 141

4637 - Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah Teâla hazretleri demiştir ki: "Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası misli kadardır, veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zirâ yaklaşırım. Kim bana bir zirâ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın, arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım." 142

 

2329 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in anlattığına göre, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işitmiştir "Kişiyle şirk arasında namazın terki vardır." 143

3062 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, diyordu ki:

"Bir müslüman ölür, cenaze namazına Allah'a şirk koşmayan kırk kişi katılırsa, Allah, bunların onun hakkındaki şefaatini mutlaka kabül eder.'' 144

4114 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım." 145

7 - Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünâde el-Gıfârî) (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana Cebrâil aleyhisselam gelerek "Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer" müjdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) "zina ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa" cevabını verdi. Ben tekrar: "Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dördüncü keresinde ilâve etti: "Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir".146

179 - İbnu Abbâs anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır."147

5192 - Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?" buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: "Evet!" deyince:

"Allah'a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!" buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup:

"Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahidlik!" dedi ve bunu o kadar tekrar etti ki, "Keşke kesse artık!" temennisinde bulunduk." 148

5193 - Ubeyd İbnu Umeyr babası radıyallahu anh'tan anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir adam kebâirden sormuştu, şöyle cevap verdiler:

"Onlar dokuzdur!" buyurdular ve saydılar: "şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız veya ölümünüzde helal addetmek." 149

5053 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Her peygamberin müstecab (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı Kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı âhirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nâil olacaktır." 150

 

 Yukarıdaki ayet ve hadis meallerini incelediğimiz zaman aynı sözlük manasındaki gibi şirkin Allah’a eş koşmak olduğu açıkça görülmektedir. Şimdiye kadar rabıtayla ilgili aktarılan görüşlerde Şeyhi Allah yerine koyan veya Allah Tealanın Zatına ait bir sıfatı Şeyhe yükleyen bir cümle geçti mi? Halbuki rabıta, insanın kemale ermesi için yapmakta olduğu acizliğinin itirafıdır. Hiç fani bir beşere Baki olan Allah’ın sıfatlarını yüklemek akıl ve mantık işimidir? Halbuki Tasavvuf ilminin ana konularından bir tanesi de Allah’ı tanımaktır. Hedefi Allah’ı tanımak olan birisi tutup Şeyhi kendisine Allah edinir mi? Veya bu Tasavvuf iliminin öğreticisi konumunda olan bir şeyh tutup kendini Haşa Allah yerine koyabilir mi? Yine Tasavvufi bir deyim olan Fena Fillahı (Kişinin kendi varlığını Allah’ın varlığı karşısında yok sayması) kabul eden bir kimsenin, kendisini yok sayan bir kişinin nasıl olurda böyle bir yola gireceği düşünülebilir?

 Şirki ayet ve hadislerde geçtiği gibi kabul edersek rabıta kesinlikle şirk değildir. Ancak şirki herhangi bir şeyi düşünme başta insan olmak üzere kabul edersek yeryüzündeki herkes o zaman müşrik konumundadır. Cenab-ı Allah cümlemizi şirkin açığından da gizlisinden de muhafaza buyursun amin.

 

 Allah’ın yardımıyla bu bölümde burada bitti.

NOTLAR

1 (Tasavvuf Mes’eleleri s/124-125-126-127-128-129-130)

2 (Ana hatlarıyla tasavvuf tarihi s/129-130-131-132-133)

3 (Tasavvauf ve tarikatlar tarihi s/238-39-240)

4 (Muhammed Zahid El Kevseri/139)

5 (Kur’an ve Sünnet ışığında Rabıta ve Tevessül s/357-358)

6 (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Risalesi s/67)

7 (Risale-i Nurda Tasavvuf s/106-107)

8 ( Kur’an ve Sünnet ışığında Rabıta ve Tevessül s/378-379)

9 (Hatmei Hacegan Risalesi s/8-9)

10 (İlahi Lütuflar s.210-11)

11 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.396)

12 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.400)

13 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.604)

14 (Mektubat-ı Rabbani c.2 s.995)

15 (Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi s.105-6)

16 (Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi s.111-3)

17 (Halidiye Risalesi s.43)

18 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin k.s. Hayatı-Eserleri-Tarikat Anlayışı ve Halidiye Tarikatı s.274-275-276-277-278)

19 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.147-148-149-150)

20 (Tasavvufi Ahlak Cilt 2 Kitabül Ezkar s.239-240)

21 .(Güncel Meseleler 1 s. 181-182-183-184-185-186-187-188-189-190)

22 (Güncel Meseleler 2 s.193-194-195-196)

23 (Rabıta ve Tevessül s.187)

24 (Rabıta ve Tevessül s.239-40-45)

25 (Marifetname c.2 s29-30)

26 (Rabıta-i Şerife s.17-18)

27 (Musahabe/6 s.151-153)

28 (Rabıta ve Tevessül s.351-2)

29 (Rabıta ve Tevessül s.363)

30 (Tevbe/119)

31 (Yusuf/24)

32 (Maide/35)

33 (Al-i İmran/31)

34 (Enfal/11)

35 (Al-i İmran/200)

36 (Kasas/10)

37 (Riyazüs Salihin/398-Buhari edep/96-Müslim/165-Tirmizi zühd/50)

38 (Rabıta ve tevessül s.14)

39 (İslam, Tasavvuf ve Hayat s.345-346-347-348-349-350-351-352-353354-355)

40 (Al-i İmran/9)

41 (Al-i İmran/25)

42 (Al-i İmran/27)

43 (Al-i İmran/30)

44 (Al-i İmran/77)

45 (Al-i İmran/91)

46 (Al-i İmran/102)

47 (Al-i İmran/106-107)

48 (Al-i İmran/131)

49 (Al-i İmran/143)

50 (Al-i İmran/157-158)

51 (Nisa/147)

52 (Nisa/162)

53 (Maide/8)

54 (Maide/30)

55 (Maide/35)

56 (Maide/98)

57 (En’am/22)

58 (En’am/27)

59 (En’am/30)

60 (En’am/32)

61 (En’am/36)

62 (En’am/51)

63 (En’am/61-62)

64 (En’am/93-94)

65 (En’am/120)

66 (Araf/8)

67 (Araf/25-26)

68 (Araf/57)

69 (Araf/102)

70 (Yunus/7-8)

71 (İbrahim/17)

72 (Nahl/63)

73 (Nahl/107-108-109)

74 (İsra/49-50-51-52)

75 (Kehf/47)

76 (Meryem/66-67)

77 (Enbiya/49)

78 (Hac/66)

79 (Şuara/81-82)

80 (Şuara/87-88-89)

81 (Neml/66)

82 (Ankebut/64)

83 (Rum/7)

84 (Rum/56)

85 (Secde/12)

86 (Secde/14)

87 (Sebe/21)

88 (Fatır/37)

89 (Al-i İmran/26)

90 (Al-i İmran/29)

91 (Al-i İmran/47)

92 (Al-i İmran/83)

93 (Al-i İmran/129)

94 (Maide/7)

95 (Maide/40)

96 (Maide/50)

97 (En’am/1)

98 (En’am/12)

99 (En’am/18)

100 (En’am/73)

101 (En’am/79-80)

102 (En’am/95-96-97-98-99)

103 (En’am/103-104)

104 (Araf/54-55)

105 (Araf/185-186)

106 (Yunus/5-6)

107 (Yunus/61)

108 (Hud/123)

109 (Yusuf/105)

110 (Ra’d/27)

111 (Tirmizi,Zühd/45)

112 (Buhari,Edep/96-Müslim,Birr/165-Tirmizi,Zühd/50)

113 (Tevbe/119)

114 (Tirmizi,Zühd/45).

115 (Enbiya/105)

116 (Tevbe/119)

117 (Maide/35)

118 (Buhari,Edep/96-Müslim,Birr/165-Tirmizi,Zühd/50)

119 (Enfal/11)

120 (Al-i İmran/200)

121 (Kasas/10)

122 (Enfal/63)

123 (Al-i İmran/103)

124 (Risale-i Halidiye/15-16)

125 (Risale-i Halidiye/108)

126 (Ahzab/6)

127 (Ahzab/6)

128 (Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül/18)

129 (Al-i İmran/31)

130 (Ahzab/21)

131 (Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül/14)

132 (Bakara/22)

133 (Bakara/165)

134 (Nisa/48)

135 (Nisa/116)

136 (Maide/82)

137 (Müminun/63)

138 (Lokman/13)

139 (Buhari, İman 23; Enbiya 8, 41; Tefsir, En'âm 3; Tefsir, Lokman 1; İstitâbe 1,9; Müslim, İman 197, (124); Tirmizi, Tefsir, En'âm, (3029).)

140 (Nesai, Cihad 18, (6, 20).)

141( Buhari, Tevhid 15, 35; Müslim, Zikr 2, (2675), Tevbe 1, (2675).

142 (Müslim, Zikr 22, (2687).

143 (Müslim, İman 134, (82); Ebü Dâvud, Sünnet 15, (4678); Tirmizî, İman 9, (2622). Metin Müslim'in metnidir.)

144 (Müslim, Cenâiz 59, (948); Ebu Dâvud, Cenâiz 45, (3170).

145 (Tirmizi, Da'avat 106, (3534).

146 (Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).

147 (Tirmizî, Birr 14, (1918).

148 (Buhâri, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti'zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İmân 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (2302).

149 (Ebu Dâvud, Vesâya 10, (2875); Nesâi, Tahrim 3, (7, 89).

150 (Buhari, Da'avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizi, Da'avat 141, (3597).