15. Risale: Nasihatler-1

Kategori: İnce Risaleler

KURTULUŞ

Hakk’a ulaştıran tek yol; İbâdet

 “İhlâsla edâ edilen ibâdetler belâlara mânîdir, sâhibini korur.” İbâdet ve itâat kurtuluş yoludur. (Erenlerden)

Hayâtın Gâyesi: Allah’a ibâdet, emirlerine itâat ve nîmetlerine şükür ile iki âlemde saâdet bulmaktır.

A.C.: “Ben, cinleri ve insanları ancak beni tanısınlar ve bana ibâdet etsinler diye yarattım.”  (S. Zâriyât:56) İnsan oğlunun ilk işi bu âleme geliş sebebini, yaratılış hikmetini bilmektir.

İbâdetsiz hayatın hayrı yok, hüznü çoktur. Uyuşturucu arayan batılılar ve benzerleri buna misâldir. Allah’ın ihsanı olan vücûdu, ruh, akıl ve âzâları ilâhî hudutlar içinde kullanmak, kurtuluş yolu ondan ötesi hayal mahsulüdür.

A.C.: “Zikrimizden yüz çevirenlere maîşet darlığı vardır.” (S. Tâhâ:124) Varlıkta darlık, gönül sıkıntısı, rûhî huzursuzluklar buna dâhil edilmiş. Hakka ibâdet, büyük saâdettir...

Şeriat Üç Kısımdır: İlim, amel, ihlas. Kurtuluşa sebep olan, îmandan sonra hâlis niyetle kılınan ve her gün bin şehid sevâbı verilen beş vakit namazdır. Vaktinde kılınan namazda, Cemâl-i Îlâhî, rızâ-ı ilâhî ve mağfiret-i ilâhî  vardır. Geç kılınan namazda yalnız mağfiret kalır. Hiç kılmayanlara musîbet ve ilâhî gazap hazırlanır...

H.Ş.: Abdest’te başa kaplama mesh yapılan vücûda Allahü Teâlâ Cehennemi haram kılar. Sünnetler: dünyada musîbet ve hastalıklara, âhirette cehenneme karşı kaledir...

H.Ş.: Misvaklı abdest’le kılınan namaz, misvaksız namazdan yetmiş defa efdaldir (İbni Âbidîn C:1S:150)

Niyet:

Namaza niyet kalple yapılır. Dille niyet bid’attır. (M.İ.R.C:1-M:186) 

Ahzâb Duâsı: 

Musîbet zamanında, sabah namazı sünnetinin ikinci rekâtında, zammı sûreden sonra, kunut yapıp “Ahzâb Duâsı” okumak, belânın def’ine sebeptir...

Gafleti def için: Sabah namazının sünneti ile farzı arasında şu duâ en az üç kerre okunur: “Yâ Hayyü yâ Kayyûm, yâ zel celâli vel ikrâm. Es’elüke en tuhyiye kalbî binûri mâ’rifetike ebeden yâ allah yâ Allah yâ  Allah yâ bedîassemavâti  vel erdı.” (Emâli Şerhi)

Şu tesbihi her gün yüz defa okuyan, sonsuz mükâfâta erer: “sübhânallâhi ve bi hamdihî sübhânellâhil azîm, ve bihamdihî estağfirul-lah.” (M.İ.R .C:1. M:307)

Sabah namazını, âile ferdleriyle de olsa cemâatle kılıp kerâhat vaktinden sonra, Allah rızâsı için iki rekât namaz kılan, ihram giymiş ve kurban kesmiş gibi, tam Hac ve Umre sevâbına nâil olur. (Nîmet-i İslâm S. 133)

Sarık:

Sarıkla farz ve nâfile namaz, sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan üstündür. (Râmûz: 291/11) Akıllı kımse bu sünneti işler, kat kat kazanır, ahmaklar mahrum kalır...

Sabah ve akşam namazlarından sonra onbir defa: “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü velehül hamdü yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût biyedihil hayri ve hüve alâ külli şey’in kadîr” tehlilini okuyanın maddî ve mânevî derecesi yükselir ve o gün günah işlemekten korunur. (Nîmet-i İslâm S: 133)

HÜVALLAHÜLLEZÎ:

H.Ş.: “Sabah ve akşam namazlarından sonra, Hüvallahüllezî... okuyan kişiye yetmiş bin melek istiğfar eder. O gün vefat etse şehid olarak gider.”  (Râmûz 438) 

Akıllı bu nimeti kaçırmaz.

ÂMENERRASÛLÜ:

H.Ş.: “Yatsı namazından sonra, Âmenerrasûlü... okuyanın malı, canı, her şeyi gelecek yatsıya kadar himâye altında olur ve o kişiye bütün gece ibâdet etmiş sevâbı verilir.” (Râmûz: 187/3) İnanmışlar istifâde eder, inanmayan eli boş gider...

 

Salât-i Münciye 

Vitir namazında kunut duâlarından sonra okuyanın namazları  Mevlâ’ya tereddütsüz arzedilir ve kabûle sebep olur. Namazın kabûlü, kazancın büyüğüdür.

İstiğfar: Farz namazlardan sonra yetmiş istiğfar okumak, gelen musîbeti kaldırır, geleceğe mânî olur ve rızık genişliğine sebeptir. (M.İ.R.C:2.M:80)

Âyetül kürsî, İhlas, Felak ve Nâs:

Tesbihlerden önce, bu sûreleri okuyanları Cenâb-ı Hak iç ve dış hastalıklardan ve belâlardan korur. (Nîmet-i İslâm S:246)

H.Ş.: “Duhâ Namazı’na devam eden kimsenin günâhı deniz köpüğü kadar olsa da affolunur.” (Râmûz: 416/13)

Duhâ namazı kılan, dünya sıkıntısı çekmez. Bu namazın yüzde yetmiş beş mükâfâtı dünyada verilir.

Evvâbîn Namazı kılanın elli yıllık günahı silinir ve ona bir sene nâfile namaz sevâbı verilir. (Nîmet-i İslâm. S:368) (Şir’a’da on iki yıl denilmiş.)

Teheccüd namazı 

H.Ş.: “Farz namazlardan sonra en fazîletli, Teheccüd namazıdır.” (Ebû Dâvûd. İhyâ C:1.S:1019) Bu namazı kılanların duâsı kabul, derecesi yüksek olur. Teheccüd vakti; gece, öğle namazına tekâbül eden vakitten imsak bitimine kadardır. Geç yatanlar, 12 den sonra kılıp yatarlar.

H.Ş.: Evden Çıkan kimse: Bismillahi tevekkel-tü alellahi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” der, üç, beş veya yedi Âyetül Kürsî okur, altı tarafa, “Hû” der, yedinciyi içe çekerse, ilâhî kaleye girer, belâlardan emin olur. (Râmûz: 420/2)

Eve girerken Besmele-i Şerîfe okumak, Şeytanı kovar. Selâm vermek de bereketlere sebep olur.

Namazdan Sonra,”LEKAD CÂEKÜM...” (S. Tevbe:128-129) okuyan, belâlardan korunur. Ona  o gün ölüm gelmez. Bir zât devam etmiş; “Okumayı bırak, bize gel” denilmiş.

A.C.: “Sabırla (oruçla) ve namazla (Allahü Te[Ms1] âlâ’dan) yardım dileyin.” (S.Bakara:45) İşte boş dönülmeyen hâcet kapısı... Kuru yalvarmadan önce yapılacak iş; oruç tut, tesbih namazı kıl, hâcetin hâsıl olur, Mevlâ’dan inâyet gelir.

Sabah Namazı

H.K.: Ey Âdemoğlu! Günün evvelinde bana kulluk et ki, günün sonuna kadar seni korktuklarından emin edip, umduklarına ulaştırayım.

Rızıkların taksimi ve berekâtın inme zamânı olan sabah namazı vaktini uykuda geçirenlerin rızkı noksanlaşır. Günün en şerefli zamanıdır. Vücûdun en zayıf vakti olduğundan, Verem hastalığı o zaman başlar. Sabah uykusu rızkı noksanlaştırır. Koyun, köpek, çoban, vezir hikâyeleri meşhurdur. Koyun o saatte uyanık; rızkı bol, nesli çok. Köpek uykuda; rızkı kıt, nesli azdır. Çoban da o saati boş geçirmeyip erenlerden olmuştur.

H.Ş.: Bir kısım melekler gece, bir kısmı da gündüz size gelirler. Sabah ve ikindi namazını sizinle kıldıktan sonra melekler semâya çekilir. Mevlâ meleklerine: “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar: “Yâ Rabbi. Onları namaz kılarken bulduk, namaz kılarken bıraktık” derler.  (Müslim C 1 S. 260 Hadis No: 210)

H.Ş.: Ayın on dördüydü. Resûlüllah S.A.V. aya baktı ve: “Şu ayı gördüğünüz gibi Rabb’inizi göreceksiniz. Güneşin doğması ve batmasından evvelki (Sabah ve ikindi) namazları(nı) edâ etmekte Mü'min kardeşlerinize elinizden geldiği kadar yardımcı olun ve bunu terk etmeyin” buyurdu. (Müslim C 1 S. 260 Hadis No: 216)

H.Ş.: Kim yatsı namazını cemâatle kılarsa, gecenin yarısını, sabah namazını da cemâatle kılarsa, gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi mükâfâta mazhar olur. (Müslim C 1 S. 260 No: 287)

Sabah Namazını Cemâatle kılmayan kişinin nefsi  aslâ kemâl bulmaz. (M.İ.R.C.1 M 52)

Sabah namazını, cemâatle kılmak bir gece nâfile namaz kılmaktan birkaç mertebe üstündür. (Mektûbat)

H.Ş.: Kim sabah namazını kılarsa, Allah'ın zimmetinde (himâyesinde)dir. Allahü Teâlâ zimmetinde olmayanı yüz üstü cehenneme atar. (Müslim C 1 S. 260 Hadis No: 288)

Ebû Hüreyre R.A.: “Biz Peygamberimiz zamanında erkenden sabah namazına gelmeyi, Resûlüllah ile savaşta bulunmuş kadar şerefli sayardık” demiştir.

H.Ş.: İki rekat sabah namazı, dünyadan ve içindekilerden hayırlıdır.

H.Ş.: Yatsı ve sabah namazı münâfıklara ağır  gelir. İnsanlar bu namazlarda olan füyüzât-ı ilâhîyi bilseler, emekleyerek de olsa (gelip) kılarlardı. (Ruhulbeyan C. 5 S. 444)

H.Ş.: Güneş doğuncaya kadar yapılan zikir ve tesbih İsmâil oğullarından seksen köle âzat etmekten efdaldir. (Ruhulbeyan C. 5 S. 444)

“Güneşin doğuş ve batışından evvel  Rabb’ini hamd ile tesbih et (sabah ve ikindi namazlarını kıl.) (S. Taha 130)

Denilmiş ki: Kim beş vakit namazı devamlı cemâatle kılarsa, Allahü Teâlâ ona geçim darlığı ve kabir azabı vermez; kitabı sağından verilir, sıratı şimşek gibi geçer ve hesapsız olarak cennete girer.

Kim beş Vakit namazda ve cemâate gitmekte tembellik ederse, Allahü Teâlâ onun rızkından ve kazancından bereketi kaldırır, yüzünden sâlihler sîması silinir, sâir ibâdetleri de kabul olunmaz. İnsanlar ona kalben buğzeder; ruhu aç ve susuz olarak kabzolunur,  Münker ve Nekir şiddetle sual sorar; kabri dar ve karanlık olur, hesâbı zor verir ve Allahü Teâlâ ona cehennemde azap eder. (Ruhulbeyan C. 5 S. 444)

 

İRŞAD ve HAKKA DAVET

A.C.: Asr’a yemin olsun ki, insan (ömrünü dünya için sarf etmekle) dalâlette ve ziyandadır. Ancak iman edip iyi amel işleyenler ve sabırla (günahtan uzak kalıp) ibâdete gayret etmeyi tavsiye edenler kurtulmuştur. (S. Asr)

A.C.:  Kim iyiliğe önderlik ederse o iyiliğin sevabından hisse alır. Kim kötülüğe vâsıta olursa ona kötülükten hisse vardır. (S.Nisa 85)

H.Ş.: En cömert kimdir size haber vereyim mi? En cömert Allahü Teâlâ’dır, ben de Âdemoğullarının cömerdiyim. Benden sonra en cömerdiniz o kimse ki ilim öğrendi ve ilmini insanlara yaydı... (Mektûbât- c:1 S. 79)

H.Ş.: "İlimden bir mes'ele öğrendiğin zaman, o senin için kabul olunmuş bin rek'at nâfile namaz kılmandan hayırlıdır. Bunu, insanlara öğrettiğinde, amel edilsin veya edilmesin, yine senin için kabul olunmuş bin rek'at nâfile namaz kılmandan hayırlıdır." (Râmûz: 39/8)

H.Ş.: Sizden biri, kendisinde kardeşine verebileceği bir nasîhat bulursa, ona hemen söylesin. (Râmûz:65/8)

H.Ş.: Emr-i bil mâruf ve nehy-i anil münker'i bırakan kişi, Kur'an'a ve bana inanmış olmaz. (Râmûz:69/8)

Meşhur Yahûdi sözü “Her koyun kendi bacağından asılır.” “Beni sokmayan yılan bin yaşasın.” “İlim, iman ve ibâdet yolunu keser.” “İbâdet etme mi diyoruz, Camiye kilit mi vurduk” der.

Süleyman Paşa: Edirne’yi fethedince Hıristiyanlar kendisine müracaatla okul yapmak için izin istediler. Müsâade etmedi. Başka bir zaman “Kilise yapacağız” dediler, izin verdi. Muhteşem bir kilise yaptılar.

Halk gelip Paşaya: “Bu ne iştir? Sabi sıbyanı okutmak için mektep inşasına izin vermemişken, şehrin ortasında şu kara kubbeli kilisenin inşasına müsaade ettiniz?”

Süleyman Paşa’nın tarihlere geçen cevabı:

Bunda ne var, oraya toy giren toy çıkar; ya okul öyle mi?.. Orada erkan-ı harp yetiştirir sonra da başına belâ kesilir...” demiştir.

H.Ş.: Sadakanın faziletçe en üstünü Müslüman bir kimsenin ilim öğrenip onu Müslüman kardeşine öğretmesidir. (İbn-i Mâce C. 1 S. 98

H.Ş.: Kim halka öğretmek için ilimden bir kapı açarsa kendisine yetmiş sıddıkın sevabı verilir. (Tergıb C.1 S. 98)

H.Ş.: Hediye ve ihsanın en üstünü hikmetli bir sözü öğrenip onu başkasına öğretmektir ki bu bir sene nâfile ibâdetten hayırlıdır. (İhya c.1 s 101)

H.Ş. Kim iki hadis dahi öğrenip istifâde eder ve başkasına da öğretirse, bu kendisi için 60 yıllık (nâfile) ibâdetten hayırlıdır. (Ramuz 413/4)

H.Ş. Kim hayra dâvet ederse kendisine o hayrı işleyenlerin sevabı kadar sevap yazılır. (Muhtarul Ehadis s. 167)

H.Ş. Kim hidâyete dâvet ederse o hidâyete tâbî olanların ecirleri kadar kendisine sevap yazılır. Onların ecirlerinden de bir şey eksilmez (Muhtarul Ehadis 167)

H.Ş. Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki. Ya iyiliği emredip kötülükten men edersiniz ya da Cenâb-ı Hakk üzerinize azabını gönderir de, o azabın kaldırılması için Allah’a duâ edersiniz, lâkin duâlarınız kabul olunmaz. (Muhtarul Ehadis S. 156)

H.Ş.: Mü’min mü’minin kardeşidir. Hiç bir halde ona nasihati terk etmez. (M.E. S. 150)

H.Ş.: Hak söz ne güzel hediyedir ki onu duyar sonra Müslüman kardeşine taşıyarak öğretirsin. (Muhtarul Ehadis S. 152)

H.Ş.: İlim öğrenmek husûsunda yarışınız. Doğru sözlü kişiden öğrenilen ilim dünyadan ve içindeki altın ve gümüşten hayırlıdır. (Muhtarul Ehadis s.84)

H.Ş.: İlim talep etmek her Müslüman’a farzdır. İlim öğrenen için her şey, hatta denizdeki balıklar da istiğfar ederler. (Muhtarul Ehadis s.93)

H.Ş.: İlim talebi Allah indinde nâfile namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, haccetmekten ve Allah yolunda cihaddan efdaldir.

H.Ş.: İlim İslâm’ın hayatı ve imanın istinatgâhıdır. Kim ilim öğrenirse Allah onun ecir ve mükâfâtını tamamlar ve bilmediklerini öğretir. (Muhtarul Ehadis s. 100)

H.Ş.: Müslüman’ın din kardeşine hikmetli sözden üstün hediyesi olamaz. Çünkü bununla hâli değişir, hayra istîdât gelir, selâmet bulur. (Cami ussağır)

H.Ş.: Allahü Teâlâ’nın ziyâde rağbet ettiği kişi insanlara nasihat edendir.

H.Ş.: Nasihatle Allah’ı kullarına sevdiriniz ki, Allah’ta sizi sevsin.

H.Ş.: O insanı Allah sevsin ve nurlan-dırsın ki, sözlerimi işitti, ezberledi ve aynen başkalarına ulaştırdı. (İhya c. 3 s. 380)

H.Ş.: Yâ Râfî! Senin maddî ve mânevî sebebinle bir kimsenin hidâyet bulması, sana, üzerine güneş doğan bütün eşyadan hayırlıdır. (Tirmizî)

H.Ş.: Kim hakla batılı, hidâyetle delâleti ayırmak için ilimden bir mesele söylerse bir âbidin 40 yıllık ibâdeti gibi ecir alır. (Ramuz 418/5)

H.Ş.: Kıyâmet gününe şu beş şeyle gelen Cennetten men olunmaz. Bunlar: Allah ve Rasûlü için, din ve kitap için ve bütün Müslümanların menfaati için nasihat ve hakka dâvet etmektir. (Ramuz 415/6)

H.Ş.: İslâm’ı ihyâ için ilim öğrenirken kendisine ecel gelen kimseden, peygamberler ancak bir derece üstündür. (Ramuz 415/9)

H.Ş.: Kişinin ilim meclisinde bir saat oturması, bir köle âzât etmesinden hayırlıdır. (Ramuz 343/5)

H.Ş.: İyiliği emir ve tavsiye eden, onu işlemiş gibi ecir alır. (Ramuz 207/5)

İslâm’ın zaafa düştüğü zaman dinden bir kelime  öğretmek, hazineler harcayarak Allah için yemek yedirmekten kat kat üstündür. (Mektûbat)

İnsan irşat olunca gönlü genişler, gafletten kurtulur, doğruyu bulur iyiyi görür, kendisine teslimiyet gelir, birlik ruhuna bürünür, dirliği düzelir, isyandan sakınır, âleme şefkatle bakar, zulüm düşünmez, itâatkâr olur... Hulâsa: umûmî ahlâka hizmet eder.

Cemiyet güçlenir, her saâdete yol bulur. Milletçe istenen de budur.

İmam-ı Muhammed Rah. A. padişahla Rey şehrine geldi ve orada vefat etti. Son deminde “Rabb’im bana: “Buraya din hizmeti için mi, yoksa padişahla safa için mi geldin?” derse ne cevap veririm diye telaşlandı.

Dikkat etmeli! İnsanların çoğu sözü ilk işitince beğenmez de izah edilince memnun olur. Sakın işittiği sözü beğenmeyip, sahibini insanlar arasında kötüleyenlerden olma!

Zamanın değişmesinden, yârânın cefâsından şikâyet etme! Zira cümlesi işlemiş olduğun günahların karşılığıdır. Hatta merkebin aksilik etmesi, fârenin ziyan vermesi de günahlarındandır. Cemâatı kaçıran kişiyi, o ilâhî sofradan mahrum eden de günahlarıdır. (İhyâ - Hallürruyub)

* * *

 
Rasûlüllah S.A.V. Efendimizin Ruhlara Hayat Veren

BİR HUTBESİ

Ey İnsanlar! Ölüm sanki bize değil de başkalarına yazılmış, Hakk’a tâbi olmak bize değil de başkalarına farz kılınmış, uğurladığımız ölüler sanki bir müddet sonra  bize dönecekler; onlara mezar hazırlıyoruz; sanki biz onlardan sonra ebediyen yaşayacakmışız gibi öğüt veren her şeyi unutuyoruz; kendimizi belâlardan emniyette sanıyoruz... Ne mutlu başkalarının ayıbına bakmayıp kendi kusurlarıyla uğraşan kimseye! Ne mutlu günâha dalmadan kazandığı malı infak eden, fukaha ve ulemâ ile sohbet eden, fakirlerle düşüp kalkan kimselere!...

Ne mutlu o kimseye ki, huyunu güzelleştirip kalbini temizler, insanlara zarar vermez, malının fazlasını infak eder, çok konuşmaz, bid’atlara düşmeden sünnet-i seniyeyi hakkıyla îfâ eder. (Cevhere C.1 S. 158)

***

H.Ş.: Âileleriniz, evlâtlarınız, mallarınız ve amelleriniz üç kardeşi olan kimseye benzer. O kimse ölümü yaklaşınca birinci kardeşine:

- Başıma gelenleri görüyorsun. Bana ne yapabilirsin? der, O:

         -Doktor çağırırım, hizmet ederim, ölürsen lâzım gelenleri yaparım ve iyiliğini söylerim” der. İşte âilenizin durumu böyledir.

İkinciye, “Bana ne yapabilirsin? dediğinde, o:

-Hayattayken benden istifâde edersin; ölünce yollarımız ayrılır; sen öbür âleme hesap vermeye, ben de işimin başına dönerim” der Mallarınızın durumu budur.

Üçüncüsü:

-Ben senin mezârında eş, mîzanında terâzinin hayır tarafında ağırlık yaparım” der. İşte amellerinizin durumu da budur.

* * *

SAHABE-İ GÜZİN’DEN

İBN-İ RENDEKA’R.A.’IN HUTBESİ

Ey İnsan! Sözlerime kulak ver, aklını başına topla! Eğer ölümün ne zaman geleceğinden haberdar değilsen, iyi bil ki, sen de ebediyen yaşayacak değilsin...

* Vaktiyle yaşayanların ve bundan sonra yaşayacakların babası olan Âdem A.S. nerede?  

* Allahü Teâlâ’nın dostu İbrahim A.S. nerede?

* Hani geçen ümmetler?

* Vaktiyle yer yüzünde hüküm süren krallar nerede?

* Nerede taç giyen, kuvvet ve îtibar sahibi sultanlar?

* Nerede başlarında sancaklar dalgalananlar, ordulara kumanda edenler, sarayda, kâşânelerde yaşayanlar, harp meydanlarında zaferden zafere koşanlar, tehlike ve belâları hiçe sayanlar, doğu ile batıyı birbirine yaklaştıranlar nerede? Şimdi onlardan bir işâret var mı?

Allahü Teâlâ’ya yemin ederim ki, bütün kavimleri yok eden onları da yok etti. Çürümüş kemikleri dağıtan, onları da dağıttı. Onları geniş saraylardan çıkarıp dar kabirlere yerleştirdi. Taş yığınları altına soktu, meskenleri oralar oldu. Kurtlar vücutlarını kemirdi, bedenleri delik deşik oldu; gözleri aktı, ağızlarına böcekler doldu, âzâları düştü, derileri çürüdü. Biriktirdikleri ve kazandıkları dünyalıkları kendilerine fayda vermedi...

Orada dostların seni toprağa teslim edip sana vedâ edecekler. Kardeşlerin yanından ayrılacak, yakınların seni unutacaklar... 

İşte bunlardır insana lâzım olan,

Bu sözlerden ibret al sen de uyan!

* * *


 
 

Hz. ALİ R.A.’IN OĞLU HZ. HASAN EFENDİMİZ’E  CİHAN DURDUKÇA NUR SAÇAN HİKMET DOLU VASİYETLERİ.

Gözümün nuru oğlum; Hasan’ım! Sen benim hayırlı vekilim ve şerefli temsilcimsin. Şu vasiyetimi can kulağıyla dinle ve ona göre hareket eyle. Bu sana babandan hayırlı bir nasihattir.

Dünya bâzen seni arar gibi iltifat gösterir. Onun bu sahte görünüşüne aldanma! Bâzen de senden kaçar gibi yüz çevirir; döner dolaşır. Ona da ehemmiyet verme! Zira dünya bin erden arda kalan avrat gibidir; kimseye yar olmaz. Onun gelişi, aceleci ve korkak adamın hâli gibi şüpheli ve şikâyetlidir.

Hayrı az, dirliği kısa, alâka ve karşılaması hudutlu, arka çevirmesi felâket ve fecâattir. Elde edilen nimetleri geçici, günâh ve vebâli kalıcıdır...

Öyle ise ömür bitmeden, kudret elden gitmeden, can sağ iken; âhiret perdesi açılmadan, müsâit zamanı fırsat, eldeki imkânı ganîmet bil de, âhiretin için hayırlı ameller hazırla. Kişi dünyada âhireti için ne yaparsa, şüphesiz orada onu bulur. Dünya âhiretin zirâat mahallidir; ne ekilirse o biçilir.

Vefâsız dünyanın hîlesi çok, bir hal üzere kaldığı yoktur. Bir tarafı düzeltir, ıslâh ederse, diğer tarafı bozar, ifsat eder. Birini sevdirse, diğerini kalbinden yaralar. Öteden beri meşrebi (gidişi) budur.

Dünyaya meyledip bağlanmak, sonra aldanıp pişmanlık duymağa sebep olur. Bu fenâ âleminde dâimî kalmak yoktur. Öyle ise ona bel bağlamak aldanmaktır.

Oğlum!

İnsanların hatırına itibar et!; hal ve sözünden kimse incinmesin. Dünya işi için çekişip uğraşmaktan sakın, ihtiyaç olmadıkça bir şeyin arkasına düşme. Yumuşak huylu ol, insanlara kolaylık ve yakınlık göster!...

Oğlum!

Sen zamanın eşsiz hikmetlisi ve büyük efendisisin. Kıymet ve vakarını güzel muhâfaza et. Ömrünü eğlencede geçirme, malını günâha sarf etme ki, dünyadan amelsiz çıkıp da huzûr-u izzete eli boş varmış olmayasın!

Güzel sözünü, güzel amellerinle birleştir ki, iyi meziyetleri, lütuf ve ihsan meyvelerini zâtında toplamış olasın. Bir de yapmayacağın şeyden bahsetme; laftan ziyâde iş görmelisin.

Şurasını da gözden uzak tutma: Her fenâlığın başı zenginliğe muhabbet, hırs ve tamâdır. Bu iki kötü huy, sâlim olan kalbine yol bulmasın!...

Allahü Teâlâ’dan kork ki; tevâzu ehli olasın. Dünya gönlünden silinip uzak bulunsun ki, fazîlet bulup, felâha eresin.

Oğlum!

İyi düşün, ihtiyatlı bulun. Nefsânî arzûlar ve dünyanın görünüşü seni aldatmasın. Dünyada her şey geçicidir. Gizli, kapalı olan şey aranır. Her şey fânî ve yok olucudur; er geç biter, tükenir. Âdemoğlunda ise yalnız kazanmış olduğu iyilikler ve günâhı kalır.

Dünya kâbuslu bir rüyâ gibidir; kendine sarılanı rûhî azapla bezdirir, huzursuz eder. Zâhirde bal gibi tatlı görünür: fakat içi zehir doludur. Zevk ve sefâsı varsa da, gam ve kederle yoğrulmuştur.

Hâsılı dünya; Sonunda nimetleri yok eden, sıkıntıları toplayan, aldatıcı, gaddar adam misâli, verir fakat verdiğini geri alır; alâka gösterir lâkin o hâlinde de bin çeşit hîle gizlidir. Görünen süslerine aldanan harap ve helâk olur.

Oğlum!

Sen başkalarına benzemezsin. Sen Hânedân-ı Nübüvvet (Peygamber torunu) kalp meyvesi, ümmetin göz nûru ve Seyitlikte baş tâcı olduğun gibi, güzel hal ve huyla da mümtaz olmalısın.

Bunun için hükmü ile amel ettiğin takdirde, yüksek kıymetini bir kat daha yükseltecek olan şu vasiyetim  hafızanda bulunsun.

***

 

LOKMAN HEKİM HAZRETLERİNİN HİKMET DOLU VASİYETİ

Ey Oğlum!

Gökte, yerde veya bir kaya içinde gizlenip, hayırdan, şerden hardal tanesi kadar bir şey işlesen hesap günü karşına çıkarılır.

Namaz kıl, nefsin kemal bulsun, İnsanlara iyiliği tavsiye  ve onları kötülükten men et ve bu hususta gelecek sıkıntıya sabret. Bunlar Allahü Teâlâ’nın sevdiği ve vâcip olan işlerdir.

Kibirlenip insanlardan yüz çevirme. Yer yüzünde azametle yürüme; Allahü Teâlâ kibirle sallanıp yürüyenleri sevmez.

Yürürken acele ve hafiflik etme. Kibir edâsında ağırlık da etme. Mütevazı ve orta halli ol!

Yüksek sesle konuşma; seslerin en çirkini merkep sesidir.

Ey Oğul!

Dünya derin denizdir, çokları o denizde boğulmuştur. Gemin takvâ, yükün îman, hâlin tevekkül olsun, Umulur ki kurtulursun.

Oruç tut, şehvetini kırar. Lâkin, namazına engel olacak orucu tutma; zirâ Allah katında namaz oruçtan üstündür.

İnsanlara karşı övünme, akılsızlarla inatlaşma, meclislerde gösteriş yapmak için ilim öğrenme. Cahilliğe de râzı olma; kendini aldatıp ilmi terk etme.

Allah'ı zikreden insanlarla otur; âlim olsan da fayda görürsün; ehilsen sana öğretirler, ilmin artar. Allah’tan gâfil olanlarla oturma; âlimsen ilminden faydalanmazlar, câhilsen cahilliğin artar; Allah onlara cezâ verir, sen de zarar görürsün.

Seçilmiş kullara köle ol, kötülerle dost olma! Güvenilir kişi ol, zengin olursun.

Kalbin fâcir olduğu halde, insanlara Allah’tan korkar görünme.

Âlimlerle otur, onlarla münâkaşa etme, onlara lütufkâr sual sor.

Evlâdım! Yolculukta kılıcın, pabucun, sarığın, kilimin, senin ve yanındakilerin ihtiyâcını görecek kadar su kabın, iğnen, ipliğin, ve bizin yanında bulunsun.

Günâhkârlar hâriç, arkadaşlarına uy!

İnsanlara nasîhat ederken kendini unutma, Mum gibi olma; mum insanları aydınlatırken kendini yakar...

Küçük şeylere küçümseyerek bakma; yarın büyük olur.

Yalandan sakın; çünkü yalan, dîni bozar, insanların yanında mürüvvetini kalmaz, hayânı, değerini ve makamını kaybetmene sebep olur, sözün îtibar görmez, insanlar sana inanmaz. Öyle bir hayatta ise hayır olmaz.

Kötü huydan, gönül darlığından sakın, sabırsız olma, arkadaş bulamazsın.

İşini severek yap, acılara katlan. Bütün insanlara iyi davran; güler yüzlü, iyi huylu kimseler sevilir.

Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma. İnsanların elinde olanlara tama etmekten sakın. Kazâya râzı ol. Allahü Teâlâ’nın verdiği rızka kanâat et.

Dünya zenginliğine kavuşmak istersen, insanların elinde  olandan ümidini kes; çünkü, Peygamberlerin, sıddıkların eriştikleri dereceler hep insanların elinden bir şey beklemediklerindendir.

Dünya azdır, senin ömrün de azın azıdır. Onun da çoğu geçmiş, azdan azı kalmıştır.

Ey Oğul!

Ehil kişiye iyilik et, ehil olmayana iyilik edersen, dünyada üzülür, âhirette sevaptan mahrum kalırsın.

İkramın orta halli olsun, sakın israf etmeyesin!...    Mevakip Tefsiri

* * *

Dünya yıkılmağa yüz tutmuş virânedir... Onda amelleri çoğalt, emelleri (arzûları) kısalt! (İmam-ı Şafiî Rh.A.)  

* * *

 

İMAM- ÂZAM HAZRETLERİ’NDEN

Talebesi Yusuf bin Semtî’ye Cihan

değerinde

VASİYET

Bilmiş ol ki, insanlarla hoş geçinmezsen sana düşman olurlar. Anan-baban bile olsa senden hoşlanmazlar. Güzel geçinirsen, akraban olmayan cemâat dahî sana ana-baba gibi olurlar.

Şimdi gözümün önünden şöyle geçiyor; Basra’ya gidiyorsun, onlara muhâlefete başlıyorsun, aralarına karışmıyorsun. Sen onları terk ediyorsun, onlar da seni terk ediyorlar, Sen onlara darılıyorsun, onlar da sana. Sen onlara sapıklık isnat ediyorsun, onlar da seni dalâlette sayıyorlar.

Böyle yaparsan; hem sana, hem bize leke olur. Onlardan kaçmak istersin... Bu akıl işi değildir. Zira geçinmek lâzımken, müdârâ yapmayan, akıllı sayılmaz...

Basra’ya girdiğin zaman, insanlar seni karşılar, ve ziyâret ederler; senin kadrini bilirler. Herkesin mertebesine göre îtibar et, şeref ehline ikramda bulun, ilim ehlini büyük tanı, üstazlara hürmet göster, avamla yakından görüş, gençlerle az olmak üzere lâtife yap!...

Sultana lâkaytlık gösterme,  hayırlı kimselerle arkadaşlık et, fâcirlere müdârâ göster, kimseyi hakir görme!...

Mürüvvette kusur etme, sırrını kimseye söyleme, denemedikçe kimsenin dostluğuna güvenme, alçak ve hasis kimselerle dost olma, sefihlerle düşüp kalkma, hoşa gitmeyen şeylere alışma!...

Herkesle hoş geçin, sabır ve tahammül göster. Güzel ahlâklı, geniş yürekli, deryâ gönüllü ol!...

Elbisen temiz ve yeni, binek atın iyi olsun, güzel kokular kullan!...

Seni ziyâret edenleri sen de ziyâret et!...

Halkın hallerinden haber veren adamların olsun. Bir fitne işitirsen ıslâhına gayret et. İşittiğin iyi şeylerin artmasına çalış!...

Yemek yedirmekte cömert ol, açları doyur; bahil kimseler başa geçip efendi olamaz.

Sana iyilik veya fenâlık yapan herkese iyilikte bulun, affet, bâzı şeylere göz yum!... Sana eziyet veren şeyi terk et, hakkı yerine getirmeye çalış!...

Arkadaşlarından hasta olanları ziyâret et; görünmeyenleri araştır, sana gelmeyenlerle sen alâkadar ol!...

Elinden geldiği kadar insanlara sevgi göster. Herkese selâm ver. Aşağı kimseler olsa da, onlarla berâber bulunduğun bir mecliste senin bildiğine muhâlif bir şey söylerlerse, onlara muhâlefet gösterme! Şâyet sana da sorarlarsa, onların bildiği gibi haber ver. Sonra “Bu hususta başka bir kavil de var, delili şudur” diyerek kendi bildiğini söyle. Seni de dinlerler ve ilimdeki dereceni anlarlar... “Bu kimin kavli?! Diye sorarlarsa “Bazı fukahânın kavli” de. Böyle yaparsan alışırlar, senin kadrini bilirler ve mevkiin yükselir...

Sana gelenlerin hepsine bir nevi ilim göster. Her biri senden bir şey öğrenmiş olsun. Onlara kıymetli bilgiler ver, ehemmiyetsiz şeyler söyleme. Samîmiyet göster. Az ve lâtif lâtife yap. Zira dostluk ilme devâmı sağlar...

Bâzen onlara yemek yedir ve hâcetlerini gör, kadirlerini bil, kusurlarına göz yum, yumuşak davran, hoş muâmele et. Hiçbir zaman bezginlik gösterme; kendini onlardan biri gibi tut!...

İnsanlara alışık olmadıkları bir şeyi teklif etme, beğendikleri şeyi sen de beğen. Onlara dâimâ iyi niyet göster.... Dürüst ve mütevâzi ol, kibri at!... Sana haksızlık etseler de sen etme. Sana hıyânet etseler de, sen emâneti yerine getir. Vefâdan ayrılma! Takvâya sarıl!... Her îman sâhibiyle, âdetlerine göre görüş!... (Ebû Hanife, Muhammed Ebû Zehra S. 217)

 

 

Ömer bin Abdülaziz Hazretlerinin Gönülleri eriten

GÜZEL HUTBE’si

Ey insanlar!

Muhakkak biliniz k, boş yere yaratılmadığınız gibi, sualsiz de kalacak değilsiniz. Hiç kimse unutulup ihmal olmaz...

Evveli ve sonu toplayan ve muhakkak gidilecek bir âlem vardır. Orada kurulacak adâlet makamının tek hâkimi Cenâb-ı Hak’tır.

Asıl hayat âhiret hayatıdır. Hesâbı ve azabı yamandır. Celâl-i ilâhînin zuhur ettiği o günün şiddetinden bütün Peygamberler ve melekler korku içindedir.  Celâl-i İlâhî’ye karşı kimde tâkat kalır ki?... Bununla berâber nihâyeti olmayan Rahmet-i İlâhî’den  ümit kesip de dalâlet ve helâke düşmeyiniz.

Ey İnsanlar!

Muhakkak biliniz ki,, mahşer gününde kurtuluş, Allah’tan korkan, küfürden ve günâhlardan sakınan, bâki olan âhireti fânî olan dünyadan üstün tutan kimseler içindir. Bunun aksini yapanlar aldanır, ömür sermâyesini bitirir, eli boş kalır.

Şimdi geçmişlerin yerine siz geldiniz. Sizlerin yerine de başkaları gelecek. Görüyorsunuz; gelenler gidiyor; gidenler geri dönmüyor. Bu arzû dışı gidiş, herkesin varacağı yer olan Cenâb-ı Hakk’adır.

Âhiret evine gidenleri her gün uğurlayıp duruyoruz. Onları ebedî istirahatgâhına götürüyor, kara toprak altına yataksız, yastıksız bırakıp dönüyoruz da ibret almıyoruz.

Ölüm evine giden o fânîlerin hâli ne kadar düşündürücüdür.  Bilmedikleri bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar, gafletten uyanmışlar ve işi anlamışlar; lâkin fırsat elden gitmiştir. (Nitekim kıyâmet başlayınca top yekün mahlûkât zikre başlar. Melekler de onlara: “Zikrin yeri dünya idi, o geçti” derler.)

Lezzetli nimetlerle beslenmişken, yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş... Terk ettikleri fâni dünya mallarından uzak, gönderdikleri hayır amellere muhtaç, o dar ve korkunç yerde işledikleri amellerin karşılığını gördükleri halde, haşır günü olan kıyâmetin gelmesini beklerler.

Bu haller uyarıcı şeylerdir. İbret almaz mısınız?!...

Zannetmeyin ki, kendimde fazilet gördüğüm için size nasihat ediyorum. Belki hepinizden fazla istiğfara muhtaç olan benim. Kendim için de, sizin için de Allahü Teâlâ’dan af diliyorum.

Resûlüllah’ın sünneti hepimiz için tutulması lâzım gelen yolu pek güzel gösteriyor. Allah'ın tâatına devam etmek ve günâhlardan uzak kalmak her hareketin esâsıdır.

***

Halife hazretleri bu sözleri ağlayarak bitirip, akan göz yaşlarının kollarına silerek minberden inmiş ve bu son hutbesi olmuştur. (Rh.A.)

GÜZEL NASİHAT

H.Ş.: Sana vaaz olarak ölüm yeter.

H.Ş.: Allahü Teâlâ’nın hidâyet ettiği kimseye vaaz olarak ölüm yeter.

H.Ş.: Halkın akıllısı, ölümü çok hatırlayan ve ona hazırlanandır.

Ey Birâder! Ölüm denilen hakîkat, nice ruhları evinden etmiş, cesetleri toprak altına indirmiştir. Sâkin ve neşeli gözlerden yaşlar akıtmış, hâneler harap etmiştir.

Ey şu müreffeh hayata aldanıp hayra sırt çeviren insan! İstesen de, istemesen de ölüm gelecek, bu hayattan ayrılacaksın.

Belâlar insanı yurdundan, kuşları yuvasından ediyor.

Doğudan batıya hükmedip ferman yazan krallar nerede? Şehirler kuran, bahçeler, kâşâneler yapan, arzûlarına son olmayan, küheylanlara (ve lüks arabalara) binen dünya nimetlerine güvenen, mağrûrâne yürüyen yiğitler nerede?

Beklenmeyen bir ses onları evinden çıkardı, huzur ve eğlencelerini bozdu. Yıldırımlar ve şimşekler onları ürküttü, kocalık saçlarını ağarttı, Yanlarından ayrılmayan sevgililer onları yüz üstü bıraktı. Dostları ve ahbapları kendilerini terk etti. Her biri yaratılmışları bırakıp Yaratan'’n huzûruna göçtü; herkes gibi ölümü tattı; izzet ve ikramdan sonra zillete düştü; kaba minderleri, süslü koltukları toprakla değişti.

Kabirde haşereler kefenini deldi, etlerini yedi; sıkıntı dolu  bir hayata sürüklendi.

Sanki berâber bulunmamışlar gibi dostlarından uzak kaldı.

Yemin olsun ki, hiç biri ona faydalı olmadı, servet ve altınları işe yaramadı. Aksine azıksız kalıp, gelip-geçene ibret oldu. Yalınayak çöllere geçerek, kurtulup kurtulmayacağını bilmeden amelinin rehini, esiri oldu.

Bir zaman sonra sen de böyle olacaksın, yaşadığın şu hayat hayal olacak. Dünyan bir şeye yaramayacak. Şimdi işittiklerini yarın gözünle göreceksin. Ben de, sen de bu hâli yaşayacağız...

(Akıllılar başkasının ölümünden ibret alır da, hakîki hayat ve nimetlerin mahalli olan âhiret için hazırlanır.)

Dünyaya dalmış ve gönlü dolu olan insanlara, ölüm gelip de âhirete gideceğini, ev, akar, emlâk ve evlâd ü iyâli terk ederek, türlü kumaşlar giyen, lezzetli yemekler yiyen vücûdu dar kabre konup, yılanlara yem olacağını düşünmek tesirli derstir.

Zavallı insan bunları düşünmediğinden nefsine hoş gelen geçici şehvet ve lezzetlerle eğlenirken ansızın ölüm yakalar da, sonu gelmeyen hayatta büyük nedâmet başlar. Bu sözler uyarıcı şeylerdir, ders almaz mısınız?!.. (Hafız Zehebî – Kitabu’l Kebâir’den)

* * *

H.Ş.: İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar. (İnsan olana ölümden büyük ders yoktur.)

Ölümü unutmak kalbin pasındandır. (Hz. Ali R.A.)

Dünya hüznü gönülde karanlık, âhiret hüznü ise kalpte nurdur. (Hz. Osman R.A.)

* * *

İlâhi hudutsuz rahmetinle bizlere inâyet, kereminle hidâyet eyle! Bihürmeti Seyyidi’l Mürselîn. (Âmin)

* * *


 
 

Dertlere Devâ. Ruhlara Safâ olan

EVLİYÂ SÖZLERİ

Feridüddîn-i Attâr Hazretleri’nden:

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden sonra Evliyâullah K.S. Hazerâtının sözleri kalpten gelen İlm-i Ledünnî olup, okuma sûretiyle öğrenilmiş değil, inâyet-i rabbânî ile olduğundan onlara: “Verese-i Enbiyâ, Yakîn-i Dergâh-ı Hüdâ” denilmiştir.

Sözlerini dinleyenler, hidâyet ve hikmete erer, arzûsuna ulaşır, murâdına nâil olur...

Onların sözleri gönülleri aydınlatır, şeytânî vesveseyi defeder. Dünya hırsını, Allah’dan gayrinin sevgisini gönülden siler. Doğru ve yanlışı ayırır. Zira Evliyâullah’ın bâzısı Hz. Âdem A.S. sıfatlı, bâzıları Hz. İbrahim Hz. Musa ve Hz. İsa (Aleyhimüsselâm) sıfatlı ve niceleri de Hz. Fahr-i Âlem S.A.V. sıfatlıdır.

Bu îtibarla Evliyâullah’ın sözleri sâde hikmet olduğundan Hak Teâlâ’nın feyiz ve inâyetiyle şeytânî düşünceleri defeder ve gönüller nurlanır.

A.C.: Peygamberlerin haberlerinden, kalbine kuvvet vereceğimiz her şeyin haberini sana anlatıyoruz. Bu (sûre-i celîlede)  sana hak, mü'minlere öğüt (vaaz-u nesîhat) ve muhtıra (îkâz) geldi. (S. Hud 120)

H.Ş.: “Sâlihlerden söz edilen meclise rahmet iner, fazl-ı ilâhî ve mağfiret-i rabbânî yağar”

İnsan onlardan olmasa da, onlara benzemeğe çalışmalı... Zira bu zamanda erler kaybolmuş, gönül ehli azalmış ve yalancı dâvâ sâhipleri baş kaldırmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî K.S., Şiblî Hz. lerine vasiyetinde: “Bir kişiyi hak üzere bulursan eteğine sıkı sarıl!...” demiştir. (Hak yolcularını arayan bulur ve kurtulur.)

Erenlerin sohbetiyle, dünya ehli âhiret ehlini unutmaz ve onlara rağbet eder. Erenlerin sohbeti, insanların kalbini dünyadan soğutup, âhirete meyilli kılar ve gönülde Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini ve âhiret azığını çoğaltmağa sebep olur.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin şerhi olan hikmetli sözleri toplayıp  halkın istifâdesine sunmak vâcipler cümlesindendir.

Onlar; hâlis olanları er, erleri aslan eder...

“Allah dostları bir şahsı kabul etmesinden büyük saâdet olmaz. Onlar, öyle kimseler ki, onlarla berâber olan şakî (kötü kimse) olmaz.”  hadis-i şerifi Evliyâullah hakkında vârit olmuştur. (Mektûbat-ı İmam-ı Rabbânî C.1 M.87)

Fırsat azdır, onu en lâzım işlere sarf etmeli... Bu da kalp dirliği olanların sohbetiyle mümkündür. Hiçbir şey bu sohbetin yerini tutamaz. Eshab-ı Rasûlüllah buna misaldir. (Mektûbat-ı İmam-ı Rabbânî C.1 M.120)

Tarik-i Nakşıbendî büyüklerinin sözleri kalp hastalıklarına devâ, mübârek nazarları mânevî marazlara şifâdır. Bir teveccühleri kırk erbaîne bedeldir ki, tâlipleri yersiz işlerden korur. Yüce himmetleri dünya batağından alıp, mânen yükseltir. (Mektûbat-ı İmam-ı Rabbânî C.1 M.168)

* * *

 
EMİRE İTAAT

         Ey Mü'minler, Allahü Teâlâ'ya ve Resûlüne ve sizden olan  emir sahiplerine (halife, kadı, âlim ve diğer hak ve adâlet üzere hükmedenlere) itâat ediniz. Eğer (din işlerinden) bir şeyde ihtilâf ederseniz, -Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorsanız- Allah'(ın kitâbın)a ve Resûlü'(nün  sünneti)ne mürâcaat ediniz. Bu (sizin için) daha hayırlı ve neticesi daha güzeldir. (S. Nisa 59)

H.Ş.: Neşede, kederde, zorlukta, kolaylıkta ve başkaları kendi arzûlarını senin haklı durumundan üstün gördüğünde, her hal ve kârda, emîre itâat etmek vâciptir. (Müslim 6/1856)

H.Ş.: Emire itâat, bana itâat; ona isyan bana isyandır. (Râmuz 405/5)

H.Ş.: Emîre itâatin mükâfâtı harp meydanında alınan sevaba müsâvîdir. (Birlik ruhunu korumak, muvaffakiyetin sırrıdır. İdâreci halkın itâatiyle muvaffak olur. Tefrika yıkılmaya yol açar.)

H.Ş.: Emîre isyan eden kimsenin ecri tamâmen yok olur. (Râmuz 431/2)

H.Ş.: Üzerinize, sizi Allah'ın kitabına göre sevk ve idâre edecek burnu kesik bir siyah köle tâyin edilmiş olsa da, itâat ediniz. (Müslim 6/1838)

H.Ş.: Kim emîrinin bir hareketini beğenmezse, sabretsin. (Ona karşı isyankâr tavır takınmasın). İsyankâr tavırla itâatten bir karış dışarı çıkan, muhakkak câhiliyet ölümüyle (küfür üzere) ölür. (Müslim 6/1849)

H.Ş.: Emîre itâat etmeyene cennet helâl olmaz. (Bu hadis-i şerif Hayber Günü, harbin kesilmesi îlan edildiği halde kıtâle devam edip de sonunda öldürülen kişi hakkında vâkî olmuştur.

H.Ş.: Âdil olan imama isyandan ve yer yüzünde fesat çıkarmaktan sakın! Emir, halife, vâli... hâsılı sultan, baba; sen evlâtsın Sultan hata etse de itâat şarttır. (İhya C.2 S.843)

H.Ş.: Ulül’emre itâatten elini çeken, kıyâmet günü Allah'ın huzûruna hiçbir hucceti bulunmadığı halde çıkar. Ulül’emre bîat etmeden (tâbi olmadan) ölen, cahiliyet (küfür) üzere ölür. (Riyazü’s-Sâlihîn C. 2 S.83)

(Onu bulamayan, ruhuna bir Fâtiha üç İhlas hediye edip medet dilesin, denilmiş.)

H.Ş.: Kafası kuru üzüm gibi küçük (siyah) bir Habeşî köle dahî üzerinize âmir olsa, onu dinleyin ve itâat edin. (Riyazü’s-Sâlihîn C. 2 S.83)

H.Ş.: Bir kimse imama (emire) bîat eder, (elini tutar) ve ona uyarsa, elinden geldiği kadar ona itâat etsin. Sonra birisi çıkıp ondan idâreyi almak isterse sonuncunun boynunu vurun. (Riyazü’s-Sâlihîn C. 2 S.85)

Birliği bozmanın maddî ve mânevî zararlarını izaha hâcet yoktur. Tevâzu ve teslimiyetin kerâmeti de cümleye mâlum...

Hak dostları isimlerini dahî ortaya koymamışlar. Misal: “İmam-ı Rabbânî Yolu – İmam-ı Rabbânî Evlâtları – İmam-ı Rabbânî Kerâmeti” diyerek kendilerini gizlemişler. Ancak ağaç meyveyi gövdesinden değil kolundan verir... Süleyman A.S.’ın veziri Asıf İbn-i Berhayâ Hz. Belkıs’ın tahtını bir anda getirmesi üzerine, “Bu Rabb’imin fazlındandır” diyerek hamd etti. Çünkü tahtı getiren vezirse de o, Süleyman A.S.’ın mûcizesidir.

Benzeri bulunmayan eserlerle hizmet eden Hak dostlarına iftira etmek, küfre yardım olur; Müslüman’a yakışmaz... Bunun şuuru içinde fitneden vazgeçmeli, bilmiyorsa araştırıp öğrenmelidir. Bilir bilmez konuşmak, dirlik ve düzeni bozmak, hadis-i şeriflerle sâbit olduğu üzere, Müslüman işi değil, nifak alâmetidir.

* * *


 
 

BELÂ VE MUSÎBETLER:

A.C.: “Helâk ettiğimiz bütün milletleri günahları sebebiyle yakaladık. Kimine taşlar savuran rüzgâr gönderdik; kimini korkunç bir ses yok etti; kimini yerin dibine geçirdik; kimini de suya gark ettik... Allah onlara zulmetmedi. Onlar günahları sebebiyle kendilerine zulmettiler.” (S.Ankebût 40)

Günâhlar belâları dâvet eder ve nimetin kesilmesine sebep olur. Ancak her ısyan sonunda mutlakâ cezâ verilmeyip tevbeye zaman bırakıldığı, bazılarının da merhameti ilâhî ile afv edildiği şu âyet-i kerîmelerle beyan buyuruluyor:

A.C.: “Allah insanları, işledikleri (günahları sebebi)yle hemen yakalasaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Ancak onlara mühlet vermiştir.” (S.Fâtır 45)

A.C.: “Başınıza gelen musîbetler (belâ ve sıkıntılar), ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır. O, yine de çoğunu affeder.” (S. Şûrâ 30)

A.C.: “(Ey insan!) Sana gelen (sıhhat, servet saâdet gibi hayır ve bütün ni’metler) Allah’ın lütfü, sıkıntı ve musîbetler de nefsin(in amelin)den (işlediğin günâhlardan)dır.” (S. Nisâ 79)

Bu âyet-i kerîme için Ebulfârûk K.S.: “Maarifin kökü, islâm i’tikadının özü ve hulâsası burada...” buyurmuştur.

H.Ş.: “Ümmetim şu onbeş şeyi işlediklerinde onlara îlâhî cezâ isâbet eder:

  Ganîmet ve

  Kazanç (dünyalıklar) belirli kimseler arasında devrederse,

  Emânet yağma gibi kabul edilirse (Allah korkusu düşünmeden kendi malı gibi kullanırsa.)

  Zekât vermek haraç vermek gibi güç gelirse, (Zekâtın farz ve berekât-ı ilâhî’ye sebeb olduğuna inanmazsa...)

  Kişi hanımının emrine girerse. (Söz ohndan kesilirse...)

  Analara eziyet edilirse. (Geç ziyâret edilip, hal hatır sormaktan başlar da hoş olmayan en küçük hal ve sözlere kadar sayısız sebeplerle eziyet edilirse...)

  Arkadaşlara iyilik edilip babalara cefâ edilirse, (Ahbablara meşrû ve gayri meşrû iyilik ve ikram edilir de ana babaunutulursa cefanın en bayağısı buradan başlar...)

  Mescidlerde yüksek sesle dünya kelâmı konuşulursa. Bilhassa girip çıkarken köy odasıyla fark edilmez hal alırsa...)

  Rezil kimseler topluma baş olursa. (Din, iman, Allah, Peygamber tanımaz yalnız politika ve menfaat düşüncesine bağlı kalırsa...)

  Şerrinden korkulduğu için insanlara ikram edilirse. (Allah’tan korkan kimsenin şerrinden korkmaz ve ondan kimseye zarar gelmez. Allah’tan korkmayandan her zarar gelir. Çünkü o şeytanla nefsin emrindedir.)

  Şarap içilirse.

  İpek elbise giyilirse.

  Şarkıcı kadınlar yetiştirilirse.

  Oyun âletlerini kullanmak yaygınlaşırsa.

         15. Sonra gelenler evvel gelenlere söverlerse; (Bu kısımların izahı sâlim vicdan sâhipleri için açıktır. O zaman yere batma, şekil değişikliği ve kızıl rüzgârı (komünizmi) bekleyin!” (Nihâye 1/33, Tirmizî 4/77)

Bunlar bugün düşündüren şeylerdir. Hastalığı bilen, ilâç alır, tedâvî olur...

***

H.Ş.: “Ey Muhâcirler Topluluğu! Şu beş şeyle ibtilâ edilmekten Allah’a sığının:

1- Fuhuş açıktan işlenirse, toplumda, tâun ve daha önce görülmemiş hastalıklar zuhur eder. (Kanser, AİDS ve deli dana hastalıkları gibi...)

2- Ölçü ve tartıda noksanlık yapılırsa, Allahü Teâlâ bereketi kaldırır, o millete geçim sıkıntısı verir ve başlarına zâlim bir sultan musallat eder.

3- Zenginleri zekât vermeyen millete, Allahü Teâlâ yağmur vermez. (Hayvânât olmasa hiç vermez.)

4- Allah ve Rasûlü’ne verdikleri sözü bozan iman ve islâm hudutlarını tanımayan) millete başka milletlerden düşmanlar musallat eder, çeşitli sebeblerle mallarını telef ettirir. (Düşünen bu hakîkatı görür.)

5- Başkanları Allah’ın kitabı’yla hükmetmeyen millette kargaşa çıkar.” (Nihâye 1/33)

Hadîs-i Şeriften açıkça anlaşılan şu: Hakk’ın hüküm ve hudutlarından ayrılanlar, yâ hizâya gelirler, ya da başlarından belâ eksik olmaz... Bunlar açıkça görülmüyor mu? Belâ bulutları dünya semâsında eksik oluyor mu?

İmam-ı Rabbânî K.S. buyurdu: Dertlerin ve belâların gelmesine  sebep, günâh işlemektir. Belâ ve sıkıntılar da günâhların affına sebeptir.

“Günahlar karşılığında cehennemde görülecek azâbın, dünyadayken belâ ve musîbetler sebebiyle giderilmesi büyük nimet ve rahmettir! En doğrusu, hudûdu aşmadan kulluğa devam etmektir.”

Ömer İbni Abdülaziz Hz.’nin hutbesinden:

“Ey insanlar! Kim bir günah işlerse Allahü Teâlâ’dan af dilesin ve tevbe etsin. Eğer tekrar işlerse yine af dileyip tevbe etsin. Çünkü insan her zaman hata işleyebilir. Asıl helâk oluş, günâh işlemekte ısrar edenler içindir.”

* * *

BELÂLARIN SEBEBİ GÜNÂHLARDIR

Â. C.: Biz insana (mal ve sıhhatten) rahmetimizi tattırdığımızda, ona ferahlanır. Elleriyle işledikleri günâhlar sebebiyle bir musîbet gelse, verilen nimetlerin hepsini hafife alır. (S. Şûrâ 48)

Â. C.: (Şiddet, hastalık ve ölüm gibi) musîbetler, ancak Allahü Teâlâ’nın izni (hükmü ve irâdesi)yle gelir. Kim, (musîbetin) Allah Teâlâ’nın dilemesiyle olduğun)’a inanırsa, Allah  onun kalbine hidâyet (sabır ve sebat) ihsan eder. Allah her şeyi (sabredeni de şükredeni de) hakkıyla bilir. (S. Tegabün 11)

H. K.: Ey kullarım! Bütün yaptıklarınız (amelleriniz) yazılmıştır. Sonra karşılığını veririm. Bir kimse iyi amel işlemişse Allah’a hamd etsin. Kötülük vâkî olduysa kendisinden başkasını suçlamasın. (O kendi cezâsıdır.) (40 Kudsî Hadis H.No:15)

H.Ş.:  Âdemoğluna gelen devamlı kaşıntı (uyuz illeti) ayak kayması ve damar seyirmesi gibi musîbetler, günâhları sebebiyledir. Halbuki Allahü Teâlâ günâhların çoğunu da affeder. (Tuhfetüttefâsir C.3 S.30)

H.Ş.: Kul kusur yapar, hüzün ve kedere uğratılır.

Belâ itâat hâlinde gelir de hâli değişmezse, rütbe ve derece; gaflette iken gelirse, îkaz ve affa sebep; isyan hâlinde gelir de o hâle devam ederse cezâ; o halden dönerse affa sebeptir. Devamlı isyan hâlinde olup da belâdan berî olan da Firavun gibi cehennemle terbiye edilir. Günâhta ısrar eden bir gün ayağı kayıp da kötülüğe alıştı mı hocaya, hacıya nûra düşman kesilir. (Ebülfaruk K.S.)

Mü'min kişiye belâ dünyada gelir de hayır ve affa sebeb olur. Kâfir ve asiye mühlet verilir cehennem de ebedî cezâ görür. (Hallürruyub) 

Musibetin mükâfâtı mihnetinden büyüktür. (Süfyan Sevri K.S.)

* * *

 


 
 

SABRIN KARŞILIĞI

H. K.: “Ben, kullarımdan birine; bedeninde, malında veya evlâdında bir musîbet verdiğimde «Rabb’im bununla günâhlarımı affeder, mânen temizler, ecir ve mükâfât ihsan eder der» de ona güzel sabrederse, kıyâmet günü o kişi için mîzan kurmaktan, hesap sormaktan hayâ ederim. (Onu rahmetimle cennete koyarım) (İhyâ C.4 S.136)

H.Ş.: Allahü Teâlâ bir kulunu sevdiğinde onu (çeşitli belâlara) müptelâ kılar. (Kul) sabrederse, onu korur. Razı olursa Allah onu seçilmiş kullardan kılar. (İhya C. 4 S. 520)

H.Ş.: Âni ölüm Mü'min için rahmettir. (Çünkü o her zaman ölüme hazırdır) günahkâr için üzüntüdür. (Çünkü onun hazırlığı yoktur.) (İhya C.4 S. 827)

Belâ ve musîbetlere sabretmek ibâdettir. (Kenzül-irfan S. 229 Hadis 549)

H.Ş.: Belâya sabır ve tahammül, ferah ve sürûrun anahtarıdır. (Kenzül-irfan S. 229 Hadis 550)

H.Ş.: Sabır, cennet hazînelerinden bir hazînedir. (Kenzül-irfan S. 229 Hadis 551)

H.Ş.: Sabr-ı cemil (güzel sabır) sâhibinin şikâyette bulunmadığı sabırdır. (Kenzül-irfan S. 229 Hadis 548)

H.Ş.: Şüphesiz Allahü Teâlâ sabrı belâ ve musîbet nispetinde ihsan eder. (Kenzül-irfan S. 229 Hadis 549)

(Musîbete uğrayan mü'min, feryat ve figanla  isyanda bulunmaz, sıkıntıya sabrederse selâmet ve saadet bulur.

Bir kadın:

“-Yâ Rasûlallah! Üç çocuğum vefat etti. Duâ et de cennete gireyim” dedi.

Efendimiz:

“-Sen zâten cennette yerini hazırlamışsın” buyurdu. (Evlât acısı yürekten gelir, mükâfâtı cennettir.)

H.Ş. Müslüman (ana-baba)nın buluğa ermeden üç çocuğu ölürse bu onlar için cehenneme karşı sağlam kaledir.

- Ya Rasûlallah, iki olursa?

- İki de olsa öyle...

- Ya bir olursa?

- Bir olsa da değişmez. Ancak ilk anda musibete rızâ gösterip şikâyette bulunmadıysa...” buyurdu. Hakk’ın rızâsı için sabretmek güç; lâkin bütün acıları tatlıya, belâ ve şerleri hayra., cehennemi cennete ve fenâlıkları iyiye çeviren eşsiz iksirdir. Atalar “Sabırla koruk helva olur” demişler...

KADER

 H.K. : Hayrı şerri halk eyledim. Saâdet hayır için halk edip hayra vesile kıldıklarıma; helâk da şer için halk edip şerre sebep kıldıklarımadır

         H.Ş.: “Eğer sana, İsrâfîl, Mîkâîl, Cebrâîl, ve Hamele-i Arş, (A.S.) duâ etse, aralarında ben de bulunsam, gene sen ancak senin için yazılan kadınla evlenirdin.” (Râmûz:357/9)

         Eshâb-ı Kiram’dan bir zât Peygamberimize, “Falan kadınla evlenmek istiyorum, duâ buyurun” demesi üzerine bu hadîs-i şerif vârit olmuştur.

         Rızâ-i İlâhî’yi kazanmak, Hakk’ın kazâsına râzı olmaktadır. (Şâh-i Nakşibend K.S.)

         Kaderin sırrına erenler rahat ederler. Zîrâ onlar her şeyi yokluktan ibâret bilir, her hâdisede Hakk’ın kudretini hâkim görürler. Bu rahatlık, denize dönen dalgaların hâline benzer. (Ubeydullahi Ahrâr K.S.)

         Hak Teâlâ’ya teslim olan, Onun irâde ettiğinden başka hâli istemez. (“Bu iş, Rabb’imin ezelî irâdesidir” der.) (Hz.Hüseyin R.A.)

         Bütün hâdiseler, İlâhî irâdeyle olur. Kendi murâdını, Hak Teâlâ’nın irâdesine tâbî kılıp olanlardan zevk almak lâzım. Kul olmak isteyen böyle bağlanır. Aksi halde, kulluk hudûdundan çıkıp Mevlâ ile muâraza etmek olur. Kazâya rızâ ve teslîmiyet şarttır.

         H.K.: “Kazâma râzı olmayan, verdiğim belâya sabretmeyen, semâmın altından çıkıp  Ben’den başka Rab arasın.” (M.İ.R.C:3.M:58)

         “İşlerin Allahü Teâlâ’nın takdiriyle olduğuna inandığı halde istekleri olmayınca üzülene hayret ederim.” (Hz. Osman R.A.)

         “Allahü Teâlâ’dan bir şey istediğinde, O’nun dilemesini bekle!” (İ.Mes’ud R.A.) (Zorla yürümez, sabret.)

         Şiddetli hastalık ve ölüm gibi musîbetler Allahü Teâlâ’nın takdiri ve dilemesiyle olduğuna îman edenin kalbi sabır ve sebatla hidâyette olur. İnanmak ve îtimat, kula kurtuluştur.

         Allahü Teâlâ’nın rızâsına tâlip olan, başkasına boyun eğmez. Hâlik’ın hakkı yanında mahlûkun hükmü yoktur!

         Allahü Teâlâ’nın hüküm verdiği bir iş için, “Keşke öyle  olmasaydı, böyle olsaydı” demekten, ateşi ağızda söndürmek daha ehvendir. (İ. Mes’ud R.A.) (Îlâhî irâde ile vâkî olan işe söz karışmaz.)

         Hâdiseler karşısında, kula: “Hakkımda ezelî hüküm böyle...” demek yakışır. Sözü uzatmak lâzım değil!..

         Tevhid ehli, Hakk’ın emrine teslim olur. Başka yol yoktur. (A.Kâdir Geylânî K.S.)

         Vâlidelerimiz, Hz. Enes’ten şikâyet ettiklerinde, Efendimiz S.A.V.: “O, kitap ve kader  icabıdır” buyurdu.

İmanlı insan kaderin hayır ve şerrini kabul eder. Acısına tatlısına katlanır. Zira kişiye gelen şey, tedbir ve sakınmayı terkinden veya eksik yapmasından değil, kaderin hükmüdür. Bu îtibarla, tedbir ve tevekkülle berâber kadere rızâ lâzımdır... (Birgivî Vasiyetnâmesi)

 Musîbetler Hakk’a dâvet nûra hidâyet içindir. İbâdet ve itâat iki cihanda sebebi saâdettir. (Ebulfâruk K.S.)

* * *

 


 
 

Rasûlüllah S.A.V. Efendimizin Muaz İbn-İ Cebel Hazretlerine

TAZİYE MEKTUBU

Allahü Teâlâ sana selâmet versin. Ey Muaz! Muhakkak bilmeliyiz ki, kendi varlığımız, mallarımız, kadınlarımız ve çocuklarımız Allahü Teâlâ’nın sayısız nimetlerinden ve faydalı ihsanlarındandır.

Bu nimetleri bize, sonsuz olarak kalmak için değil, emânet olarak kullanmak ve vakti gelince almak üzere vermiştir. Bunlardan belli bir zaman faydalanırız; vakti gelince hepsini geri alacaktır.

Allahü Teâlâ bize nimetlerini ihsan edip sevindirdiğinde şükretmemizi, vakti gelip aldığı zaman da sabretmemizi emretmiştir.

Senin bu oğlun, Allahü Teâlâ’nın sana ihsan ettiği sevgili ve faydalı nimetlerdendir. Geri almak kaydıyla sana emânet verilmişti... Seni onunla faydalandırdı ve herkesi imrendirecek şekilde sevindirdi. Şimdi geri alırken de sana çok sevap, mükâfât ve iyilikler verecek ve merhametiyle doğru yolda yükselmeni ihsan edecektir.

Bu ihsana kavuşman için sabretmeli ve O’nun hükmünü hoş görmelisin. Gücenir, darılır, bağırır-çağırırsan, sevaptan mahrum ve pişman olursun.

İyi bil ki, sabretmeyip sızlanmak, belâyı geri çevirmez; üzüntüyü dağıtmaz. Kaderde olan başa gelecektir. Olan işe darılmayıp sabretmek lâzımdır. Allahü Teâlâ hepimize selâmet versin.

* * *

Resûlüllah S.A.V. Efendimiz vefat edince bir ses işitildi:

“Allahü Teâlâ her belâya gösterilen sabrın mükâfatını verir. Her helâk olanın yerini yenisini var ederek doldurur. Her kaybedene kaybettiğini öder; yalnız Allahü Teâlâ’ya güvenin ve O’ndan bekleyin.

Hakîkatte musîbete ve felâkete uğrayan, çocuğu, anası, babası, yakını ya da atı ölen değil, sabretmeyip de sevaptan mahrum kalandır, deniliyordu.

* * *

Bir Hikmet: 

Gidene pek üzülme; onu kabirde bulursun, belki sen de ona komşu olursun.

* * *

Görüşme arzûsu ve mânîlerin bulunması beyan olunmuş. Dostları da iştiyaklı biliniz. Mülâkât vakte bağlıdır.

Hoca Hazretlerinin vefat haberinden kederimiz büyüktür. Lâkin hüküm Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ve irâdesiyledir. Sabır, rızâ ve teslimiyetten gayri çâre yoktur.

Her olan, Hak Teâlâ’nın dilemesi ve hükmüyledir. Başka bir şeyin tesiri yoktur. O da her ne ederse, muhabbet ve adâletindendir. Hak Teâlâ’ya zulüm isnat edilmez, bu çirkin bir iştir. (M.İ.M.C.3 Mektup 178)

* * *

Allahü Teâlâ’nın kuluna Azrâil A.S. gelip de: “Korkma! Asıl vatana ve merhametlilerin merhametlisine gidiyorsun, büyük bayrama ulaşıyorsun. Bu cihan bir konak ve Mü'min’in zindanıdır. Sana emânet verilen bu varlık bir bahânedir, bir gün gider, hakikat meydana çıkar. Kişi bâki olan Allahü Teâlâ’ya kavuşur” dediği zaman, dünyada ondan daha şerefli ve güzel bir gün olmaz. (Ebûbekir Sekkak K.S. – Nefehat)

* * *

A.C.: (Kuraklık, kıtlık, mahsullere ve hayvanlara gelen âfetler gibi) yeryüzünde vukû bulan ve (ölüm, hastalık, açlık, susuzluk gibi) nefsinize gelen musîbetler, onu yaratmamızdan önce bir kitapta (yazılmış)dır. Bu, Allah'a kolaydır. (S. Hadid 22)

* * *

 


 

A.C.: Şüphesiz Allahü Teâlâ insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. (O zulümden münezzehtir.) Fakat insanlar (Allahü Teâlâ'nın gazabına sebep olan günahları işlemekle) kendi nefislerine zulmederler. (Yunus 44)

A.C.: Allahü Teâlâ sana bir zarar dokundurursa, onu, yine O'ndan başka kaldıracak yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur. O, bu (lütfu)nu kullarından dilediğine verir. O, Gafûr’dür, Rahîm’dir. (Yunus 107)

          A.C.: Bunların kalplerinde (küfür ve zulüm gibi) hastalık mı var? Yoksa (Peygamber’den) şübhe mi ediyorlar? Yoksa Allah ve Rasulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlim onlardır. (Nur 50)

Her akıllı insan bu âlemi yaratan, yoktan var eden Allahü Teâlâ’yı tanıdıktan sonra: O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, âhiret gününü, kaderi, hayır ve şerri yaratan Hâlık Teâlâ olduğunu kabul etmek ve ilâhî emirlere uymakla ispatlamak mecbûriyetindedir.  Böylece dünya ve âhiret saâdetine kavuşur.

        İman Ve İtâat:

A.C.: (Ey Rasûlüm,) o vakti hatırlat ki: Rabbin Teâlâ Âdemoğullarının  bellerinden zürriyetlerini (nesillerini) alıp onları kendilerine şâhit tuttu; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (buyurmuş). Onlar da "Evet (Rabb’imizsin,) şâhit olduk" demişlerdi. (İşte bu söz verme), kıyâmet günü "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. (Araf 172)

A.C.: (Habibim) de ki: "Ey insanlar! Eğer dinimden şübhe ediyorsanız, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Ancak sizin rûhunuzu alacak olan Allah'a kulluk ederim. Ben iman edenlerden olmakla emrolundum." (Yunus 104)

          A.C.: Aralarında hükmetmesi için Allah ve Rasûlüne çağırıldıklarında mü'minlerin sözü sâdece: “İşittik ve itâat ettik” demekten ibârettir. İşte felâha erenler bunlardır.  (Nur  51)

          A.C.: Kim Allah'a ve Rasûlüne itâat eder (farz ve sünnetleri yerine getirir) ve (işlediği günahlar sebebiyle) Allah'tan korkar ve ona (sığınır) korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır. (Nur 52)

         A.C.: Ey İnsanlar! Size Rabb’inizden bir nasîhat, kalblerdeki (fâsid îtikat ve şüphe hastalık)larına şifâ, mü'minler için hidâyet ve rahmet (olan Kur’an) geldi. (Yunus 57)

         A.C.: Bir kitab ki, onu sana, insanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd (olan Allah)’ın yoluna çıkarman için indirdik. (İbrahim 1)

         A.C.: O gün her ümmete kendilerinden, üzerlerine birer şâhit göndereceğiz. (Ey Habibim!) Seni de onların üzerine şâhit olarak getirdik. Sana, her şeyi açıklayıcı, hidâyet, rahmet ve Müslümanlara müjde olan kitab (Kur'an’)ı indirdik. (Nahl 89)

          A.C.: Namaz kılın, zekat verin ve peygambere itâat edin. Umulur ki rahmete erdirilir, (saâdete kavuşur)sunuz... (Nur 56)

          A.C.: (Habibim): "Allah'a itâat edin, peygambere itâat edin." de. Şâyet yüz çevirirseniz (itâat etmezseniz bilin ki) ona düşen, ancak üzerine yüklenen (tebliğ vazifesi)dir. Sizin üzerinize düşen (vazife) de yüklendiğiniz (itâat)tır. Eğer itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamberin vazîfesi ancak açık tebliğ (ve hükümleri bildirmek)tir. (Secde 54)

         A.C.: Biz her gönderdiğimiz peygamberi, ancak kavminin lisanıyla gönderdik ki, onlara, (emir ve yasaklarımızı açıkça) anlatsın. Allah dilediğini (amelleri sebebiyle) saptırır, dilediğini de doğru yola ulaştırır. O, her şeyden üstün, (yarattıklarıyla kıyaslanmaz bizâtihî yüce ve) yaptıklarında hikmet sâhibidir. (İbrahim 4)

Günahkârların Sonu

  A.C.: Kitab da (amel defteri önlerine) konulmuştur. (Açıp baktıklarında) günâhkârları içinde (yazılı) olanlardan korktuklarını görürsün: "Vah bize! Bu kitâba ne olmuş? Küçük büyük hiç bir şey bırakmamış, hepsini saymış." derler. Onlar bütün yaptıklarını (o kitapta) hazır buldular. Rabbin hiç kimseye haksız muâmele de bulunmaz. (Kehf 89)

          A.C.: (Yâ Muhammed!) Sakın (bizi)  kâfirlerin yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacakları yer ateştir. O ne kötü dönüş yeridir! (Nur 57)

A.C.: (Ey Rasûlüm!) Günahkârları, Rableri huzûrunda (utançlarından) başlarını eğip: "Rabb’imiz (işin hakîkatını ve vaad ettiğin azabı) gördük ve (inkar ettiğimiz peygamberlerin doğru söylediğini) işittik (anladık). Bizi (dünyaya) geri gönder de iyi işler yapalım. Muhakkak (şimdi) biz  (senden başka ibâdete lâyık varlık olmadığına ve yine senden başka Rab bulunmadığına) yakînen inandık" dediklerini bir görsen!.. (Secde 12)

A.C.: Ey Kâfirler! Bu gün özür dilemenin kârı yoktur. Çünkü siz ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz. (Tahrim 7)

 A.C.: Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlar için (büyük cezâ) ebedî kalacakları çılgın ateş hazırlamıştır. Onlar için ne bir dost ne de bir yardımcı yoktur. (Ahzab 64-65)

A.C.: Yüzleri ateşte (bir taraftan diğer tarafa)  çevrildiği gün "Yazıklar olsun bize! Keşke Allah'a itâat etseydik, peygambere itâat etseydik" diyecekler. (Ahzab 66)

A.C.: (Onlara tâbî olanlar da o gün) "Ey Rabbimiz muhakkak biz başkanlarımıza ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi (doğru) yoldan (dinden, imandan) saptırdılar(da kendimiz gibi insanlardan medet umar hâle getirdiler.) Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük la'netle la'netle..." diyecekler. (Ahzab 67-68) (Durup düşünmek, işin iç yüzünü anlamak lâzım; okuyup geçmekle olmaz)

Sonraoraya (ateşe) geldiklerinde, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları şey hakkında aleyhlerinde şahitlik eder. (İnsanlar yaptığı âletlerle tesbit ederler de Mevlâ etmez mi?)

Onlar derilerine (azarlayarak, teaccüble): "Niçin aleyhimize şâhitlik edersiniz. (Halbuki biz sizi kurtarmak istiyoruz)" derler.  (Derileri de: "Bu  elimizde değil), bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk önce yaratan da O... Ve O'na döndürülüyorsunuz" derler. (Fussilet 21) (Suçlulara en küçük kurtuluş ümidi yoktur.)

A.C.: Siz (günah işlerken halka rezil olmak korkusuyla onu gizlerdiniz de) kulaklarınız, gözleriniz ve derileriniz (bir gün huzûr-u ilâhî'de) aleyhinize şâhitlik edeceğinden çekinmezdiniz. Ve Allahü Teâlâ yaptıklarınızın çoğunu bilmez sanırdınız. (Fussilet 22)

A.C.: İşte Rabbiniz hakkında (bu yanlış) zannınız (inkâr ve küfrünüz) sizi helâk etti de hüsrâna (felâkete) uğrayanlardan oldunuz. (Fussilet 23)

Devlet kanunlarına uymayan cezâsız kalmaz da, ilâhî hükümlere uymayan unutulur mu sanılır?

A.C.: Muhakkak biz onlara (âhiretteki) büyük azaptan önce, yakın (dünyadaki) azaptan da tattıracağız. Belki (küfür ve isyandan tevbe edip, îmana) dönerler. (Secde 21)

A.C.: Nuh kavmini de peygamberlerini yalanladıkları vakit suya gark ettik ve onları insanlara ibret kıldık. Biz zâlimlere elem veren azap hazırladık. (Fürkan 37) İnanmak, ibret almak, utanmak, korkmak ve itâat etmek lâzımken, isyan ve tuğyanda ısrar etmek neye?!...

A.C.: Âd ve Semûd'u da... Res Ashâbı ve bunlar arasında geçen bir çok nesilleri de (isyanları sebebiyle helâk ettik.) (Fürkan 38)

A.C.: Kim (nefsinin arzûlarına uyar da) Rahmân'ın zikrinden gaflet edip yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de o, ona arkadaş olur, (kendisinden hiç ayrılmaz; devamlı vesvese verir, saptırır. Bu zâlim ne kötü arkadaştır!) (Zuhruf 36)

A.C.: Ve o (şeytan)lar onları (doğru) yoldan çıkarır. Onlar ise kendilerini doğru yolda sanırlar, (Zuhruf 37) (küfür ve melanete devam eder, halkı da kendi yollarına dâvet ederler, kendi beğendiklerinden başkasını kabul etmezler.)

Şu halde şuurlu mümin düşünsün, yaşayış şeklini gözden geçirsin, hal ve ahvâlini uygun hâle getirsin ve dünyada, âhirette mesut eden yolu seçsin!..

* * *


 [Ms1]