KUR’AN-I KERİM ve SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA İSLAM TASAVVUFU ve NAKŞİBENDİ TARİKATI ESASLARI

3- Tasavvuf hakkında ne dediler?

Yayınlanma İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları

TASAVVUF HAKKINDA NE DEDİLER?

 Tasavvufun kelime olarak hicri ikinci asrın sonları ve üçüncü asrın başlarında ismen telafuz edilmeye başlandığını görmekteyiz. Daha önceki dönemlerinde ise bu ekolün yaşatıcıları olan kimselerin yaşantıları ile adlandırıldığı (zahid - zühd dönemi vs) bilinmektedir. Bu nedenle hicri birinci ve ikinci asır ulema ve sufilerinin arasında Tasavvuf kelimesi kullanılmadığı için, hicri üçüncü asırdan itibaren yaşayan sufilerin tasavvuf hakkındaki görüş ve düşüncelerini kısa olarak nakletmeye çalıştık. Böylece tarihi seyri boyunca sufilerin Tasavvufi değerlendirmelerini, anlatımlarını ve tariflerini görmek mümkün olacaktır.

Tasavvufa karşıtlığı ile bilinen Vehhabiliğin iki büyük mezheb imamının (İbni Teymiyye ve İmam Şevkani) Tasavvuf ve bazı tasavvufi kavramlar hakkındaki düşüncelerinide nakletmenin konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacağı kanaati ile buraya aldık. Yine “Devir Tarikat devri değildir, Hakikat devridir.” Sözüyle devamlı bir şekilde yanlış anlaşılıp sanki Tasavvufa karşıymış, Tasavvufu gereksiz ve anlamsız buluyormuş kanaati oluşturulmaya çalışılan Said Nursi hazretlerinin kendi risalelerinden onun Tasavvuf konusuna nasıl yaklaştığını, nasıl bir Tasavvufi atmosferde büyüdüğünü ve eski Saidin yeni Saide dönüştüğünü, Tasavvuf ve Tarikatten faydalanamayan bir kişinin alim dahi olsa imanını koruyup koruyamıyacağı hakkındaki görüşlerini de buraya almanın faydalı olacağını düşündük.

 Bu bölümün baş tarafına öncelikle İslam Toplumuna mal olmuş ulemanın ve T.C. Dönemi İlahiyat Fakültelerinde görev almış akademisyenlerin konuyla ilgili görüşlerini koyduk. Sonraki kısma ise İlk ve son Dönem sufilerinin görüşlerini koyarak her iki tarafın da konu hakkında neler düşündüğünün anlaşılmasını sağlamaya çalıştık.

 Kitabın diğer bölümlerinde olduğu gibi, bu bölümünde de muteber ve sağlam kaynaklardan istifade etmeye azami gayreti gösterdik. Bununla birlikte sadece akademik kariyeri olmadığı için itibar edilmeyen Kitabül İbriz gibi birkaç eserden de yararlandık. Böylece gerçek manada Tasavvufi bir anlayışa sahip ümmi birisiyle üstadlığı kabul görmüş sufilerinde düşüncelerindeki uyumluluğun ortaya çıkmasını sağladık.

 

 Allahü Teala hazretleri cümlemizin kalbini İslamın nuruyla aydınlatsın, kalblerimizi hikmetle doldursun, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt etme ferasetini bahşetsin, sıratı müstakim den ve ihsan derecesinden bizleri ayırmasın ve bizleri salihlerden eylesin. Amin.

 

 

02 İmam Şevkani

 

 Allah (c.c.) sevgisinin doğrulanmasını Rasulü’ne tabi olmaya bağlamış, O’na tabi olmayı da Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmaya vesile kılmıştır. 5

 

 Bil ki; nebilerin dışındaki Allah dostları masum (günahtan uzak) değillerdir. Allah’ın (c.c.) diğer mümin kullarında olabilecek bazı haller onlarda da görülebilir. Fakat onlar, şanı yüce bir mertebeye ve yüksek bir makama ulaşmışlardır. Allah’ın dostlarının sevaba zıt düşecek ve hakka aykırı bir şeyin vaki olması ise onları evliyaullah makamından çıkarmaz. Bu, müçtehidin hata yapmasının mümkün olup, daha önce geçtiği gibi hatasından dolayı mükafaat kazanması; içtihat edip isabet ederse kendisine iki ecir, hata ederse bir ecir verilmesi gibidir.

 

 Muhakkak ki Allah’u Teala Ümmet-i Muhammed’in hatayla ve unutarak yaptıklarını bağışlamıştır. 6

 

 Hiç kimse, evliyaullahta meydana gelen gerçeğe uygun doğru keşifleri inkar etmemelidir. Zira, bu (keşif) Rasulullah (s.a.v.)’ın açmış olduğu bir kapıdır. 7

 

 Velayette en üst makama ulaşsa bile bir velinin yapması gereken şey; Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, bütün davranış ve sözlerini bu temiz şeriatin ölçüsüyle ölçerek herhangi bir işinde şeriat sınırından çıkmamak üzere sabit durmaktır. 8

 

 Veli, kendisine şeriate muhalif bir ilham geldiği takdirde onu reddeder, şeytandan olduğuna inanır ve gücü yettiğince bunu def etmeye çalışır. 9

 

 Kul Allahu Teala’ya nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Allahu Teala onu sever. Allahu Teala kulunu sevince, artık onun işten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur. 10

 

 Ashab-ı Kiram Allahu Tealanın en üstün, en keremli, mertebe bakımından en yüce velileridirler. Onlar Allahu Tealanın Kitabı ve Rasulü (s.a.v.)’nün sünnetiyle amel eden kimselerdir. Onlardan sonra gelenlerden kendisine evliya denilen kim olursa olsun, Rasulullah (s.a.v.) tabi olmadıkça, onun hidayetiyle hidayete ulaşmadıkça, sözlerinde ve hareketlerinde O’na uymadıkça Allah (c.c.) dostu değildir. 11

 

 Veli, farzları eda edip yasaklardan sakınarak, nafileleri işleyip Allah’ın zikrini artırarak Rabbına yakınlığını artırdıkça, Allahu Teala’da ona sevgisini, kendisine küçük büyük bütün hayır kapılarını açar. 12

 

 Allah (c.c.)’nun kullarından bir kısmına başkalarının gücünün yetmeyeceği muhteşem bir şeyi hediye olarak bağışlamasını, ona büyük faziletler ihsan etmesini hiç sebep yokken imkansız görmek insaflıların işi değildir. 13

 

 Allahu Teala’nın ashab-ı kirama ihsan ettiklerine bakan bir kimse, velilerine ihsan ettiğini uzak bir ihtimal olarak görmez. 14

 

 İnsanlardan niceleri vardır ki, ya dünya işleriyle meşgul olarak ya da başka bir hususu düşünür bir vaziyette Allah (c.c.)’ya ibadet ettiği için kendisinde nu huşu mertebesinden bir şey, ne kalp huzurundan bir nasip, ne de murakabeden bir parça hasıl olabilir. Öylesi de vardır ki; Allahu Teala ona ihsanı nasip etmiş ve Rahman’a ibadet için göğsünü açmıştır.

 Bu hususta Allah dostlarının, kendilerinden başkasının ortak olamayacağı ve katılamayacağı bu meziyetlerden dolayı kuvvetli bir himmet ve muvaffakiyetleri vardır.

 Kim Allah (c.c.)’nun genel fazlından ve toplu ikramından ayırıp, onlara fazladan ihsan ettiği şeyi inkar ederse. Bu o kimsenin bilmediği şeyi inkar etmesi, anlamadığı şeyden hoşlanmamasıyla beraber şeriat ilmindeki bilgisizliğinden dolayıdır. Allah’ım sen mağfiret eyle! 15

 

 

 

03 İmam Birgivi

 

 “Hasılı, ey salik-ı tarik-ı hak, sen gönlünü kötülüklerden arındırmaya ve onu faziletlerle donatmaya bak! Şüphe yok ki tasavvuf o iki şeyden ibarettir. Zira onun açıklanmasına da şöyle denmiştir: Tasavvuf: her aşağılık huydan çıkmak ve her kıymetli huya girmektir.” 16

 

 

 

04 Fatih Dersiamlarından Şeyhül İslam Yardımcısı Muhammed Zahid El-Kevseri

 

 Seyrü süluk hallerinden bahseden ilme “Tasavvuf” ilmi denir. Buna terettüb eden sonuç, seyrü süluke terettüb eden sonucun aynısıdır.

 Güzel veya çirkin iradi fiillerin kendisinden sadır olması bakımından insan nefsinin hallerini bilmektir.

 İnsan, kendi varlığına dikkatlice baktığında kendisini eksik ve kemale ermede bir rehbere muhtaç olarak görür. Bu anlayışın bir sonucu olarak içinde, kemal sahibi olmaya yönelik bir şevk doğar. Buna ulaşmanın sebebini bulmaya koyulur. İşte onun bu hareketine Tarikat ehli, “Seyrü süluk” ismini vermişlerdir.Buradaki kemal, hem ilimde ve hem de amelde olur ki, seyrü süluk her ikisini de tekeffül eder. Nitekim en şerefli ilim, rehberi marifetlerle takvaya müteveccih olan ilimdir. Buna “velayet” ilmi denir.

 Hadis-i şerifte, peygamberlere verilen hariç, bu ilmin, ilimlerin müntehası olduğu ifade edilmektedir. Buna tefekkürle değil, ancak seyrü süluk ve sahih bir mücahede ile ulaşmak mümkündür. Çünkü aslında kötülüklerden tezkiye olunmaya layık insan nefsinin ameli kemalattaki hedefi ahlakını tehzib etmektir.seyrü süluke terettüb eden neticede budur. Çünkü seyrü sülukun gayesi, insana, kendisinden sadece güzel fiiller sadır olacakbir meleke kazandırmaktır. 17

 

 

 

05Said Nursi

 

 BİRİNCİ TELVİH: "Tasavvuf", "tarîkat", "velayet", "seyr ü sülûk" namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki; o hakikat-ı kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler. Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhalarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.

 

Sual: Tarîkat nedir?

 Elcevab: Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mi'rac-ı Ahmedî'nin (A.S.M.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeye mazhariyet; "tarîkat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir.

 

 Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir. Evet insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i manevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu; hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitablar gösteriyorlar. İşte madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve her halde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde zikr-i İlahî ile tarîkat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.

 

 İKİNCİ TELVİH: Bu seyr ü sülûk-u kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlahî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehasini, ta'dad ile bitmez. Hadsiz fevaid-i uhreviyeden ve kemalât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir faidesi şudur ki: Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimaat-ı ünsiyetkârane, on insanda bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârane ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid yaşıyor, ya derd-i maişet onu hücra köşelere sevkediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet verip teselli etmez.

 

 İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki; zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o hücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup "Allah!" diyerek kalbi ile ünsiyet edip, o ünsiyet ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârane tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibadı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş manasızdır." diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye manasını anlar, Allah'a şükreder.

 

 ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet, bir hüccet-i risalettir; tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır. Çünki risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velayet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat'î bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak'tan geldiğine bir bürhan-ı bahirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali ve medar-ı envârı ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı ve bir menba-ı tefeyyüzatıdır.

 

 İşte bu sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zahirî üleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû'-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı bahane ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser menba'ını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı kusurlar ve sû'-i istimalât olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor. Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder, afvettirir. Madem adalet-i İlahiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı, seyyiatına kat'iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; surî, zahirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarîkat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.

 

 Birşey daha var ki: Daire-i takvadan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla, tarîkat mahkûm olamaz. Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir kal'asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u beşyüz elli sene bütün âlem-i Hristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah Allah!" diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlahiyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş u huruşlarıdır.

 

 İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz? 18

 

Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim."

 

 Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."

 

 Hem demiş ki: "Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."

 

 Hem demiş ki: "Tarîk-i Nakşî'de iki kanad ile sülûk edilir." Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin üç perdesi var:

 

 Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

 

 İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

 

 Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir. 19

 

 Çok Sözlerde isbat edildiği gibi ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i ehl-i tarîkat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyeye ittiba' noktasında hasıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevafil-i hususiyeden gelemez. Bir farz, bin Sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır." demişler. 20

 

 Tasavvuf Cephesi:

Nakşibendî meşâyihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:

 

 – Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?

 

 – Ulema, Resul-ü Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta "Zülcenaheyn", yâni "İki kanadlı" deniliyor... Binaenaleyh, tarikattan maksad, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün mânevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakkın rızasında fani olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattırlar. Yâni, tarikattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamıyacağı için, büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarikat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarikatten düşen şeriata düşer, fakat - maazallah - şeriatten düşen ebedî hüsranda kalır.

 

 Bu büyük zatın beyanatına göre, Bediüzzamanın açtığı nur yolu ile, hakikî ve şâibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bârîye ve binnetice Cennet-i âlâya ve dîdar-ı Mevlâya götüren yollardır. 21

 

 

 

06 Fatih Dersiamlarından Emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen

 

 Tasavvuf İlmi, ruhun terbiyesine, kalbin kötülüklerden arınmasına seyri suluka, manevi zevklere yönelik mes’elelerden bahseder.

 

 Tasavvuf: “Kulun kalbini mevlaya rabdetmesi, Allah’tan başkasından alakayı kesmesi.”

 

 Diğer bir tarife göre tasavvuf: şeriatin edep kuralları ile zahiren ve batınen süslenmenin neticesi olarak insanda tecelli eden feyzin kemalatı olan bir haldir.

 

 İslamiyetin ilk devirlerinde nefis mücadelesiyle ibadetle meşgul olan kişilere abid, zahid denilmekteydi. Daha sonraları bu zatlara sofi, mutasavvıf denilmiştir. Tasavvuf Cüneydi Bağdadi (k.s) zamanında düzenli bir şekil almış, bir takım metod ve termonolojiye sahip olmuştur.

 

 Tasavvufun dayanağı; Kur’an-ı Kerim ile Hadisi Şerifler ve İmam-ı Ali (r.a.) gibi büyük sahabilerin kelemlarından tedvin edilmiştir. Bu feyiz kaynakları, ümmetin büyüklerine verdiği bir neşve sayesinde İslam Tasavvufu meydana gelmiş, bu sayede Mesnevi ve Mektubat-ı Rabbani gibi hikmet dolu kitablar yazılmıştır. Yoksa tasavvuf müslümanlara diğer milletlerden gelmemiştir. Böyle bir yanılgı, İslam’ın hakikatlerine vakıf olmamaktan doğar.

 

 Tasavvuf ile ümmetteki ruhi kabiliyyet inkişaf etmiş olduğu inkar edilemez. Fakat sonraları tasavvufun yanlış anlaşılması yüzünden maddi ve manevi bir hayli kötü neticelerde meydana gelmiştir.

 

 Önceleri Tasavvuf ehli olan kimseler alim, arif, şeriate riayet eden kişilerdir. Kendilerine ait bir takım tabirleri ve ıstılahları vardı. Bu tabir ve ıstılahların ruhuna ancak kendileri gibi manevi zevklerden nasibi olanlar anlardı. Halbuki daha sonraları bir çok cahil taklitçiler ortaya çıktı.Sofilerin büyüklerinin kelamları yanlış anlaşılmalara maruz kaldı. Tasavvuf, adeta bir felsefeyi işrakiyye görüntüsüne girdi. Hal ile alakalı olan tasavvuf, kalden ibaret kaldı. Şeriate aykırı olan bir takım sözler ve davranışlar, tarikatten ve hakikatten sayıldı.

 Tasavvuf ehli olan kişilerin en büyüklerinden olan Seyyid Ahmed Er-Rufai (k.s.) “El-Burhan-ül Müeyyed” isimli kitabından bereket olması için aktardığımız şu yüce kelamlara dikkat edilmelidir. Bu zat buyuruyor ki;

 

 “Tarikat, şeriatın tıpkı aynı ve şeriat, tarikatın tıpkı aynısıdır. Bu ikisinin arasındaki fark sadece lafza aittir. Maddeten ve manen sonuç aynıdır...”

 

 “Şeriatin reddettiği bir hakikat zındıklıktır...”

 

 “Efendiler, Muttasıl Ebu Zeyd böyle dedi, Haris şöyle dedi, Hallaç bu sözleri söyledi, deniliyor. Bu nasıl sözdür! Böyle lakırdılardan önce İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Numan, bunlar ne dedi? Ona bakmalısınız. Kulluk amellerinizi bunların sözleriyle düzeltmelisiniz. Daha sonra diğer sözler ile tefekkür edip düşünebilirsiniz! Ebu Haris ve Ebu Yezid’in söyledikleri ile hiçbir şey artıp eksilmez. Ama Şafii ve Maliki’nin söyledikleri en güzel ve en kolay yol ve metoddur. İlim ve amelle şeriatin devamını sağladıktan sonra ilim ve amelin derinliklerine dalarak gayret sarfediniz!...”

 

 Ne güzel nasihat!

 

 Tearuf, Arif meşhur tasavvuf kitablarımızdandır. 22

 

 

 

07 Prof. Dr. Hayrettin Karaman

 

Bismillahir rahmanir rahîm.

 

Allahu Teala Hazretleri katından, insanlığa dünya hayatını nasıl yaşayacaklarını öğretmek üzere bir hayat nizamı, bir hayat düsturu olarak gelen İslâm; Rasûl-ü Müctebâ (aleyhi ekmelüt tehâyâ) Efendimiz'in uygulamaları ve açıklamalarıyla tekemmül etmiş ve ilk muhatabı olan sahabe asrında, hayata geçmiştir. Fert veya toplum olarak insan hayatına giren, uygulanan, yaşanan İslâm, meyvelerini vermiş, o meyveler bizim kültür ve medeniyetimizin çiçekleri, semeresi, renkleri olarak aslı, esası, temeli bozulmadan bugüne kadar gelmiştir.

 

Biz herhangi bir konunun ve kurumun kitap ve sünnette aslının, esasının olup olmadığını ararken, meseleye bu çerçevede bakmamız gerekiyor. Yani bir tohum var, bir ağaç var; bir de onun meyvesi, semeresi, eseri var... Bir gıda var, bir de o gıdayı alan insanlarda meydana getirdiği eser var... Öyle bakmak icab ediyor. Ben bu tasavvuf mevzuuna da öyle bakıyorum.

 

Haddizâtında, bizim bu medeniyet ve kültürümüzün en önemli anasırı içerisinde yer alan medreselerimiz, tekkelerimiz, şeriatımız, tarikatımız, mezhebimiz ve hayatımızda yaşayan İslâm'ın kurumları, kuralları, örf ve adetlerimizi Kur'an ve sünnette ararken böyle bir bakış yapmazsak, korkarım hiçbirinin Kur'an ve sünnette olmadığını iddia edebiliriz. Nitekim bazıları da böyle iddia ediyorlar.

 

Halbuki, eğer tutarlı olacaksak, o zaman tasavvufun, tarikatın, tezkiye, mücahedetün nefs hareketinin, Kur'an-ı Kerim'de olup olmadığını araştırıp; bunu isim ve teferruat olarak Kur'an-ı Kerim'de ya da sünnette bulamayınca, "Bu yoktur, İslâm'a yabancıdır, bid'attır!" diyenlere, meselâ --bizim İslâm'da olduğundan hiç şüphe etmediğimiz-- namazı, orucu, zekâtı, haccı ve cihadı da bu dar bakışla kitap ve sünnette aramalarını tavsiye ederiz.

 

O zaman, kıldığımız bir öğle namazını Kur'anda ararsanız bulamazsınız. Yani başlayıp bitirinceye kadar birçok şey yapıyorsunuz namazda... Namaza duruyorsunuz, kıbleye dönüyorsunuz, tekbir getiriyorsunuz, elinizi kaldırıyorsunuz, şunu okuyorsunuz, bunu okuyorsunuz... Rükûu şöyle yapıyorsunuz, secdeyi böyle yapıyorsunuz, tahiyyatta şöyle oturuyorsunuz... Namaz böyle oluyor ve bunu öğle vaktinde kılıyorsunuz. Öğle vakti şu vakittir, diyorsunuz; yani, "Güneşin batıya eğilmesiyle başlar, işte herşeyin gölgesinin bir veya iki misli olmasına kadar devam eder." diyorsunuz. Böyle bir vakit içerisinde kılıyorsunuz. Şimdi bu söylediklerimi Kur'an-ı Kerim'de arayın, böyle bulamazsınız. Bulamayınca "Öğle namazı Kur'an'da yok!" mu diyeceğiz?.. Böyle diyecek miyiz? Sünnette arayın!.. Bu söylediğim tertip içinde detaylı olarak, belki orada da tamamını bulamazsınız. Öyleyse, "Kitap ve sünnette öğle namazı yok! Bu bid'attır, İslâm'a sonradan katılmıştır." mı diyeceğiz?..

 

Elbette, her beşeri tatbikatın ilahi iradeye, ilahi plandaki gerceğine nisbetle kusurları, eksiklikleri, sapmaları vardır. Ama bu kusurlar, eksiklikler, sapmalar beşeri uygulamaladan gelir, kaynaklanır. Ona bakarak, ilâhî plandaki aslını inkar etmek, ona cephe almak da, bir başka ifrattır, bir başka aşırılıktır. Eğer bunu bir ölçüt olarak kullanacaksak, onu da getirip yalnız tasavvuf hareketine tatbik etmek bir başka haksızlıktır. Bunu bütün İslâm müesseselerine, kaidelerine, kurallarına ve uygulamalarına da tatbik etmek icab eder.

 

Aynı yaklaşımı medreselere ve mezheblere uygulayalım: Bir zaman gelmiş, bizim İslâmî hayatımızın manevi temeli olan medreseler cihanı aydınlatmışlar; bir zaman gelmiş bozulmuş, dejenere olmuş ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmişler. Şimdi medreselerimiz böyle oldu diye, "İslâm'da medrese yoktur!" mu diyeceğiz?.. "İslâm'da talim-terbiyenin böyle müesseseleşmesi yoktur!" mu diyeceğiz?..

 

Müctehidler çıkmış. Allah-u Teâlâ Kitab-ı Kerim'inde: "Bilenler, anlayanlar kitabı, sünneti okusunlar, onunla amel etsinler; bilmeyenler de bilenlere sorsunlar!" demiş. İşte Kur'anda çerçeve hüküm budur. Bu çerçeve hüküm içerisinden bakın neler çıkmış!.. Bu çerçeve hüküm içinden müctehid çıkmış, mukallid çıkmış, mezheb çıkmış... Taklid çıkmış, fıkıh çıkmış... Bunların hepsi bizim kültür ve medeniyetimizin asli unsurlarıdır. Ve menşei yani kökü Kur'an'dadır, birçok ayettedir. Ama aynı zamanda ve özellikle:

 

(Fes'elû ehlezzikri in küntüm lâ ta'lemûn) ayetindedir.

 

Bunlar çıkmış ve ilâhî plandaki aslına göre asırlar boyu, uzun zamanlar vazifelerini ifa etmişler, kendilerinden bekleneni vermişler. Ama zaman olmuş meselâ mezheb dinin yerine geçmiş, müçtehid peygamber gibi yanılmaz bilinmiş, fıkıh kitap ve sünnetin üstüne çıkarılmış; ama, bunlar beşeri hatalardır. Bunlar, uygulamanın hatasıdır. Uygulayanın cehlinden, taassubundan, gafletinden kaynaklanmıştır. Şimdi buna bakarak, böyle yapıldı diye, biz "İslâmda müctehid yoktur, ictihad yoktur, taklid yoktur, mezhep yoktur, fıkıh yoktur." diyemeyiz. Dersek bir ifrata düşmüş oluruz.

 

Ben işte metedoloji olarak, kitap ve sünnet penceresinden, tasavvufa da böyle bakmak istiyorum. Ve diyorum ki, tasavvufun kitap ve sünnetteki yerini araştırırken isminden başlamalıyız: "Bu tasavvuf ismi nedir, nereden çıkmıştır?.."

 

Sonra bunun menşeine bakmalıyız: "Bu islâmî mi, bize dışardan mı gelmiş?.."

 

Sonra muhtevasına bakmalıyız: "Bu nedir? Bu tasavvuf dediğimiz şey nedir? Neyi ihtiva ediyor?.."

 

Sonra şeriatla --şeriat, tarikat, marifet, hakikat diye böyle yanyana sıralandığı için, işte şeriatı İslâmın objektif, zahir, herkesin bildiği, anladığı, yaşadığı yönü, yüzü diye anladığımızda-- işte bu şeriatla ilişkisine, alâkasına bakmalıyız: "Bu tasavvuf, tarikat dediğimiz şey şeriate nasıl bakıyor? Kendini onun neresinde görüyor? Yani tarikat şeriatın neresindedir?Kendisi kendini nerede görünüyor?.." Ona bakmamız lâzım!..İşte bu dört bakış açısı bize, kitap ve sünnete göre, aynı zamanda İslâma göre, fıkha göre, fetvaya göre, müftiye göre İslâmda tasavvufun yerini, değerini, meşruiyyetini belirler, belirlemeye kâfidir.

 

Önce tasavvuf terimine bakalım. Bu kelime hangi kökten geliyor, nereden geliyor? Biz terim itibariyle buna karşı menfi bir tavır takınabilir miyiz?..

 

Benim şahsi kanaatim: "Hayır, takınamayız"dır. Çünkü bu kelimenin kökü itibarıyla söylenen sözlere bakın; hepsi İslâmi bir ahlâka, tarihi bir gerçeğe, kitap ve sünnetin müminlerden, müslümanlardan istediği, beklediği bir davranış ve harekete dayanıyor.

 

Meselâ, diyorlar ki: "Tasavvuf, suffe kelimesinden gelmiştir." Gelmiştir, gelmemiştir; iddialardan bir tanesi budur. Suffe nedir? Bu Mescid-i Nebî'nin yanında yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız, gariban insanların barındığı, aynı zamanda Fahr-i Kâinat Efendimiz'den iyi bir İslâm insanı olmak için terbiye gördükleri yerin adıdır.

 

O halde benim şahsi kanaatime göre hem bir misafirhane, hem ilk medrese, hem de ilk tekkedir. Şimdi ehli tasavvuf, "Ehl-i suffe ilk tekkedir." diyor. Tekelciliğe ne gerek var?.. O zaman fıkıhçı da kalkıyor, "İllk mekteptir." diyor. Öyle değil; hepsini camidir, hepsidir. Şimdi tasavvuf ordan gelmişse ne güzel, o zaman buna nasıl menfi bakarız?..

 

Bir başka zümre diyor ki: "Tasavvuf, sof kelimesinden gelmiştir. O da yün demektir. Bu ilk devir zühhadı, zahidleri, müttekun, salihin dediğimiz insanlar, Allah'a iyi kul olmak için nefsiyle cihad eden insanlar, ipekten ince dokunmuş keten ve sâireden elbise giyecek yerde, kaba dokunmuş yün elbise giyiyorlardı. Yünün de arapçası sûf'tur. Bu dış görünüşlerine dayanılarak, onların dış görünüşlerinden hareketle, sûf'tan tasavvuf üretilmiştir." diyorlar. Bunda da bizim kaldırıp atacağımız bir şey yok...

 

Bir kısmı da: "Bu safâ'dan, safvet'ten, --ıstifânın, tasfiyenin, istisfânın, musaffânın, mustafânın hepsinin geldiği bir kök var, safvet, safâ-- gelmiştir." diyorlar. Zâten, tasavvufun en çok önem verdiği şeylerden bir tanesi de tasfiyedir, tezkiye-i nefs hadisesidir. O halde terim, tasavvufun gerçekleştirmek istediği bir hareketten, bir işten, bir amelden, hatta bir

ibadetten, bir insan-ı kâmil olma cehdinden kaynaklanmış oluyor.

 

Gelelim menşeine... Tabii, sözü uzatmamak için, bunu ilgili arkadaşların açıklamasına bırakıyorum. Ama tasavvufun menşeinin yabancı olduğunu, tasavvufun bize Hind'den, Yunan'dan, İskenderiye'den geldiğini iddia eden insanlar olmuştur. Ama bu insanlar müsteşriklerdir. Onların da sonraları daha derinden, daha tarafsız, daha ilmi metodlarla bu meseleye bakış yapanları; meselâ Nicholson, Massignon gibi araştırmacılar, tasavvufun en azından başlangıçta tamamen İslâmî kökenli olduğunu; kitaptan, sünnet-i Rasûlüllah ve sahabenin yaşayışından, İslâm'ın hayata geçirilmesinden doğduğunu, onun bir meyvesi olduğunu itiraf etmişlerdir.

 

O halde demek ki, menşei itibariyle de tasavvuf, İslâm'ın insanın derûnî hayatıyla ilgili kısmını teşkil ettiğine göre, menfi bir değerlendirme yapmanız mümkün değildir.

 

Size iki tasavvuf büyüğünden bir tanesini, tasavvufun şeriatla ilişkisinde; diğerini de tasavvufun muhtevasıyla ilgili olarak konuşturmak istiyorum.

 

Sehl-i Tüsteri dediğimiz büyük sofi diyor ki: "Bizim tasavvuf yolumuz yedi esasa dayanır. (Bu aynı zamanda işte tasavvufun muhtevasını da veriyor.) Biri kitabullaha sımsıkı sarılmak, ikincisi sünneti hayat düsturu edinmek, üçüncüsü helal yemek, dördüncüsü kimseye eziyet etmemek, beşincisi Allah'a isyan etmekten kaçınmak, altıncısı her an, her dakika Cenab-ı Mevlaya tövbe etmek, her anımızın bir kusur bir günah içinde geçtiğini kabul ederek Cenab-ı Mevla'dan af dilemek, yedincisi de hukuku yerine getirmektir."

 

O halde, tasavvufun muhtevası bu ise, tarikat buna ulaşmak istiyorsa, tasavvuf buna ulaşmak istiyorsa; İslâm neye ulaşmak istiyor, şeriat neye ulaşmak istiyor?..

 

Tasavvufun tarifini veriyorlar:

 

"Tasavvuf iki unsurdan teşekkül eder: Bir tanesi tezkiyetün nefs, ikincisi müşâhede..." Yâni tasavvufta, tarikatta iki unsur, iki hedef var... Bunlardan bir tanesi, nefsi terbiye etmek, eğitmek ve nefsin müslüman olmasını sağlamak... İslâm'da ferdin müslümanlığında da, toplumun müslümanlığında da en önemli hâdise, kişinin dili ile, zihni ile müslüman olması değildir. Onlar önemlidir de, bakın en önemli unsur, nefsin müslüman olmasıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Mevlâ'ya kulluk yolunda en önemli engelin nefs-i emmâre olduğunu söyler. Şeytan da nefsi-emmâre üzerinde işler. Şeytanın yuvası, cevelangâhı, faaliyet alanı nefs-i emmâredir.

 

Eğer biz nefsimizi terbiye eder, onu emmâre olmaktan yukarıya doğru çıkarırsak; o zaman işte Hz. Ömer gibi, "Benim şeytanım teslim oldu." deriz. Nefsi, emmâre mertebesinden yukarı çıkardığınız zaman, meselâ mutmainneye --Cenâb-ı Mevlâ hepimize nasib etsin-- ulaştırdığımız zaman, artık şeytan Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, perişan halde bizden de kaçar. Nefsin müslüman olması; işte tarikatın, tasavvufun birinci hedefi bu... O halde bu, İslâm'ın emrini yerine getirmek için bir terbiye demektir.

 

İkincisi: Bunun semeresi, bir meyvesi olarak marifet ve şuhud, şehadet derecesinde bilgi... Tasavvufun muhtevası iki unsurdan teşekkül ediyor: Biri eğitim, diğeri bilgi... Bir başka yoldan, bir başka şekilde bilgilenme... Suffe için söylediğim gibi, birini atmadan, hepsini kullanarak, İslâm marifet mekteplerinin hepsini kullanarak, hepsini yerinde değerlendirerek, Cenab-ı Hak katında, onun planında müslümanın edinmesi lazım gelen bilgiyi edinmek bizim mükellefiyetimizdir. Bunun da İslâm tarihi boyunca dört yolu ortaya çıkmıştır. Birisi bu fıkıhçılar ve kelamcıların kullandıkları bilgi yoludur. Biri filozofların kullandıkları bilgi yoludur. Biri ehli-ta'lim dediğimiz bâtınîlerin bilgi yoludur. Biri de ehli sülûk, ehli tasavvuf dediğimiz zümrenin kullandığı bilgi yoludur.

 

İmam Gazâlî'nin Elmünkizu mined dalâl diye bir eseri var... Bir hayatı dolu dolu yaşadıktan sonra; her bir İslâm ilminde uzman olduktan, mütehassıs olduktan, asrının parmakla gösterilen adamı olduktan, her birinde birden fazla eser verdikten sonra, İmam Gazali'nin vardığı sonucu bir reçete gibi anlattığı sunduğu bir eserdir bu Elmünkizu mined dalâl...Sapıklıktan kurtarıcı manasına da geliyor. Orada diyor ki Gazâlî merhum:

 

"Öyle bir imana ve bilgiye ulaşayım ki, onun yanına ne vehim, ne galat (yanılma), ne de şekk yaklaşsın. Öyle bir bilgiye ulaşayım ki onun içinde şüphe olmasın, vehim ihtimali olmasın. Kelamcıların yolunu denedim; bu bilgiye ulaşamadım..."

 

Gazâlî burada: "Bunlar zararlıdır, bunlar yanlıştır; aman okumayın, okutmayın! Bunların içindekilere inanmayın!" demiyor. Çünkü, kendisi aynı zamanda kelamcı... Kelam kitaplarını da bıraktı, onları yakmadı. Biz onları okuyoruz, okutuyoruz. "Bizim bilgi dağarcığımız kelâm ile dolmadı, eksik kaldı." demek istiyor kanaatimce...

 

"Ehli-ta'limi sakat buldum. Felsefe denizinde yüzdüm. Dağarcığım biraz doldu ama yine boş kaldı. Yine şek var, vehim ihtimali, galat ihtimali var... Sonra sûfilerin yolunu seçtim. Orada dağarcığım doldu." diyor.

 

Buraya fazla giremiyorum, ama çağımıza yakın bir başka isim daha vereyim. Abdulhalim Mahmûd diye bir zat var... Bir zaman şeyhül Ezherlik yapmış, Ezher Üniversitesi'nin başkanlığını yapmış, gerçekten şarkı garbı iyi bilen, zülcenaheyn, hem ilmi-zâhirde hem ilm-i bâtında yed-i tûlâ sahibi bir insan... Onun da makaleleri, konuşmaları Fetâvâ diye neşredilmiş. Orada tasavvufa ayırdığı bir yerde anlatıyor:

 

"Kur'an-ı Kerim'de bizim adına ilmi-zâhir dediğimiz, objektif, esbabı belli ve kesbî (Kim o sebebi yerine getirirse öğrenir, o bilgiye ulaşır.) bilgiler var... Bu bilgilere teşvik var... Meselâ, bir dil nasıl öğrenilir?.. Bunu öğrenmenin sebebi, yâni yolu vardır. O yola giren her insan o dili öğrenir. Diyelim 32 farzı öğrenmek istiyorsunuz, İslâm imanının esaslarını öğrenmek istiyorsunuz. Bunu öğrenmenin yolu bir kitabı alıp okumak, ya da bilen bir insana gidip dinlemektir. Sebebine tevessül edersiniz ve onu elde edersiniz.

 

Fakat yine Kur'an-ı Kerim'de bir ilim daha vardır ki o ledünnîdir. Onun herkese açık, herkesin istidadına göre bir yolu bir sebebi bir vesilesi yoktur. Ama yine de bir yolu vardır: Tezkiyetün nefs, mücahede yolu... Siz onu hiç yapmadan Cenâb-ı Mevlâ bir lütfu olarak, bir rahmeti olarak da size verebilir. Ama o yola girerseniz, Cenâb-ı Mevlâ ledünnî ilmi verir."

 

Vahiy peygamberlere mahsus... Fakat Rasulullah SAS Efendimiz buyuruyorlar ki: "Vahyin kırkaltı cüzünden bir cüz de rüya-yı sâdıkadır." O halde vahiy, sebebini herkesin yerine getirip de elde edebileceği bir ilim, bir bilgilenme yolu değildir. Ama Cenâb-ı Mevlâ, rüyayı sadıka yoluyla oraya da bir pencere açmış. Kur'an-ı Kerimde bu tür bilgiyle ilgili ayetler var... Örnekler, misaller var...

 

İşte erbâb-ı tasavvuf bir yandan --İbn-i Haldun'un diliyle söyleyecek olursak-- takvâ için, istikamet için ve şuhûd (müşahede) ve keşif için mücahede etmişler; bir yandan da bunun bir semeresi, meyvesi olarak elde ettikleri bilgileri, yani maârifi derinleştirmişler, o maârifin manevi ezvâkı içinde kalmışlar ve çeşitli halleri, tavırları ve makamları yaşamışlardır.

 

Ben bir fıkıhçı olarak, kitap sünnet penceresinden baktığımda bunların arasında kaldırıp atabileceğim sadece şunu görmüşümdür. Yaptığım etüdlerde okumalarda, erbabı ile yaptığım istişarelerde sadece şunu görmüşümdür: Eğer bu yola giren rehbersiz girmişse; bu yolun rehberliğini iddia eden bir mukallit ise, bir sahtekarsa, ehliyetsiz bir kişiyse, bir düzenbaz ise; işte onların tasavvuf diye takdim ettikleri şeylerde, hem bilgide, hem uygulamada hurafe olmuştur, bid'at olmuştur, sapma olmuştur. Bir bunu kaldırıp atarız. Bunun kitap ve sünnette yeri yoktur.

 

İkincisi: Gerçek erbab-ı tasavvuf bu derûnî aşkı yaşarken, onların sekr dediği bir şuur değişikliği hali vardır. Bir şuur kayması hali vardır. O halde iken, normal halde söylenmeyecek birtakım sözleri söylemişlerdir, bu sofiler. Onlar kitap ve sünnetin zahiriyle örtüşmez, tevâfuk etmez ve onları zahiriyle aldığımız zaman kitap ve sünnete aykırıdır. Biz onları da kaldırır atarız. Ama şu anlamdadır bu; onların erbabını kaldırıp atmayız, onların kaillerini kaldırıp atmayız. Yani, o sözleri kaldırıp atarız.

 

Ne demek bu kaldırıp atmak?.. Yani birisi kalkmış da "Sübhâne ma a'zeme şânî" demiş ise, biri kalkmış da "Enel hak" demişse, "Kim âbid kim mâbud bunu bana bir açıklayan çıksın!" demişse, biz bunlara, "sarhoş gürültüsü" deriz. Bu sözlere itibar etmeyiz. Yalnız:

 

Sanman bizi kim şîre-yi engûr ile mestiz,

Biz ehl-i harâbâtız mest-i elestiz.

 

diyorlar. Onlar onlar şarabın sarhoşu değil de, bezm-i elestin sarhoşu oldukları için, kimilerini mazur görürüz. Yani hâşâ, benim onları mazur görme gibi bir selahiyetim yok, bir fıkıhçı olarak konuşuyorum. Yani fıkıh onları böyle değerlendirir ve mazur görür.

 

--Peki biz bunların sahtesini hakikisinden nasıl ayıracağız?

 

İşte efendim bu yolun yolcularının musaddak, sahte olmadıkları sabit yolcularının verdikleri ölçütlerle... Çünkü onlar diyorlar ki: "Tarikata girmenin şartı tövbedir, şeriatı yaşamaktır. Mürşid olmanın şartı evvelâ alim-i şeriat olmaktır. Ondan sonra âmil-i şeriat olmaktır. O halde bir insan alim-i şeriatsa, yani İslâm'ı biliyorsa; âmil-i şeriatse, yani İslâmla amel ediyorsa, onu yaşıyorsa; buna rağmen, istikameti böyle olduğu halde, ağzından böyle sözler çıkmışsa; işte onları sekre atfedersiniz ve "Bunların bizimle alâkası yoktur; bu sözler bize senet olmaz!" dersiniz.

 

Hep "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat" denmiştir ve burada kesilmiştir. Bu yanlış anlamalara sebep olmuştur. Bence burada bir kelime eksik; o da yeniden şeriat... Aslında formülü şöyle sürdürmek lazım: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet -hakîkat ve şeriat" Şimdi İstanbul'dan Medine'ye gidişli dönüşlü bir bilet alsanız, uçak biletinde ne yazar? Şöyle yazar: "İstanbul - Medine - İstanbul." Bizim konumuzda da durum aynıdır: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat"

 

Eğer bu yolculuğun sonu şeriatte bitecekse bu yolculuk sahihtir. Ve o zaman şeriat - tarikat arasında bir bütünlük vardır. Tasavvuf, sûret-i şerîatten, hakîkat-i şerîate varmanın yoludur. Bütün bu tarikat - ma'rifet - hakîkat dediğimiz zincirin hedefi şeriat değilse, o zaman bu yol sapmış bir yoldur.

 

Teşekkür ederim efendim!.. 23

 

 

 

 

 

 

08 Emekli Haseki Eğitim Merkezi Uzmanlarından Halil Günenç

 

 Soru 76 --- Tasavvuf Nedir?

 

 Cevap : İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.

 1-Fıkıh.

 2-Kelam.

 3-Ahlak.

 4-Tsavvuf.

 

 Fıkıh helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir. Konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözleridir.

 

 Kelam, dini inançları isbatlamak için belgeleri srd ederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah’ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.

 

 Ahalak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu, cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar-başkasını kendinden üstün tutma- ve hodgamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...

 

 Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir, ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, zühd, hırs, murakabe, mücahede, ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan analaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaçtır.

 

 Şeriata (İslama) inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i Kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir, ve ihlas gibi şeylere iman etmekte gerekir. Demek kelam ve fıkıh ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur’an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerindende söz etmiştir....

 

 Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhi meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur....

 

 Kezalik bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir mutasavvıf mürşidine devam etmesi lazımdır. 24

 

 

 

09 Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

 

Allah'a hamd, Resûlüne salât ü selâm ile sözlerime başlarım.

 

İnsanın temel niteliği Allah'a kul olmaktır. Müslümanın önüne konulmuş hedef ise, her işinde ihsan kalitesini yakalamaktır. Tabiatıyla bu hedef, kulluğun bütün tezahürleri ve uygulamaları ile ilgilidir.

Dinimizde her alanda ulaşılması istenen kalite, ihsan kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun için İslâm standardının adı ve ortak terimi ihsan'dır. Bu tebliğimde Tasavvuf ve insandan çok, söz konusu ettiğim bu ihsan kalitesi üzerinde durmak istiyorum.

 

Her Konuda İhsan

Güzelliklerin her türlüsüne lâyık olarak yaratılmış insan, kendisinden beklenen seviye ve kalitede bir kişi olmak ve o çapta bir yaşayış ortaya koymakla yükümlüdür. Başıboş bir hayatı yaşama hakkına aslâ sahip değildir. Zira Şeddat bin Evs RA'ın rivayet ettiği bir hadisi şerifde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

 

"Allah her konuda ihsanı emretmiştir. Binaenaleyh (meşru bir sebeple herhangi bir) canlıyı öldüreceğiniz zaman güzelce öldürün. Hayvan boğazlayacağınız zaman güzelce boğazlayın. Böyle bir işe girişecek olanınız bıçağını iyice bilesin ve keseceği hayvanı rahatlatsın." [1]

 

Bu demektir ki, günlük işlerden ibadetlere kadar her iş ve davranışta dinimizin aradığı kalite ihsan kalitesidir. Bu gerçeği hadisimizin ilk cümlesinde bulmaktayız: "Allah her konuda ihsanı emretmiştir." Tabiatıyla her bir konudaki ihsan, o konunun özellik ve gereklerine göre farklı yönleri olan bir ihsandır.

 

İyilik yapmak mânâsı da olduğu için ihsan, kelimesi çoğu kere infak ile eşanlamlı olarak değerlendirilmektedir. Oysa infak, tasadduk kelimesi gibi daha çok maddi yardımlar ve harcamalar için kullanıldığı halde; ihsan, maddî mânevî her çeşit iyilik, güzellik ve kaliteyi ifade etmektedir.

 

Öte yandan ihsan, iyiliği iyi yapmak, güzel yapmak, kaliteli ve seviyeli yapmak, --günümüzün moda ifadesiyle söyleyecek olursak-- standartlara uygun olarak yapmak anlamına gelmektedir. Yani müslüman infak da dahil, her işinde ihsan seviye ve kalitesini yakalamak durumundadır. Nitekim şu iki âyet-i kerime ihsanı bu çerçevede dikkatlerimize sunmaktadır:

 

"Gerçekten Allah, adaleti, ihsanı ve akrabâya ikrâmı emreder." [2]

 

"Allah yolunda infak ediniz. Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız. İyilik yapınız (iyiliği iyi yapınız). Zira Allah ihsan sahiplerini sever." [3]

 

"Mutlak kemaline masruftur" kaidesince, bu ayetlerdeki ihsan, her konuda aranacak ve yakalanmaya çalışılacak kaliteyi anlatmaktadır.

 

Kur'ân-ı Kerim'de İhsan

Dinimizin her işte ve davranışta ihsan kelimesini esas kabul ettiğini Kur'anda geçen ifade ve deyimlerden de çıkarmak mümkündür. İşte birkaç örnek:

 

Karz-ı hasen [4], va'd-i hasen [5], belâ-ı hasen [6], üsve-i hasene [7], mev'ize-i hasene [8], ahsenu'l-hadîs [9], ahsenu'l-kasas [10], ahsen-i takvîm [11].

 

Yüce yaratıcı bizzat kendisi her şeyi pek güzel yarattığını [12], insanı da en mükemmel yaratılışa sahip kıldığını [13], iyi iş yapanları ya da yaptığını iyi yapanları sevdiğini [14] bildirmiştir.

 

Hadislerde İhsan

Hüsnü'l-İslam, hüsnü'l-belâ, hüsnü's-senâ, hüsnü'l-hulk, hüsnü'l-kelâm, hüsnü'r-re'y ve hüsnü's-savt gibi [15] hadislerde geçen ifadeler de hep aynı ihsan kalitesinin anlatımlarıdır. "Allah muhsindir, muhsinleri sever." [16] hadisi bu gerçeğin başka bir delilidir.

 

Sevgili Peygamberimiz Cebrail AS'ın sorusu üzerine ihsânı, "Allah'a, onu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görmektedir." [17] diye tarif etmiştir. Bu tarif kul-rabb ilişkisinde kulluk standardı demektir. Siz buna ister ihlâs, ister huşu' deyiniz; anlatılacak olan hep kullukta ihsan kalitesidir.

 

İstanbul'un aziz misafiri Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte [18] Sevgili Peygamberimiz kullukta ihsan kalitesine ulaşmanın yolunu, "Namaza kalktığın zaman, onu son namazını kılan biri gibi kıl!" buyurmak suretiyle göstermiş olmaktadır.

 

Bir başka hadîs-i şerifte "İslam'ı ihlâs üzere, güzel, tertemiz yaşamaya niyet ve gayret edenler için bire on ölçüsünün yediyüz katına kadar arttırılarak uygulanacağı bildirilmektedir. [19] Bu da dinimizde, ihsan kalitesine ulaşma gayretlerine getirilmiş olan teşvik tedbiri ve başlı başına büyük bir ihsan ve ikramdır.

 

Hz. Peygamber bir başka hadisi şeriflerinde "Allah yaptığı işi güzel (sağlam ve mükemmel) yapanı sever" [20] buyurmuştur. Hayvan kesme işinde bile bir ihsan seviyesinin bulunduğu tesbitine ilâve olarak, kefeni güzel yapmak gerektiği [21], ölüye hiçbir faydası olmadığı halde dirilerin göz zevki için mezar toprağının bile iyice düzeltilmesi tavsiyesi [22], Peygamber Efendimiz'in her şeyde güzellik (ihsan) aradığının en çarpıcı belgeleridir. Onun temiz hayatı ve uygulamaları, yani sünneti seniyyesi "üsve-i hasene" (en güzel hayat modeli) olarak her konudaki güzelliğin, sadeliğin, ve estetiğin yegâne göstergesidir.

 

Bütün bunlar ve bunlara ilave edilebilecek birçok ayet ve hadisten anlaşılan, müslüman işinin en belirgin niteliğinin ihsan kalitesi olduğudur. Çünkü ihsan, İslâm standardıdır.

 

En Güzeli Ortaya Koyma Gayreti

Müslümanın işinin ihsan kalitesine ulaşması, temelde inanç ve davranış olarak en güzeli ortaya koyma niyet ve gayretine bağlıdır. Nitekim, "Sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar." [23] ayeti, bu gerçeği genel nitelik olarak belirlemektedir. "En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti" hiç bir işi baştan sona, kolayına kaçarak yapma gibi tembel ve yolay bir tercih ile değil, her şeye hakkını verme, güzel yapma, en mükemmeli ortaya koyma disiplin ve sorumluluğuyla mümkündür. "Allah, yaptığı işi güzel yapanı sever." beyanı, müslümanlıktaki iş ve kalite disiplinini oluşturmak için yeterli teşvik ve tehdid unsurlarını bir arada tutmaktadır. Zira bir işi güzel yapmak demek, "Allah'a lâyık ve rızasına muvafık" bir işi, lâyık

olduğu, (yani standartlara uygun) şekilde yapmak demektir.

 

En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti, işi ehline vermek, ehli olmadığı işi üstlenmemek, üstesinden gelemediği, güzelce yerine getiremediği işi sırf bu sebeple terk etme gibi tavır alışları da beraberinde getirir. O halde müslümanı, "Sürekli mükemmele ulaşma cehdinde olan insan" diye tanımlamamız mümkündür. İşte bu cehd, standarda uygun bir hayatı yakalama yolunda ortaya konulmuş başlıbaşına bir ihsandır.

 

İhsanın Karşılığı

"Her şeyi kendine has özellikleri içinde en güzel şekilde yapmak" diye de ifade edebileceğimiz ihsanın elbette bir karşılığı olacaktır.

 

1. İhsan, zayi olmaz bir değerdir. Nitekim ayette "É Ve biz güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz" [24] buyurulmuştur.

 

2. İhsan, ihsanla karşılanır. Zira yine bir ayette açıkça ifade buyurulduğu gibi "İhsânın karşılığı da ihsandan başka bir şey değildir" [25].

 

3. İhsanın ihsandan ziyade karşılığı da vardır. Allah-u Teâlâ: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır." [26] buyurmaktadır.

 

 

Sonuç

İnsan en güzel varlıktır. Nitekim Allah-u Teâlâ: "Andolsun ki biz âdemoğullarını, üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır" [27] buyurmaktadır. Bu sebeple insanı insanlığından kaçmaya çağıran; yükselmesinin, insanlığı korumakla değil, ona isyan etmekle olacağını telkin eden hiç bir anlayış, bu âyette insana verildiği belirtilen "üstün izzet ve şeref" ile kabil-i te'lif değildir. Bunun için, Mevlânâ gibi bazı mutasavvıflar işe, insana insanlık şerefini hatırlatarak ve insanlıkla iftihar edilmesi gerektiğini vurgulayarak başlamışlardır.

 

İhsan, en güzel bir biçimde ve kabiliyette yaratılmış olan insanın, her işte ve davranışta ulaşması gerekli en üstün seviye ve kalitenin adıdır. Tasavvuf, o güzelin bu seviyeye yükselme yöntemidir. Tarikatlar da bu yöntemi değişik şekillerde uygulayan -- tabirimi mazur görünüz -- ruhî güzellik salonları durumundadır.

 

Güzellik salonlarına gitmeden de güzel olmak elbette mümkündür. Ancak işin uzmanları eliyle bilinçli ve kontrollü bir şekilde bu işi gerçekleştirmek herhalde daha isabetli bir yoldur. Ancak unutulmamalıdır ki, tasavvuf bir makyaj değildir. Bir disiplin bir eğitim ve bir tezkiyedir. Amacı, isteyenleri ihsan kalitesine eriştirmek, "hasüne islâmuh" denilecek bir noktaya getirmeye çalışmaktır.

 

Burada her arınmanın tasavvuf olmadığını da unutmamak gerekir. Arınma ancak, dinin ahkâmına uymayı hedeflerse tasavvuf olur Tasavvuf, İslâm bağından ve sorumluluğundan kurtularak keyfince yaşama serbestliğine kavuşma anlamında asla değerlendirilemez. Yaşayışı din tarafından kuşatılıp temizlenmemiş kişiler --iddiaları ne olursa olsun--mutlak bir yanılgı ve kalite kusuru içindedirler.

 

"İnsanı ihsâna ulaştırıcı her usûl denenmeye, her el öpülmeye, her yol yürünmeye, her önder takip edilmeye, her gayret takdir ve teşekküre değer." diye düşünüyorum.

 

Saygılarımla... 25

 

NOTLAR:

[1] Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11, Tirmizî, Diyât 14; Nesâî, Dahâyâ 22, 26, 27; İbn Mâce, Zebâih 3; Dârimî,

Edâhî 10

[2] En-Nahl (16), 90

[3] El-Bakara (2),195

[4] Bk. el-Bakara (2), 245; el-Maide (5), 15; el-Hadîd (57), 11

[5] Bk. Tâhâ (20), 86

[6] Bk. el-Enfâl (8), 171

[7] Bk. el-Ahzâb (33), 21; el-Mümtehine (60), 4, 6

[8] Bk. en-Nahl (16), 125

[9] Bk. ez-Zümer (39),23

[10] Bk. Yusuf (12), 3

[11] Bk. et-Tîn (95), 4

[12] Bk. es-Secde (32), 7

[13] Bk. et-Tîn (95), 4

[14] Bk. el-Bakara (2), 195; el-Maide (5), 93

[15] Bk. Concordance, I, 467

[16] Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid V, 197 (Taberâni'den naklen)

[17] Müslim, Zikr 37; Ebû Davud, Edep 60; Tirmizî, Hudud 3; Kur'an 10; İbn Mâce, Mukaddime 17; Ahmed b. Hanbel,

II, 252, 296, 500, 514

[18] Ahmed b. Hanbel, V, 412; İbn Mâce, Zühd 15; Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübra, I, 370; Yorumu için bk. İ. L. Çakan, Eyüp Sultan Hazretlerinden Kırk Hadis, s. 75-78, (Marifet Yayınları, İstanbul, 1990).

[19] Bk. Müslim, İman 205

[20] Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, II, 286, 287

[21] Bk. Nesâî, Cenâiz 37

[22] Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, II, 287

[23] Ez-Zümer (39), 18

[24] Bk. Yusuf (12), 56

[25] Er-Rahman (55), 60

[26] Bk. Yunus (10), 26

[27] El-İsra (17), 70

 

 

 

10 Prof. Dr. Ebu’l-Alâ Afifi

 

 Bize göre tasavvuf, İslam maneviyatının kendini gösterdiği en parlak sayfa olduğu ve gerek kelamcı ve filozofların yaptığı o kuru açıklamalara, gerekse fıkıhçıların ortaya koyduğu eksik lafzi açıklamalara karşılık bu dinin hem hisleri doyuran hem de kalbe gıda veren derin yorumu olduğu içindir ki, sufiyye tabakasının din, Allah ve kainat karşısındaki tavırlarını ki, bu tavır, sufilerin memnun olduğu, gönüllerinin rahat ettiği ve başka şekilde değil, sadece o şekilde tanınmak istedikleri tavırlardır anahatları ile sunan portrenin temel ilkelerinin ortaya koymak amacı ile bu eseri kaleme aldık. Ve bu tavrı İslamda Manevi Devrim diye adlandırdık. Çünkü tasavvuf, fakih, kelamcı ve filozofların tarif ettiği İslami kavram ve kuralları farklı bir şekilde ele almıştır. İslam öğretilerine bazı insanların doğru kavradığı bazılarının da yanlış anladığı yepyeni bir ruh kazandıran, bu devrimdir. 26

 

 

 

11 Prof. Dr. Nazif Gürdoğan

 

Tasavvuf, --Sezai Karakoç'un deyişiyle-- "Allah önünde her varı yok görmenin yoludur." Bütün bir hayatı tüketime ayarlayanlar, önünde ya da sonunda, büyük çöküntüyle karşı karşıya gelirler. Çünkü, kim dünyadan sınırsız isteklerini karşılamak için gerçek ihtiyacından daha fazlasını alırsa, farkında olmadan, ölüm sebebini almış olur.

 

Tasavvuf, en genel anlamıyla, müslümanların az yemesini, az konuşmasını ve az uyumasını öğrenmeleridir. Az uyumasını, az yemesini ve az konuşmasını öğrenenler, alan el değil veren el olmasını da kolaylıkla başarabilirler. Aslında veren el olmasını başaranlar, İslâm'ın ana ilkeleriyle sınirsız isteklerini dizginleyebilenlerdir. O zaman ekonomi gerçek ihtiyaçların karşılanmasına yönelerek, hayatın devam etmesinin vazgeçilmez bir aracına dönüşür. Böylece tasavvufun getirdiği yaşama biçiminde, sınırsız istekler ile gerçek ihtiyaçlar arasında eşsiz bir denge kurulur.

 

Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de tasavvufun yolu, kötü niyetliler tarafından istismar edilebilir. Ancak tasavvuf istismar ediliyor diye, insanın gönlünün zenginleştirilmesinin bir yolu olan tasavvufu, hepten yok saymak mümkün değildir. Çünkü hiç bir müslüman, ayetler yanlış anlaşılıyor diye Kur'an'dan uzak kalamaz. Allah ve Rasûlü'nün sevgisiyle dolmayan gönüller, sınırsız isteklerle güç ve yoğunluk kazanan dünya sevgisiyle dolar. Onlar da Mevlânâ'nın ünlü benzetmesinde olduğu gibi, hayat gemisinin yüzmesine değil batmasına yolaçarlar.

 

İslâm, Yahya Kemal'in benzetmesiyle, bir cihad medeniyetidir. Cihadın bir yönü içe, bir yönü de dışa dönüktür. Güç olan cihadın içe dönük yönüdür. İç dünyasını güzelleştiremeyenler, dış dünyalarını güzelleştiremezler. Tesbih çekmesini bilmeyenler, silah çekmesini bilmezler. Çünkü tesbih çekmek en kolay; en kolayı başaramayanlar, en zorunu daha zor başarırlar. O yüzden insanlar belirli bir iç dünyanın eğitiminden geçmeden kitap ve sünneti İslamın temel kaynaklarını, hayatlarına geçirmekte zorluk çekebilirler.

 

İç dünyanın zenginleştirilmesinin ışığı Mesnevî'de, dış dünyanın zenginleştirilmesinin ışığı da Mukaddime'dedir. Ancak onlar bir bütündür. Kur'an ve Sünnet'in çizdiği çerçeve içinde, biri diğerini zenginleştirerek, inanan insana büyük bir dinamizm kazandırırlar. Hayatın her alanında, inanan bir insandan daha verimli bir kaynak ve daha vurucu bir silâh yoktur.

 

Ekonominin bütün bir hayatın odak noktasına yerleştirilmesinin sonucu ortaya çıkan sınırsız istekleri dizginlemenin eşsiz araçlarından biri oruçtur. Oruç, müslümanlarda gözü olduğu kadar gönlü de doyurmanın eylemidir. Açgözlülük oruçla giderilir.

 

Bu yüzden tasavvufta, ramazan ayı dışında da haftada en azından iki gün oruç tutma vazgeçilmez bir yer tutar. Çoğu kez, gün aşırı olmak üzere, Davud Peygamber orucu önerilir. Böylece sınırsız isteklerin önü oruçla kesilir. Müslümanlar, yılda bir ay olan orucu, tasavvufta olduğu gibi bütün bir yıla yayarlarsa, günlük yaşantı eşsiz bir dönüşüme uğrayarak, akılalmaz bir biçimde yalınlaşır. Her alanda yaşanan kaos, büyük olçüde ortadan kalkar.

 

Tasavvufun değiştiri ve dönüştürü potasında tek tek olgunlaşan, yeri ve zamanı gelince hep birlikte gün aşırı oruç tutmasını bilenler, gerçekten dünyayı değiştirecek gücü ele geçirirler. Aslında müşlümanlar, ellerindeki oruç gibi silahı etkili bir biçimde kullanabilirlerse, dünya ekonomisinin yönünü ve yoğunluğunu büyük ölçüde değiştirebilirler.

 

Herkes bilir ki, tüketilmeyen bir ürünün en güçlü bir ekonomi içinde bile üretilmesinin ekonomik açıdan hiç bir anlamı yoktur. Çünkü, gelişmiş ekonomilerde üretim gerçek ihtiyaçları karşılamaktan daha çok, sınırsız istekleri tatmin etmeye dönüktür. Oruçla sınırsız isteklerin önünün kesildiği bir toplumda, ekonomi gerçek ihtiyaçları karşılama bilimi olmak zorunda kalır.

 

Günün insanı, isteklerinin peşinde koşarak, Allah'tan habersiz iç dünyasını zenginleştireceğini sanıyor. Oysa iç dünyanın olgunlaşması Peygamber sevgisiyle silahlanmayı gerektirir. Peygamber sevgisiyle silahlanmayan insanların, kendilerini, çevrelerini ve toplumlarını değiştirmeleri mümkün değildir.

Sınırsız isteklerin bütün bir insanlığı ana sütünün bir çocuğu çektiği gibi peşinden surüklediği, ekonomik yapının dışına çıkabilmek için, tasavvufun yolu içinde olgunlaşarak, gerçek ihtiyaçların bilincine varmak gerekir. O zaman, insan ekonomiye değil ekonomi insana hizmet eder hale gelecektir. Böyle bir yapıda müşlümanlar dünyanın peşinden koşmaz, dünya müslümanların ardından gelir. 27

 

 

 

12 Prof. Dr. Ali Rıza TEMEL

 

Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn... Ves salâtü ves selâmü alâ rasûlinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

 

Efendim, evvelâ hürmetlerimi, selâmlarımı ve saygılarımı arz ederim!

 

İhsan Hocamız'ın konusundan bizim konuya geçerken, yumuşak bir geçiş yapmakta fayda var... Gerçekte, zafer ve hezimet insanın içinde başlıyor. Ve cihad meydandan evvel kazanılıyor. O bir neticedir. Hani bir boksörün veya pehlivanın mindere çıkmadan evvel idman yapması, kendisine mindere hazırlaması nasıl şartsa; insanın da kendisini cihad için techiz etmesi gerekiyor. Tasavvuf da zâten, insanın fiilen cihadı... biz bu mukatele olayı ayrı Mücâhede olayı, sadece kılıç hadisesi değil; topyekün İslâm'ın, gerçeğin, hakîkatin yücelmesi için gayret ortaya koyma hadisesidir.

 

Bir insan en basitinden, diyelim ki öfkesine galip gelemiyorsa veya güneş doğmadan sabah kalkamıyorsa, arzularına hakim olamıyorsa; zaten mağlub adamdır. Bunun cihad etmesi mümkün değildir. Yani nefisle cihad, zaafların yenilmesi ve kendini bir işe, bir mücadeleye hazırlama hadisesidir. Şarz olayıdır.

 

Rasûlüllah Efendimiz'in bile, fiilen tebliğ işine başlamadan bir hazırlık dönemi vardır. O gece namazları, teheccüdler..."Biz sana çok ağır bir söz yükleyeceğiz." diye bildirilen, bir büyük mücadelenin hazırlık dönemiydi. Bu ruhu şarz olayı, bir birikim olayı, düşmanla savaşabilecek duruma gelme olayı...

 

Biz büyük sufîlere bakıyoruz; meselâ, Hasan-ı Basrî Hazretleri'nin Haccac ile olan bir hadisesi var... Haccac-ı Zâlim herkese dehşet salıyor; ama, Hasan-ı Basri Hazretleri susmuyormuş. Onu susturamıyormuş. Hasan-ı Basrî Hazretleri sufidir. Demişler:

 

"--Efendim sizin sözünüz herkese geçiyor da, Hasan-ı Basrî'ye geçmiyor mu?.."

 

"--Geçmiyor!" demiş.

 

"--Neden geçmiyor?"

"--Çünkü bizim onun dinine ihtiyacımız var; ama, onun bizim dünyamıza ihtiyacı yok... Neyle susturacağız adamı?..

 

Mesele bu... Satın alınamayacak noktaya gelmek. İnsana bu şeyi kim kazandırır?.. Tasavvuf kazandırır.

 

Hindistan'da cereyan eden bir olay var: Bir yerin valisi zalim... Bir de şeyh efendi var; onun zulmüne bayrak açıyor, tenkid ediyor. Ziyarete gelmiş vali efendi... Efendim işte konuştuktan sonra, ona rüşvet verecek, susturmak için. Şeyh Efendi anlamış bunu tabi. Edebli olduğu halde, ayağını hiçbir yerde uzatmadığı halde, orada uzatmış valinin yanında...Vali de çıkarmış, bir kese altın sunmuş şeyhe... Şeyh efendinin sözü şu: "Ayağını uzatan, elini uzatmaz! Böyle satın alınacak adam değiliz biz!.."

 

Şeyh Şamil mücadele etmiş; kitabsız, ilimsiz değil... On deve yükü kitabını, on sene oradan oraya taşımış. Allah güç kuvvet versin, bugün Çeçenistan'da, Dağıstan'da yaşayanlar Şeyh Şamil'in torunlarıdır. Onların çoğu sufidir. Çoğu diyorum bakın, yüzde elliden fazlası, belki yüzde sekseni... Onlardan 30 talebe geldi, bizim Haseki'ye... Biz iki ay kadar derse gittik onlara... Otuzun yarısı Kadirî, yarısı Nakşî idi. Oralardaki İslam ruhunu ve komünistlere karşı kendi varlıklarını, istiklâllerini muhafaza ettiren güç, bu tasavvuf gücüdür. Öyle uyuşukluk miskinlik hadisesi değil... Bu bir dinamizm, güç, moral hadisesidir. Yoksa, bu sadece kelime-i tevhidi söylemek, şu kadar şunu söylemek meselesi değildir.

 

Şuur ve zevkine ererek İslâm'ı halisâne şekilde yaşama mesleği olan tasavvuf; Kur'an-ı Kerîm gerçeklerini ve Hazret-i Peygamber'in örnek hayatını ferdî ve toplumsal hayatımıza aktarmayı hedeflemektedir. Tasavvufun dayandığı prensipler tamamen Kur'an ve sünnetten alınmadır. Kur'an ve sünnete aykırı olan bir sufîliğin, düşünülmesi bile mümkün değildir. Toplumda tasavvuf adına yapılan İslâm dışı hareketlerle, gerçek tasavvufun bir ilgisi olamaz.

 

Esasen tasavuf büyükleri, kitap ve sünnetle bağdaşmayan sözde tasavvuftan şiddetle sakındırmışlar, zahire uygun olamayan batın iddialarını reddetmişlerdir. Bu konuda bazı büyüklerin sözlerini nakletmekte fayda vardır:

 

Sehl bin Abdullah der ki: "Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri bâtıldır. [1]

 

Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber'in izinden gidenler hariç, tarikatlar bütün halka kapalıdır."

 

Ebu Hamza el-Horasanî de aynı şeyi söylemektedir: "Hz. Peygamber SAS'in davranış, söz ve hallerine tâbî olmanın dışında Allah'a giden bir yol yoktur."[2]

 

Ebul Kasım el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: "Tasavvuf büyükleri, şeriatı yüce tutma esasında birleşmişlerdir. Riyâzat yoluna girmekle ma'rufdurlar. Din adabından herhangi birine muhalefet etmeksizin, sünnete tabi olmaktadırlar. Şu hususta da ittifak etmişlerdir ki, dinin emirlerini uygulamaktan, nefsin arzularına karşı savaşmaktan geri duranlar ve dinini vera' ve takvâ esasına bina etmeyenler, söyledikleri şeylerde Allah'a iftira etmişler ve fitneye düşmüşlerdir. Bunların bâtıllarına uyup aldananlar da helâk olmuşlardır." [3]

 

İmam Sühreverdi sufîlerin sünnete ittibaları konusunda şunları söylemektedir: "Sufiler diğer müslümanlar arasında Rasûlüllah'a tam mânâsıyla tabi olmakta en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Peygamberin sözlerine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri gibi, onun emirlerini harfiyyen yerine getirdiler ve yasakladığı yerde durdular. Nitekim Allah-u Teâlâ, 'Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan sakının!' buyurmuştur. [4]

 

Onlar da amellerinde, rızıklarında ibadetlerindeki içtihadlarında, teheccüdlerinde, namaz ve oruçtaki nafilelerde ve daha pek çok meselede Resulullah SAS'in izinden gitmişler; söz ve davranışları ile ona uymanın bereketleriyle rızıklanmışlar; haya, hilm, avf, müsamaha, şefkat ve merhamet, sohbet ve latife, ve tevazû gibi ahlâkî özellikleriyle ahlâklanmışlardır. Yine onun, haşyet, sekînet, ta'zim, rızâ, sabr, zühd ve tevekkül gibi çeşitli hallerinden pay alarak bereket kazanırlar. Bu suretle Efendimiz'e tam mânâsıyla uymanın bütün yönlerinden tümüyle istifade ettiler ve sünneti gerçek mânâsıyla yaşayıp ihyâ ettiler." [5]

 

Kitap ve sünnete uygun hayatı en canlı yaşayanlar, farzlar yanında vacip ve nafileler hususunda en fazla titizlik gösterenler sofilerdir. Şekil ve merasimlere takılıp kalmayan tasavvuf, İslâm'ın gerçek ve canlı mânâda bir uygulamasıdır. Zaten tasavvuf ıstılahlarının pek çoğu Kur'an ve sünnetten alınmıştır. Tezkiye, zikir, tevekkül, zühd, kanaat, tefvîz-i umur, rabbânilik, fakr, ihsan, mücâhede, ilm-i ledün, îsâr gibi tabirler Kur'an ve sünnet tabirleridir. 28

 

NOTLAR:

[1] Suhreverdi, Avarif. Sh. 63. İst. Vefa Yaıncılık, tercüme, H. K. Yılmaz, İ. Gündüz.

[2] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, Abdul Kadir A. Ata, sh. 38, Mısır, 1969

[3] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, sh. 39

[4] Kur'anı Kerim, Haşr: 7

[5] Avarif, sh 57

 

 

 

13 Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz

 

 Tasavvuf, islami hayatın ve kültürümüzün bir parçasıdır. Ortaya çıkışından bu yana daima ilgi odağı olmuştur... 29

 

 Tasavvufun sosyal müessesesi olan tekkeler ve eğitim kurumu sayılan tarikatlar, bu yüzyılın başından beri islam ülkelerinin bir kısmında devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmeye çalışılmışsa da, halkın bu müesseselere ilgisi hiç azalmamıştır. Özellikle batı’da ve Amerika’da tasavvufun hem tarikat boyutundaki eğitim tarzı, hem de düşünce planındaki üslubu ilgi odağı olmaya devam ediyor... 30

 

 Tasavvuf; İslam’ın ruh hayatı ve İslam Peygamberi’nin şahsında temsil ettiği manevi otoritenin müesseseleşmiş ve günümüze kadar yaygınlaşarak gelmiş şeklidir... 31

 

 Tasavvuf; İslami ilimlerin zirve noktası, zübdesi ve özü olarak ifade edilmiştir. Tasavvufun “hal” olarak adlandırılan “manevi tecrübe” yönü, bu işin zevk ve haz tarafıdır. 32

 

 Tasavvufun Temeli Kur’an ve sünnettir. Çünkü Kur’an ilahi emirlerin yazılı bir metni, Peygamber (s.a.) de onun uygulayıcı bir modelidir. Bu yüzden sufiler, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygulaması demek olan sünnetine büyük önem vermişlerdir. 33

 

 Ahlak: “Güzel huy ve davranışların insanda herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan “meleke” halinde yerleşmesi” diye tanımlanmaktadır. Tasavvuf ilminin gayesi ise “ahlak-ı mahmudeyi celb, ahlak-ı mezmumeyi def dir”; yani kötü sıfatlardan arınmak ve iyi huylara bezenmektir. 34

 

 Tasavvuf, insanın Allah ile, insanlarla ve dünya ile ilişkilerinde taşıdığı veya taşıması gereken manevi duygulardır. Tasavvufun adı ve kurumsallaşması, her ne kadar bir takım tartışmalara konu edilse bile, muhtevası hususunda herhangi bir şüphe ve endişe yoktur. 35

 

 İnsanın Allah ile ilişkileri bahsinde Kur’an’ın tarif ettiği takva tasavvufun sebebi vücududur dense sezadır. 36

 

 Tasavvuf, genellikle siyasi, ilmi ve manevi olmak üzere Hz. Peygamberin şahsinda toplanan, üç otoriteden manevi olanının devamı olarak görülür. Yani tasavvuf erbabı, bir bakıma Hz. Peygamberin tebliğ ve irşad görevini devam ettirmek ve halkı Hakka çağırmakla yükümlüdürler. 37

 

 Tasavvufi terbiyenin amacı açıktır: İnsanları kabiliyet ve yeteneklerine göre ya Allah dostu; evliya yapmak, yada eşkıya olmaktan korumaktır. 38

 

 

 

14 Prof. Dr. Süleyman Uludağ

 

 Tasavvuf iki bölümden ibarettir: Amel, ilim.

 

 İbadet, taat, takva, vera, zühd ve ahlak adı verilen “amel” tasavvufun başlangıç ve hareket noktasıdır. Marifet, irfan, ilham, keşf, hikmet, sır ve hakikat adı verilen “ilim” tasavvufun gayesidir. Zühd ve riyazet esasına göre hareket eden sufinin kalp tasfiyesi neticesinde ruhuna, “marifet” adı verilen bilgiler doğduğuna göre amel sebep, bilgi onun neticesidir. Zühd vasıta, ilim gayedir. Bu bilgiler ne akıl nede nakille öğrenilir. Sadece keşf ile elde edilir. Onun için marifet ve hakikat adı verilen mistik bilgiler, sufilere mahsustur. Zahir uleması bunu bilmez. Tahakkuk ve taahhüd adı da verilen tasavvufun bu yönü çok ehemmiyetlidir. İslam’da sadece marifete dayanan amelsiz ve ibadetsiz bir tasavvuf mümkün değidir. Fakat marifet derecesine ulaşmayan bir zühd hareketi de tasavvuf değildir. 39

 

 

 

15 Prof. Dr. Osman Türer

 

 Asırlar boyu İslam dünyasında mevcudiyetini koruyan ve insanları pek çok yönden etkileyen en önemli akımlardan biriside Tasavvuftur. 40

 

 İslam ilimleri içerisinde tasavvuf ilminin müstesna bir yeri vardır. Kaynağını bu ilimden alan ve tasavvuf düşüncesinin toplum içerisinde müesseseleşmiş sosyal, dini ve kültürel kurumlarını oluşturan tarikatlar da İslam kültür ve düşünce tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. 41

 

 Son olarak şunu da belirtelim ki, yapısı gereği hassas ve aynı zamanda istismara müsait olan tasavvuf içerisinde, ilk devirlerden bu tarafa zaman zaman sapmalar olmuş, tasavvufi görünüm altında bir takım batıl zümreler ortaya çıkmıştır. İlk devirlerdeki Batınılik ve İbahilik hareketleriyle, sonraki dönemlerde görülen Hurufilik, Kalenderilik ve Bektaşilik hareketlerini bunlara örnek olarak verebiliriz. Ancak, bunlar Tasavvufun güçlü temsilcilerinin gayretleri sayesinde bertaraf edilerek tasavvufun asli mecrasından saptırılmasına fırsat verilmemiştir. İlk devirlerden bu tarafa sünnilik vasfını önemli ölçüde korumuş olan tasavvuf ve tarikatlar, sünni islamın batıni ve sırri yönüne daha çok önem veren tavrıyla, batıni ve şii hareketlerin sünni çevrelere nüfuz etmesine engel olmak gibi çok önemli bir fonksiyonu da icra etmiştir. 42

 

 

 

16 Prof. Dr. Mustafa Kara

 

 İslam dünyasında ortaya çıkan mistik deruni hayata, ruhani fikir ve hareketlere tasavvuf adı verilmektedir. 43

 

 Tasavvuf bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır, gayesi ise onun kalbi yönünü eğiterek, olgunlaştırarak kemal derecesine ulaştırmaktır denilebilir. Bu noktaya ulaşan kimseye insan-ı kamil, mürşid-i kamil denir. 44

 Bilindiği gibi islami ilimler ilk yıllarda bir bütündü; fıkıh, tefsir, kelam, tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu açıdan meseleye bakınca “tasavvuf Hz. Peygamber devrinde yoktu, batıldır, bid’attır” şeklinde ileri sürülen tez kendiliğinden çürümektedir. Çünkü bugünkü şekliyle bir tefsir, bir kelam, bir hadis de asr-ı saadette yoktu, kelam ve fıkıh mezhepleri mevcut değildi.

 

 Daha sonraki asırlarda islam mütefekkirleri çeşitli sebeplerle Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında düşüncelerini ortaya koymuş ve tartışmışlardır. Bu tartışmalardan hukukla ilgili ılanlar fıkhın, Kur’an ayetleriyle ilgili olanlar tefsirin, ruhi eğitim, insan-eşya münasebetleri ile ilgili olanlar da zühd ve tasavvufun temelini teşkil etmiştir. Bu çalışmalar, ortaya çıkan mezhep ve meşreplerin parelelinde tekamül göstermiştir. 45

 

 Gazali ise İlcamu’l-avam adlı eserinde tasavvufi ilmin zararlı olduğu şeklindeki iddiayı şöyle çürütmektedir: “Et bebekler için zararlı, büyükler için faydalıdır. Dalgıç denize girer inci çıkarır, yüzme bilmeyen birinin bunu yapması ise felakettir. Tıpkı bunun gibi arifler için çok faydalı olan ilahi sırlar ve yüksek marifetler halk için zararlıdır.” 46

 

 Genelde sufiler, başta fıkıh ve fıkıh usulü olmak üzere dini-şeri ilimlerin öğrenilmesini şart olarak görmüşlerdir. Onların tenkit ettiği, satırlarda yazılı olan bu ilimlere takılıp kalmak, ideal olarak bu ilimleri kabul etmek, daha ilerisine geçememektir. 47

 

 İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvufi düşüncenin esasları da Kur’an-ı Kerimden alınmıştır. Bu düşünce , tarihi seyri içinde takip edildiği zaman diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle münasebet kurduğunu görmek mümkündür. Fakat bir derviş için hepsinden önemlisi Kur’an-ı Kerimdir, onun tesbit ve tavsiyeleridir.

 

 Sufi zikir ve vird olarak Kur’an-ı Kerim-i okur, okurken tefekkür eder, ayetlerin mana ve sırları üzerinde düşünür ve yeni yorumlar getirir. BU tefekkürle kendi manevi hayatını da geliştirir ve kemale doğru ilerler. Kemale doğru ilerledikçe gönül dünyası da derinlik kazanır ve tatmin bulur. 48

17 Prof. Dr. İrfan Gündüz

 

 İştikakı münakaşalı bir kelime olan tasavvuf; gerçekte kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den alan, prensip ve ıstılahlarını bu iki ana mesnede istinad ettirerek vücud bulan bir ilim dalıdır. 49

 

 Tasavvuf; gönlü ve kalbi Hakk’ın dışındaki bütün ilgi ve alakalardan temizlemek, kişinin gönül nıktasından başlayarak iç-dış bütün hayatını kuşatan bir çerçevede devam etmek üzere, diri bir Allah şuuru ve keskin bir ilahi zevk duygusuna bürünüp Hakk’tan bir an bile gafletin bulunmadığı islami bir hassasiyete sahip olmak demektir. 50

 

 İşte tasavvuf, bizi gaflete düşüren ve masiva denilen bu tür ilgi ve alakalardan kopararak “Ne ticaret ne de alış-verişin Allah’tan alıkoyamadığı insanlar” seviyesine yükseltmek, ruhu, nefsin, heva ve hevesin getirdiği gafletten tasfiye ederek, kurtarmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin isminin Mustafa olması, diğer peygamberler için de “ıstafa, yestafi, estafi” gibi tasavvuf kökünden türetilen kelimelerin sıfat olarak kullanılması, tasavvufun menşei bakımından düşünülmeli ve onun ne kadar yerli ve İslami olduğu anlaşılmalıdır. 51

 

 Demek oluyorki tasavvuf, ahlaki ve ruhi bir tasfiye yolu, tarikatlarsa bir tasfiye ocağıdır.52

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

18 Ma’ruf el Kerhi öl. 200/815

 

 Tasavvuf, hakikatleri almak, insanların ellerinde bulunan şeylere gönül bağlamamaktır. 53 54 55

 

 Hakikatleri almak, halkın elinde bulunanlardan ümidi kesmektir. 56

 

 Tasavvuf, eşyanın hakikatına bakıp, halkın bildiğini terketmektir. 57

 

 

 

19 Ebu Süleyman Darani öl. 215/830

 

 Nice defalar sufiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de Kitap ve Sünnet’ten iki adil şahit bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe, bunları günlerce kabul etmem. 58

 

 Tasavvuf, sufinin üzerinde Allah Teala’dan başka, kimsenin bilmediği bir takım fiillerin cari olması, ve Allah’dan başka kimsenin bilmediği şekilde Allah’la olmasıdır. 59

 

 

 

20 Ahmed b. Ebu’l Havari öl. 230/844

 

 Dünyaya arzu ve sevgi gözüyle bakanın kalbinden Allah zühd ve yakin nurunu söküp atar. Resulullah’ın sünnetine tabi olmaksızın amel edenin ameli batıldır. Ağlamanın faziletlisi, şeriata uygun olmayanamellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır. Allah bir kulunu gaflet ve kasvetten daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir. 60

 

 

 

21 Hatemül Asamm öl. 237/851

 

 Bizim bu tasavvuf mezhebimize giren, ölümün şu dört nevini kendine mal etsin: Beyaz ölüm, bu açlıktır; Kara ölüm, bu halkın eza ve cefasına tahammüldür; Kızıl ölüm, bu heva ve hevese karşı koyarkenher nevi şaibeden uzak halis ameldir; Yeşil ölüm, bu yama üzerine yama atılmış hırka giymektir. 61

 

 

 

22 Haris Muhasibi öl. 243/857

 

 Bir kimse batınını murakabe ve ihalsla sağlamlaştırırsa Allah onun zahirini mücahede ve sünnete tabi olma hali ile süsler. 62

 

 

 

 

 

 

23 Seri es-Sakati öl.251/865

 

 Tasavvuf güzel ahlaktır. Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: a)Ma’rifetin nuru vera’ın nurunu söndürmez. b) Kitap ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i batından bir söz ile konuşmaz. c) Kerametleri, kendisini Allah’ın mahrem olan sırlarını belirtmeye teşvik etmez. 63

 

 Tasavvuf üç mananın adıdır: Sufinin marifet nuru vera nurunu söndürmez. İrfanı arttıkça ameli fazlalaşır. Kitap ve sünnetin zahirine aykırı düşecek batıni bir ilimden dem vurmaz. Kerametlere sahip oluşu Allah’ın mahremiyet sırlarını ifşa etmesine yol açmaz. 64

 

 

 

24 Bayezid-i Bistami öl. 234/848 – 261/874

 

İşittin mi aceb şol Bayezidi

O aynu’l-arifin olan feridi

 

Yanında öğdüler bir şahsı hayli

Onu görmeğe etti kalbi meyli

 

Varub onu ıraktan baktı gördü

ki Ol er kıbleden yana tükürdi

 

Edeb terk edip çün ol böyle etti

Görüp şeyh onu koyüb döndü gitti

 

Dilersen seni kabul ede Rab

Mueddeb ol, mueddeb ol, mueddeb.

 Aziz Mahmud Hüdai

 

 Nefsi kulluk alanına almak, kalbi Rabba bağlamak, güzel olan her huyu uygulamak, tümüyle Allah’a nazar etmektir.

 

 Tasavvuf (hizmet ve gayret) kemeri kuşanmak ve bedeni disiplin altına almaktır.

 

 Tasavvuf, şaşaalı bir nur olup gözlere çarptığı zaman görülür.

 

 Sufiler, Hakk’ın kucağındaki bebeklerdir. Bakımı ona aittir.

 

 Sufi bir elinde Kur’an, bir elinde sünnet, bir gözü cennette, öbür gözü cehennemde olduğu halde sadece Hakk’ı isteyen kimsedir. 65

 

 

 

25 Sehl b. Abdillah Et-Tüsteri öl. 281/894

 

 Tasavvufun aslı kitap ve sünnete yapışmak, heva heves ve bid’atları terktir. 66

 

 

26 Ebu Hafs el-Haddad öl. 270/883

 

 Tasavvuf tamamen edepten ibarettir. 67

 

 Edepten ibarettir.(Her makamın bir edebi vardır.) 68

 

 

 

27 Amr b. Osman Mekki öl. 291/903

 

 Kulun, her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle meşgul olmasıdır. 69

 

 

 

28 Ebu’l Hüseyin en-Nuri öl. 295/907

 

 Tasavvuf nefsin bütün isteklerini ve zevklerini terketmektir. 70

 

 Makamı yaymak ve kıyama hazır olmaktır. Nefsin nasibini terketmek Hakk’ın nasibini aramaktır. Hürriyettir, fütüvvettir, cömertliktir. Unvan ve bilgi işi değil, ahlaktan ibarettir. 71

 

 Tasavvuf nefsin tüm haz ve arzularını terk etmektir. Zamanımızda en aziz olan iki şey var. İlmi ile amel eden alim, hakikatı anlatan arif. 72

 

 Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla mütehalli olmaktır. 73

 

 Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hakk’dan nasibini istemektir. 74

 

 

 

29 Semnun Muhib öl. 297/909

 

 Hiçbir şeye sahip olmaman, hiçbir şeyin de sana sahip olmamasıdır. Cömertlik, fakr ve hürriyetdir. Nefse kul şeytana zebun olmamaktır. 75

 

 Tasavvuf, hiçbir şeye malik olmamak ve bir malında esiri bulunmamaktır. 76

 

 

 

30 Cüneyd-i Bağdadi öl. 297/909-298/910

 

 Tasavvuf, Hakk’ın seni senden öldürmesi ve seni kendisi ile diriltmesidir. 77

 

 Sulhü olmayan bir savaştır. Dağınık olmayan zihinle Allah’ı zikretmek sema ile vecd-e gelmek, sünnete uygun bir şekilde amel etmek, maddi şeylerden ilgiyi keserek Allah ile beraber olmaktır. Vakitleri muhafaza etmektir.Hakk’ın seni senden öldürmesi kendisi ile diriltmesidir.Halka uyma kirinden arınmak, süfli huylardan ayrılmak, beşeri ve adi vasıfları söndürmek, nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmektir. Her kese nasihatte bulunmak, Allah’a elest bezminde verilen söz üzerinde samimiyetle durmak, Rasulullah’a ve şeriatine uymak. Kulun içinde oturduğu bir sıfattır. 78

 

 Biz şu tasavvufu dedikodu ile tahsil etmedik, aç kalmak, dünyayı terk etmek, hoşa giden ve alışılan şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle tahsil ettik. 79

 

 Kur’an ezberlemeyen ve hadis yazmayan kimselere tasavvuf yolunda tabi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz Kitap ve Sünnet’le mukayyettir. 80

 

 Masiva ile alakayı terkederek Allah ile olmaktır. 81 82

 

 

 

31 Mümşad Dineveri öl. 299/911

 

 Masivadan uzak kalmak, bilinmeyeni tercih etmek, hayırlı olmayan şeylerden sakınmak. 83

 

 

 

32 Ruveym öl. 303/915

 

 Tasavvuf, nefsi Allah’ın muradına terketmektir. Tasavvuf üç haslet üzerine kurulmuştur: Fakr ve iftikara yapışmak, Allah yolunda bolca verip, başkasını kendine tercih etmek, taarruz ihtiyarı terketmemek. 84

 

 Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur: fakr; Allah’a muhtaç olma esasına yapışmak, bezl, isar ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terketmektir. Canını bağışlamaktır. Bunu yamadınsa sufilerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma. 85

 

 Tasavvuf, üç haslet üzerine kurulmuştur: Birincisi fakr duygusuna bağlı olmak, ikincisi bezl ve isarı gerçekleştirmek, üçüncüsü başkalarının işlerine ve hallerine karışmamak, iradeyi terk etmektir. 86

 

 

 

33 Nasrabazi öl. 307/977

 

 Kitap ve sünnete dört elle sarılmak, heva – heves ve bidatlere tabi olmamak, şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek, halkın özürlerini kabul etmek, vird ve zikre devam etmek, ruhsat ve te’villere göre hareket etmeyi terk etmektir. 87

 

 

 

34 Ceriri öl. 311/923

 

 Güzel ve iyi olan bütün huylara sahip olmak, çirkin ve adi huyların hepsinden sıyrılmaktır. Halleri murakabe etmek, edebe sıkı şekilde sarılmaktır. 88

35 Ebu Amr Dımışki öl. 320/931

 

 Alemi noksan görmektir. Hatta aleme karşı gözleri kapatıp noksan olmayan varlığı müşahade etmektir. 89

 

 Tasavvuf, alemi başdan başa noksan görmek, ve her noksandan münezzeh olanın müşahadesi için gözlerini bütün noksanlarından yummandır. 90

 

 

 

36 Ebu Ali Ruzbari öl. 322/933

 

 Baştan sona ciddiyetten ibarettir. Ona şaka nevinden hiçbir şey karıştırmayınız. Kovsa dahi sevgilinin kapısı önünde diz çökmek ve oradan ayrılmamaktır. 91

 

 Bizim bu mezhebimiz baştan sona ciddiyettir.ona şaka namına bir şey karıştırmayınız.92

 

 

 

37 Müzeyyin öl. 328/939

 

 Hakk’a boyun eğmektir. Şeriatin ahkamı önünde eğilmek ve ona riayettir. 93

 

 Tasavvuf, Hakk’a inkıyattır. 94

 

 

 

38 Ebu Bekir Şibli öl.334/945

 

 Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir. Tasavvuf kalbi masivadan muhafaza etmektir. 95

 

 Hakk’tan başka her şeyden müstağni olmaktır. 96

 

 

 

39 Ebu Amr İsmail b. Nuceyd öl. 366/976

 

 Tasavvuf, emir ve nehiy altında sabretmektir. 97

 

 Emir ve yasaklar altında sabretmektir. 98 99

 

 

 

40 İbn Hafif Şirazi öl. 372/982

 

 Kalbin insaniyetle muvafık olmasından temizlenmesi, tabiatının adetlerinden ayrılması, insani sıfatların söndürülmesi, nefsin davetlerinden kaçılması, ruhani sıfatları elde etmesi, hakikattan bahseden ilimlere tealluk etmesi, Peygambere ve şeriat bütününe tabi olmasıdır. Şeriate göre kalbleri pisliklerden temizlemek iyi vasıfları benimsemek, peygamberi her şeyde takip etmektir. Mukadderatın maceraları altında sabretmek, Cebbar melikin elinden tutmak, çöl ve dağları geçmektir. 100

 

 Tasavvuf, kadere sabır, Hakk’ın atâsına rıza ve hakikatları aramak için dere tepe dolaşmaktır. 101

 

 

 

41 Muhammed Mukri öl. 378/988

 

 Hallerin, Hakk ile aynı istikamette olmasıdır. 102

 

 

 

42 Ebul Hasan Harkani öl.425/1034

 

 Hırka ve seccade ile sufi olunmaz, merasim ve adetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sufi Mahv ve fena ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp safiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olunması gerekirdi. Çünkü onlar çul giyer, arpa yerler. 103

 

 

 

43 Ebu Said b. Ebi’l Hayr öl. 440/1048

 

 Tasavvuf, kafanda ne varsa bırakman, elinde olanı vermen ve başına gelenden sızlanmamandır. 104

 

 

 

44 Abdulkerim Kuşeyri öl. 465/1072

 

 Dostlar! Allah sizden razı olsun, biliniz ki Hakk Teala şu sufiler zümresini dostlarının seçkini, Nebi ve Resuller müstesna bütün kullarının en faziletlesi kıldı. Bunların kaplerini ilahi sır cevherleri için kaynak kıldı. Ümmet için ilahi nurların doğduğu mahal olma hususiyetini onlara bahşetti. Sıkışık durumlarda kalanhalkın sığındıkları merci bunlardır. Bütün bunlar hallerinde (nefsleri ile değil) Hakk ile beraber Hakk’ın iradesi ile bulunurlar. 105

 

 Sufi dostlarım, Allah sizleri lütfuna nail eylesin. Bu risale’yi işte bu sebeple sizler için yazmış bulunmaktayım. Bazı tasavvuf şeyhlerinin adap, ahlak, muamele ve kalplerinde besledikleri inanç gibi hususları bu Risalede bahis konusu ettim. Sufilerin işaret ettikleri vecd hallerini seyr ve suluk esnasında baştan sona kadar yükseliş keyfiyetini de bu eserde anlattım. Gaye, bu tarikata girmek isteyenlere kuvvet vermek, ilk sufilerin durumlarını izah etmek suretiyle tasavvuf yolunu tashih ettiğim hususunda lehimde şehadette bulunmanızı temin etmek, sahtekar sofuların halleriyle ilgili şikayetlerimi yazarak teselli bulmak ve kerem sahibi olan Allah’ın lutfuna ve ihsanına nail olmaktır. 106

 

 

45 İmam Gazali öl. 505/1111

 

 Tasavvuf kalbi yalnız Allah’a bağlayıp, masivadan ilgiyi kesmektir. 107

 

 Kalbi hakk’a bağlayıp masiva ile ilgiyi kesmektir. 108

 

 Yukarıda anlattığım ilim dallarını inceledikten sonra bütün gayretimle sufiye yoluna yöneldim. Anladımki onların yolu ancak ilim ve amel ile tamamlanır.

 

 Tasavvuf ilminin özü, nefsin ağır gelen zorluklarına katlanmak, onun kötü huy ve çirkin sıfatlardan arınarak, Allah’tan başka herşeyi kalpten boşaltarak kalbi Allah’ın zikriyle süsleyip güzelleştirmektir.

 

 Benim için bu yolun ilim tarafı amel tarafına göre daha kolay geldiğinden tasavvuf ilimlerini öğrenmeye başladım....

 

 O Zaman açıkça öğrendim ki, sufilerin en önemli özelliği öğrenme yoluyla ulaşılamayan, ancak tadarak, yaşayarak ve kötü sıfatları iyi sıfatlarla değiştirerek varılabilen özellikleridir. 109

 

 İnsanların faydalanması için söyleyeceğim şudur ki; Yakinen anladım ki; sufiler gerçekten Allah Tealanın yoluna suluk edenlerdir. Onların davranışları, davranışların en güzeli, gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlakları ahlakların en güzeli ve faziletlisidir. Dünyadaki bütün akıllı kimselerin akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın sırrına vakıf olan alimlerin ilimleri, onların tutum ve ahlakını daha iyisiyle değiştirmek üzere bir araya getirseler buna çare ve yol bulamazlar. Onların içi ve dış yaşayışlarındaki bütün hareket ve hareketsizlikleri peygamberler kandilinin nurundan alınmadır. Bilindiği gibi, yer yüzünde peygamberlik nurundan başka kendisiyle aydınlanacak başka bir nur yoktur. 110

 

 

 

46 Necmüddin Kübra öl. 618/1221

 

 Şeriat gemiye, tarikat denize, hakikat ta denizdeki inciye benzer. Kim inci toplamak isterse önce gemiye biner, sonra denize açılır, daha sonra da gayesi olan inciyi bulur ve toplar. Bu tertip üzere aramaya çıkmayan kimse, aradığı inciyi bulamaz. 111

 

 

 

47 Şihabüddin Es Sühreverdi öl.632/1234

 

 Sufi taifesinin doğruluğuna inanışım ve onlara sevgimsebebiyle onların şerefle halini, Allah’ın minnet ve ihsanını gerçekleştirmeye sebep olan kitap ve sünnete bağlı yollarını bilişim, beni bu taifeyi müdafaaya; tasavvufun adab ve hakikatlerini bölümler halinde anlatan bir eser yazmaya sevketti.

 

 Benim gönlüme doğan düşünce, bu yola intisab ederek sufilerin gerçek hallerine işaret etmektir. 112

 

 İlmi Tasavvuf, saf gönüllere, ihlaslı kalblere inen rabbani bir Hakk vergisidir. İşaretle onun künhüne varılamaz, ibarelerle kalbe sığdırılamaz. Bu İlimde ruhlar, ülfet ve manevi yakınlaşma yoluyla birbirlerine yol göstererek, tasavvufi hakikatleri lütuf denizinden içerler. Fakat çokları onların ilmindeki inceliği anlayamaz. 113

 

 

 

48 Müeyyedüddün el-Cendi öl. 691/1291

 

 İkinci yol, dervişlik yoludur. Rızkını ve geçimini, Allah’ın vergisi, ihsanı olarak düşünür. Endişe çekmez ve sebeplerine yapışmaz....

 

 Dervişlik yaparken de gayesi, Allah için halisane zikir yapmak, ibadetlerini tam yerine getirmek, uzuvlarını günahlardan korumak, kalbini kontrol altında tutup haram ve mekruhlara, mahzurlu şeylere yönelmesini önlemek ve kendini tam anlamıyla ve her şeyiyle Allah’ü Tealaya havale etmek olmalıdır. 114

 

 

 

49 Hace Bahauddin Nakşibend öl. 791/1389

 

 Tasavvuf büyüklerinden işittiğime göre onlar şöyle demişlerdir: Allah dostlarından birini, kendine mürşit kabul eden bir mürit, bu yolda kendi nefsini firavun’un nefsinden yüz kere daha aşağı görmezse, o kimse tasavvuf ehli olamaz, velilerdende yarar göremez. 115

 

 Ben altmış yıldır bu yola inanmaktayım. Elbette; namaz, oruç ve mücahede Allah Tealaya ulaştıran bir yoldur. Ancak, bizce kişinin varlığını nefyederek, nefis cihadında bulunması da kişiyi rabbine ulaştıran en önemli yollardan birisidir. Fakat bu durum, ancak kişinin arzu ve heveslerini terkederek amellerini eksik ve kusurlu görmesiyle mümkündür. Allah’tan başkasına ilgi gösterip gönülden bağlanmak, tasavvuf yoluna giren her müride çok büyük bir perde olur. 116

 

 

 

50 İbn Haldun öl. 808/1406

 

 Tasavvuf, ibadetle ısrarla devam etmek, Allah’a yönelmek, dünyanın süs ve aldatıcılığından yüz çevirmek, kalabalığın itibar ettiği zevk, mal ve şöhrete arka çevirmek ve ibadet edebilmek için halktan ayrılıp halvete çekilmektir. 117

 

 

 

51 Seyyid Şerif Cürcani 816/1413

 

 Şeriatin zahir ve batınını, ahkam ve adabını bilip yaşamaktır. 118

 

 

 

 

 

52 Hace Muhammed Parsa öl. 822/1419

 

 Allah cümlemizi rızasına erdirsin. Allah Teala sufiyye taifesini evliyanın en temizlerinden kılmış, enbiyasından sonra bütün insanlara üstün tutmuş, kalblerini ilahi sırlarının madenleri kılmış, ümmet arasında yükselttiği nurlarıyla onları haslar tabakasına ilhak etmiştir....119

 

 Onlar her an Hak ile ve Hak üzredirler.... 120

 

 Her nefeslerinde Allah ile beraber olmağa dikkat eden ve kalblerini gaflet yolarından muhafaza edenler de “ehl-i tasavvuf” veya “sufiyye” ismiyle anıldılar. 121

 

 İşte bu yol sünnet-i seniyyeye ittiba esası üzerine bina edilirse Allah dostlarını selamete erdirir. 122

 

 

 

53 Eşrefoğlu Rumi öl. 874/1469

 

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk

Döküp varlığı gitmektir adı aşk

 

Bela yağmur gibi gökten yağarsa

Başını ana tutmaktır adı aşk

 

Bu aşkı ol bilür kim aşık oldu

Nice tevhid u vahdettir adı aşk

 

 Şu halde sofilik demek, kötü huyları iyiye çevirmek ve güzel sıfatlar ve adab tahsil ederek fakirlik ve zühd ile bezenmek demektir. 123

 

 

 

54 Aziz Mahmud Hüdayi öl. 1038/1628

 

 Bu söz, tasavvuf yolunda kurtuluş arayanların evvela ilim öğrenip sonra sufilikyoluna girmeleri gerektiğini gösterir. 124

 

 Tasavvuf veya tarikat ilmi, nefsi kötü ahlaktan temizleme, kalbi bayağı düşünce ve isteklerden arıtma ilmidir. Bu ilim, tarikat alimi şeyhlerin fetvası ile farzdır. Nitekim farz olan amellerin ilmi de, şeriat fetvasınca farz-ı ayındır. 125

 

 Müridi vuslata erdiren vasıtalardan biri de sünnete riayet ve Rasulullah’ın edebiyle edeblenen şeyhlerin adabını korumaya dikkat ve ihtimam göstermektir. Çünkü “Tasavvuf edepten ibarettir.” 126

 

 

 

 

 

55 İsmail Hakkı Bursevi öl. 1137/1725

 

 Derviş fakir demektir. Fakir-i şer’i oldur ki nisaba malik olmaya. Ve fakir-i hakiki oldur ki ne kendi vücuduna ve ne hod vücuduna muzaf olan masivaya malik olmaya. Belki cümlesini fi sebilillah bezl edip mecmuundan fena bula. Gerekse zahirde nisaba malik olsun; Hz. Davud ve Süleyman ve Yûsuf ve Eyyub ve İskender ve ğayrileri gibi. Ve gerekse olmasın; Rasulüllah (s.a.v.) ve ona peyrev olanlar gibi. 127

 

 El-hasıl, derviş-i hakiki derya misalidir-ki bulanmaz. Ve padişah-ı alem olsa dahi yine derviş meşrebindedir. Zira ol hakikati dervişlik ve meskenet ve inkisarla bulmuştur. Pes nice ol ma’nadan rucu edip hilafıyla muttasıf olur. Onun için kaba ve aba suretinde olduğunun ona göre asla farkı yoktur. 128

 

 

 

56 İbrahim Hakkı Erzurumi öl. Ml. 1780

 

 Tasavvuf bir ilimdir ki, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarından ve ona nasıl erişilebileceğinden bahseder. Kulu, bu ilmi öğrenmeye sürükliyen, Allah sevgisidir. Kalbinden Allah’tan gayrısını temizleyen sofu bu ilmi öğrenir. Çünkü tasavvuf, kişinin Allah’tan başkasına karşı olan sevgiyi, kalbinden atması ve gönlünü yalnız cenab-ı Hak’kın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat üzere itikadını tashih edip (düzeltip) Hz. Peygamber (S.A.) efendimizin sözlerine, hareketlerine ve ahlakına uyup izinden gitmektir ki, kötü ahlakını değiştirip en güzel ahlakı denimsemek, daimi ve içten gelen bir duygu ile Allah’ın zikrine devam etmek ve bu yolla onun huzuruna varmaktır. 129

 

 

 

57 Ali b. Sehl İsfahani

 

 O’ndan başkasına boş vermektir. Hakk’ın gayrından uzak, masivadan ıraklıktır. 130

 

 

 

58 Şeyh Ebu Medyen

 

 Kim nefsi için bir hal veya makam talebinde bulunursa, o kimse tasavvuf anlayışından uzaklaşmıştır. 131

 

 

 

59 Hasan Kazzaz

 

 Üç şey üzerinde kurulmuştur: zaruret olmadıkça yememek, uykuya malup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak. 132

 

 

 

 

 

60 Muhammed b. Ali Kassab

 

 Şerefli bir zamanda, şerefli bir insanda şerefli bir toplulukta bulunurken zuhur eden şerefli huylardır. 133

 

 

 

61 Abdülbari en-Nedvi

 

 Tasavvuf, ruhu bedeni süfliliklerden temizleyerek süslemeyi ve batıni sıfatlarında cenab-ı Peygambere uymayı öğreten bir ilimdir. 134

 

 

 

62 Abdülaziz Ed Debbağ

 

 Tarikat terbiyesinden maksat, onun zatını tasfiye etmek, nefsin yorgunluklarından, azgınlıklarından onu temizlemektir. Bu tasfiye, onda bulunan zulmetleri gidermekle, batıl ile alakalarını kesmekle olur. Bu batılı ondan kesmek, bazen onun yaratılışında safilik olmasıyla olur. Cenab-ı Hakk’ın temiz yarattığı kimseler, Resulullah Efendimiz’in ashabı, tabiin ve tebe-i tabiin olarak üç karındır. Bu üç karından bütün insanlar hep Hakk’a bağlı, daima Hakk’tan bahsederler, uyandıkları vakitzikir ile uyanırlar, hareketleri Hak ile olur. Müstesnası pek nadirdir. Bu üç karın aslen saf oldukları için onlarda hayırda pek çok oldu. Vücutlarında, alınlarında Hakk’ın nuru parladı. Onlarda ilim zahir oldu. İctihad derecesine erişmekte onlarda oldu. Bu üç karinde böyle tarikat terbiyesine lüzum yoktu. O zaman şeyh hemen müridine sırrı telkin ederdi. Kulağına söylemekle hemen onun keşfi açılırdı. Çünkü kalbi temiz ve saf idi. İşte bu üç karından sonra artık zevatı zulmet boğmaya başladı. Niyetler bozuldu. Arzulara fesad geldi. O zaman basiret sahibi şeyh, müridine telkin yapar, ona tarif eder ve onun aklının şehvetlere, batıla bağlandığını görür. Bu haletteki müridine o zaman şeyh halvet emreder. Yahut da zikir emreder. Yemek yemeği azaltmasını emreder. Halvete sokmakla onu yaramaz arkadaşlarından ayırır. Zikir vermekle de batıl kelam konuşturmaz. Dilindeki boş konuşmaları, eğlenceleri defeder. Yemeği azaltmakla da kanındaki buhar azalır, o zaman şehveti de azalır. Bunlar azalınca akıl Allah’a Resulullah’a bağlanır. Böylece temizliğe, safiliğe nail olunca onun vücudu sırrı taşımağa takat getirir. İşte bütün şeyhlerin tarikat terbiyesiyle müridlerini yetiştirmekten gayeleri budur. 135

 

 

 

63 Abdülhakim Arvasi

 

 Tasavvuf, şeriatın batınıdır. 136

 

 

 

64 Ramazanoğlu Mahmud Sami

 

 Tasavvuf, menşe-i adab-ı erkanı şeriattir.

 

 Tasavvuf, Allah’a fart-ı muhabbet ve terk-i davadır.

 

 Tasavvuf, kimya-yı feyz-i iksir-i hakikattir.

 

 Tasavvuf, zikri daimi, huruc-ı masivaullah’dır.

 

 Tasavvuf, şems-i taban, bedr-i kamer, nur-i hikmet cezbe-i ismet, makam-ı hayret, kemal-i rü’yettir.

 

 Hulasa, Tasavvuf, terki terkdir, hasılı terk-i niyettir ve teslimiyettir. 137 138

 

 

 

65 Mevlana Halid-i Bağdadi

 

 Sufilerin yolunda, evvela iman, sonra ilim, sonra da zevk gelir. 139

 

 Sufiler her işi yerli yerinde yapmayı, bütün hal ve vakitlerinde dini ilimlerle kayıtlı olup, helal, haram ve benzeri dini hükümlere uymayı esas alırlar. 140

 

 

66 Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

 

 Ey Öğrenmeye istekli salik!

 

 Hakikat, tarikatın; tarikatta şeriatin neticesidir. Kul’da şeriat safileşince, yani takva üzere hareket edip ruhsatla ameli terkedince, azimet yoluna girer. İşte tarikat bu azimet yoludur. Tarikata ait usul ve kaideler gereği gibi yerine getirilince de hakikatın sırları meydana gelir. 141

 

 Şeriat, hakikatla kuvvetlenir. Hakikat ta sağlamlaştırılır. İşte bunun içindir ki, her şeriat hakikat, her hakikat ta şeriattir. 142

 

 Denilmiştir ki: Şeriat, Allah’u Tealanın emir ve yasaklarıdır. Hakikat de bu emir ve yasaklarını icabına göre icra etmektir. 143

 

 Evet, şeriat O’na ibadettir, hakikat ise O’nun varlığına şehadettir. 144

 

 Şeriat O’nun daveti, hakikat da O’nun yakınlığı, dostluğu ve sevgisidir. 145

 

 Kul için ilk önce arayıp bulması vacip olan şey şeriattir. Buradaki şeriatten maksad, gusül, abdest, oruç, namz vesair ibadetlerden Allah’ü Teala’nın ve resulunun emir ve yasaklarıdır. Tarikat bu emir ve yasaklar da takva üzere bulunma ve birtakım makam ve menzile ulaşarak Allah’ü Teala’ya yaklaşma halidir. Hakikat ise maksatlara kavuşma ve O’nun nurunu seyretme halidir. 146

 

 

 

67 Ömer Ziyaüddin Dağıstani

 

 Tarikatlarda başlangıcı, şer-i şerifin esaslarına sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir ve O’nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti üzerinde derin tefekkür, ortası; “insanlarla aşırı derecede ülfet ve ünsiyyet, onlarla fazlaca haşir-neşir olmak iflas alametidir.” Denildiği gibi, insanlarla, yada cezbedici diğer dünyevi şeylerle değil yalnız Allah’la meşgul olmak ve yalnız O’na yakın ve O’nunla ünsiyyet etmektir. Neticesi ise; her zaman Hakk’ın huzurunda bulunduğu inancına sahip olmak, kendisinde, çevresinde hulasa her şeyde Hakk’ı görebilmek, bir an bile Allah şu’urundan uzak kalmamaktır. Daha doğru bir ifade ile İslam’ı “ihsan” derecesinde ve heran Cenab-ı Hakk’ın murakabe ve denetimi altında yaşadığına inanarak ibadet etmek ve öylece yaşpamaktır.

 

 Tarikatların hepsinin gayesi, müridlerini yalnız Allah’a kulluk ve yalnız O’nun rızasını kazanma idealine ulaştırmaktır. Nitekim bun u zikir, fikir ve ibadetlerinde şöyle dile getiriyorlar “İlahi benim maksadım yalnız sen, elde etmek istediğim de yalnızca senin rızandır.” 147

 

 Şeriat; beden ve cesadle ilgili olup, namaz kılmaz, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve kelime-i şehadet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen farz, vacib, sünnet ve müstehablar ile yasaklanan haram ve günahları terketmek gibi vücud organlarına mahsus ibadet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin yakıcı ateşinden kurtulup, selamete ermek ve cennetin firdevs bahçelerine girmektir.

 

 Tarikat; bütün güzel ahlaklarla donanmak, her türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü adet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben Allah’ı zikretmek manasında: “Kalbi her türlü kötülükten temizleme, Allah’dan gayrı her şeyi kalbden çıkarma” şeklinde ifade edilir. Bunun neticesi kalbi kötülüklerden temizleme ve Allah’tan gafil bırakan duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine ermektir.

 

 Hakikat ise; Allah’ın dışındaki her şey ve her şekilden uzak kalıp, yalnız O’nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz ve kesintisiz her an huzur-ı ilahide bulunma şu’uruna varmaktır. “Gönlüm göz açıp-kapayıncaya kadar kısa bir zaman da olsa Allah’tan gafil olsa ve O’nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu yitirirse kendimi müslümanlardan saymazdım” sözünde ifadesini bulan, bir an bile Allah’ı unutmadan, her an O’nun murakabe ve denetimi altında bulunduğu inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir. Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsi irade ve isteklerini imha ederek, ilahi iradeye ram olmak gibi güzel hasletlerdir. 148

 

 

 

68 Abdülaziz b. Halis El-Bekkine

 

 Bu işin mihveri Allah’ın muhabbetidir.

 

 Talib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kişidir.

 

 

 

69 Mehmed Zahid Kotku

 

 Şimdi şu tekemmül dünyasında hergün gözleri kamaştıran yeni ve çok da faydalı dünyanın fani ilimleri revaçta, kıymette bunlar öğülüp medh olunurken hak bilgisi, din bilgisi, Allah bilgisi olduğu yerde kalsın olurmu? Elbette Allah Tealaya her kulun, hergün ve hatta her saat ilerleyip tekarrub-i İlahiyyeye nail olması için çalışması hepimizin üzerine en büyük bir borçtur. Çünkü ilmin, sahili olmayan bir deniz olduğunu söylemek bile zaittir. Binaenaleyh, ucu bucağı bulunmayan bu ilimden herkes her an nasibini almak için elden gelen gayreti sarf etmesi vacip değilmidir? İşte bu ilimden mahrum zavallılar fani dünyanın fani bilgileri ile uğraşmayı bir vazife sayarlarken ebedi hayata inanan ve İslam dinini seçen bahtiyar, mümtaz kimselerin dini bilgilerini artırmak ve gönlünü Allah’a verip yeni yeni bilgiler istemek bununla beraber Peygamberimizin, kiabımızın yolundan zerre kadar kaymamak şartı ile Hakk’a vuslat yollarını arayıp bulmağa çalışmaları üzerlerine borç değilmidir?

 

 Şimdi sen söyle: Tarikar denilen tasavvuf yolundan haberi olmayan zavallılar, bu dünyada gafletle ömürlerini zayi edip, ahırete hem eli boş ve hem de yüzü kara olarak gidecek kimselerden değilmidirler? Binaenaleyh, ilme çalış. Amma her ilim değil, bunu yanlış anlama, dünya ilimleri dünya için lazım, asıl seni Hakk’a yaklaştıracak olan ilme bak. Dünya bilgin ne kadar çok olursa olsun onun faidesi ancak dünyada, gözünü yumuncaya kadardır. Bir olmayacağını çok iyi anlarsın amma artık iş işten geçmiştir. Onun için bahusus gençliğinin kıymetini iyi bil de ömrünü boş yere harcama, son pişmanlığın faide vermeyeceği malumdur. 149

 

 

 

70 Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan

 

Soru: --Tasavvufa girmenin hükmü nedir, günümüzün müslümanlarına gerekli midir?

 

Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.

 

(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...

 

Ondan sonra, bir yolda giden insanların birisine bey'at etmesi, imam seçmesi lâzım gelir. Camide namaz kılan insanların, bir tanesini imam yapıp da arkasında ona uymaları gibi... O bakımdan şart...

 

Sonra:(El'ulemâü veresetül enbiyâ') "Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir." Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor.

 

Daha başka şeyler de sayılabilir. O bakımdan bu ilmi mutlaka herkes öğrenmeli, herkes bu yola girip, nefsini terbiye edip, güzel huylu olup, insan-ı kâmil olup, salih bir kimse olup, Allah'ın rızasının yolunca yürümeli!..

 

Soru:--Bazı kimseler, "Zamanımızda tasavvuf olur mu? Tasavvuf Yunus Emre zamanındaydı." diyorlar; bu konuyu açıklar mısınız?

 

Bu söz kâfirliğe kadar gider. Neden kâfirliğe gider?.. Çünkü tasavvufta nefis terbiyesi var; Kur'an-ı Kerim'den... Zikir var; Kur'an-ı Kerim'den... Ahlâkı güzelleştirmek var; Kur'an-ı Kerim'den... Yunus Emre'nin mutasavvıf olması dindarlığından... Yâni, o zaman dindarlık var da şimdi dindarlık yok mu?.. O zaman Allah'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.

 

Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...

 

Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. "Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor." diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.

 

Ben üniversite profesörüyüm, dinî edebiyat prefesörüyüm. İstesem üniversitede kalabilirdim, orda devam edebilirdim. Bu yol en önemli yol olduğu için, bu yola geldim. Bu yol işin aslı, özü olduğu için, dinin temeli, ruhu bu olduğu için bu yola geldim. Bu olmadan, tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır.

 

Bu iş zahirle bitmez, ille iç terbiyesi de olacak!.. İç terbiyesi de tasavvuf demek olduğuna göre, ilm-i tasavvuf olduğuna göre, bu farzdır. Bunun bu şekilde olduğunu bildiği halde inkâr eden, kâfir olur. Ama çok cahil, bilmeden, yanlış bir kanaatten dolayı tasavvuf yok sanıyorsa, o zaman cahilliğinden dolayı cezayı yer ama, belki kâfir olmaz. Ama bile bile, yok böyle bir şey derse kâfir olur.

 

Biz bunu kendimiz söylemeyelim de dedik, kim fıkıhta yüksek bilgi sahibi, kim müftü, kim âlim, onlara sordurttuk. Tasavvuf erbabı olarak tanınmış değil de, fakih olarak, fıkıh alimi olarak tanınmış kimselere sordurttuk. Seneler önce dergilerimizde dergilerimizde neşrettik. Bu sayıda da --İslâm Mecmuası'nda-- yine gitmişler, sormuşlar; ki, bu hususta bizim dışımızdaki insanların, fakihlerin bilgisi alınsın diye...

 

Suudî Arabistan'da Mısır'ın çok büyük bir alimi var... Onun talebesi olan kardeşlerimiz, "Hocalarımızın içinde en çok beğendiğimiz odur." diyorlar. Ebüs Sünne diye tanınıyor, herkes itibar ediyor. Profesör, Hanefî fıkhını çok iyi bilen bir kimse... Gittik ona sorduk, onun da röportajı var İslâm Mecmuası'nın bu sayısında... Tasavvufu hepsi kabul ediyor.

 

Tasavvuf yok diyen çok cahil bir adam, hattâ çok tehlikeli bir durumda, belki küfre düşmüş durumda...

 

Bizim göbeğimiz oraya buraya bağlı değil ki; Kur'an ne demişse, Allah neyi emretmişse onu söylüyoruz. Bak burda biz bir tasavvufî cemaatiz, bir tekke mensubuyuz, hadis kitabı okuyoruz. Hadis kitabını okurken de yeri geldikçe, "Bak, büyüklerimiz ne kadar doğru söylemişler, işin aslı buymuş, şuymuş..." diye hadis-i şeriflerinden, ayet-i kerimelerden

delilleri gösteriyoruz. Bir delil yeterken, bir parmak izi bir mahkûmu idama götürürken, biz binlerce delil getiriyoruz. Ama halâ tasavvuf yok da yok diye hop hop zıplıyor. Güneş balçıkla sıvanmaz ki...

 

Böyle insanlara belki cevap da vermemek lâzım! Çünkü muhatap alınacak kadar bile bir bilgi sahibi değil...

 

İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. İbn-i Teymiye'de Tasavvuf diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında... İşin aslını böylece bilmek lâzım!..

 

Soru:--Tarikate ve bir hak mezhebe uymamak günah mıdır?

 

Cahilliktir. Cahillik tehlikelidir, sonu vehâmetli bir şey olur. Bir hak mezhebe uymuyorsun, sen İmam-ı Azam mısın?..Neden uymuyorsun? Sen kendi başına ayetleri hadisleri anlayacak kadar, mezheb kuracak kadar çok allame bir insan mısın?.. Değilsin. O zaman bilene uysana be adam!..Uymamak cahilliktir, yanlıştır. Onlar bu meseleleri incelemişler, bu işin profesörlerinin profesörüdür onlar... Onlara uymak lâzım!..

 

Tarikate girmezse bir insan ne olur?.. Tarikate girmezse, nefsini terbiye etmez. Nefsini terbiye etmezse, sevaplı şeyleri kazanmazsa, günahlarda devam ederse, ahirette mahvolur. Ma'rifetullaha eremezse, gafil giderse zarara uğrar. Onun için herkesin bu hayırlı, faydalı şeyleri yapmağa çalışması lâzım!..

 

Soru:--İmam-ı Rabbânî (Rh. A) demiş ki: "Şeriatsiz tarikat, zındıklıktır." İzah eder misiniz?

 

Evet, öyledir. Şeriat; yâni Allah'ın emirleri, yasakları, fıkıh, hadis, tefsir... Yâni, Allah'ın ahkâmı... Bunlara uymadan, insan "Tarikat güdüyorum, yürütüyorum." derse; şeriata uygun olmayan, şeriat dışı olan bir şey zâten yanlış bir yoldur.Elbette zındıklıktır, sapıklıktır.

Şeriate uygun olacak!.. Zâten tarikat, şeriattan başka bir şey değildir. Şeriatin ince terazisidir, hassas terazisidir. İnce ölçen, kıymetli tarafıdır, dikkatli tarafıdır. Şeriat temeldir; şeriat olmadı mı, hiç bir şey olmaz!.. Hakikaten zındıklık olur, kâfirlik olur ve insan çok zararlara uğrar.

 

Soru:--Tarikat ihvanlığı ile İslâm kardeşliği arasında ne fark vardır; ikisi de kardeşlik değil mi?

 

Aslında bu ikisi aynı şey... Aynı şey ama, genel mânâsıyla, "Müslümanların kardeş olması lâzım!" dediğin zaman, insanlar bunu anlayamıyorlar. Bunun daha güzel, elle tutulur bir tarzda tatbikini yapan zümrenin bu kardeşliğine de tarikat kardeşliği deniliyor. Yoksa tarikat, şeriatın tatbiki demek... Onun için, arada bir fark yok... Bu tatbiki daha sıkı tuttuğundan, daha ciddi tutup da gerçekten yerine getirdiğinden, sanki o başka bir şeymiş gibi görünüyor. İşte İslâm kardeşliği o... Ama dışarda tam olmuyor. Ancak böyle, tam hadis-i şeriflere dayalı, bir mürşidin terbiyesiyle, yönetimiyle yürüdüğü zaman olduğu için, bu müessese böyle olmuş. Sanki, ayrı bir şey gibi sanılıyor. Hayır, ayrı değil aynı şey...

 

Soru:--Tarikatın birisinde zikir esnasında şiş burhanı yapılıyor. Acaba bunun sihirle bir alâkası var mı, yoksa keramet mi; bizi aydınlatır mısınız?

 

Tarikat erbabı olmayan, yâni zikirle, tasavvufla ilgisi olmayan bazı kimseler de yapıyorlar; mecmualarda resimlerini gördüm. Hattâ gayrimüslimler de yapabiliyorlar. Demek ki, doğrudan doğruya dinin aslından, özünden, esasından önemli bir şey değil... Bizim tarikatımızda da yok... O tarikata da bir şey demiyoruz ama, başkaları da yapabildiğine göre, dinin aslından, esasından olmadığı görülüyor.

 

Soru:--Tayy-ı mekânı anlatır mısınız?

 

Tayy-ı mekân, evliyâullahın kerametlerinin çeşitlerinden bir tanesidir. Kur'an-ı Kerim'den delili vardır. Kur'an-ı Kerim'de insanın tayy-ı mekânı değil, hattâ Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtı bile tayy-ı mekânla, Yemen'den Filistin'e geldiği net olarak ayet-i kerimede bildiriliyor. Onlar kara yoluyla yolculuk ederek kafileyle geliyorlar. Göz yumup açıncaya kadar taht tayy-ı mekânla geliyor bu tarafa... Hayal değil, göz boyama değil, illüzyon değil; taht işte böyle geliyor. Hem bunu Süleyman AS'ın sahabesinden birisi yapıyor. Yâni kendisi yapmıyor, peygamber mucizesi değil, evliyâ kerameti...Ondan sonra Sabâ melikesi geldiği zaman Süleyman AS diyor ki: (E hâkezâ arşük?) "Senin hani Sabâ ülkesinde oturduğun taht böyle miydi?.." Tahtını gösteriyor. Bakıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor, şaşırıyor: (Kàlet keennehû hû!) "Ne demek böyle miydi, sanki ta kendisi!.." Evet ta kendisi, ordan oraya geldi çünkü... Bu ayet-i kerime ile sabit olduğundan bu tayy-ı mekânı inkâr edenler bir şey bilmiyor.

 

Şimdi bizim doktor kardeşimiz (Muhterem Ercan), Şâdiye Hatun Kliniği'mizin açılışında güzel bir şey söyledi: "Amerika'da hakkında yüzlerce kitap ve uygulama var; ama, hipnozu bizim doktorlar kabul etmiyor. Yapıyorum, uygulamasına gösteriyorum, yine kabul etmiyor. Bunun sebebini araştırdım ben... Biz materyalist bir eğitim görmüşüz ilkokulda, ortaokulda, lisede... 'Yoktur böyle şey, yoktur böyle şey... Boş ver, inanma!..' yoluyla yetişmiş olduğumuzdan, bilimsel şeyleri bile kabul etmeyecek hale gelmişler. Adam doktor olmuş, profesör olmuş ama, halâ olan şeyi bile kabul etmiyor." Ben de yanımda duran Prof. Dr. Asaf Bey'e dedim ki: Bizim müslümanlar arasında da böyle inkâr yapılı insanlar var...Kafası, gönlü, bu eğitim dolayısıyla inkâr yapılı... Mü'min ama, müslüman ama, içine tuğlaları inkâr marka konulmuşolduğu için, duvarları böyle örülmüş olduğundan kabul etmiyor.

 

--Neyi kabul etmiyor?..

 

--Kerameti kabul etmiyor, tasavvufu kabul etmiyor, şunu kabul etmiyor, bunu kabul etmiyor... Etmiyorsun ama, yâ şunu bir incele bakalım ayet var mı, hadis var mı?..

 

--Canım bir insan hop kalkıp ordan, hop bu tarafa gelir mi?

 

--E geliyor işte... Cansız taht bile gelmiş. Tayy-ı mekân vardır, evliyâullahın kerameti haktır. Tayy-ı mekân da kerametin bir çeşididir.

 

Soru:--"İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî" cümlesinin anlamını açıklarmısınız?

 

--(İlâhî ente maksûdî) demek, "Yâ Rabbi, benim hedefim, muradım, maksûdum sensin!" demek... (ve rıdàke matlûbî) demek, "Yâ Rabbi, benim bütün taleb ettiğim, istediğim şey, senin rızana ermek; sen benden razı ol diye, onu istiyorum!" demek... Yâni, birincisi ma'rifetullaha işaret ediyor, "Ben ma'rifetullaha sahib olmak istiyorum, Allah'ın arif kulu olmak istiyorum!" demek; ikincisi de, "Allah'ın rızasına, rızâ-i ilâhiye ermek istiyorum!" demek...

Soru:--Akşemseddin Rahmetullahi Aleyh, "Mürşidler devamlı olarak Rasûlüllah'ın huzurundadır, ona danışmadan bir şey yapmazlar." buyurmuş. Ne dersiniz?

 

--Tabii, kendi makamına uygun olarak söz söylemiş. Herkes öyle olmaz ama, olanlar vardır. Hattâ birisi bir şey sorduğu zaman, "Dur, Rasûlüllah'a danışayım de öyle cevap vereyim!" deyip de gözünü kapayıp, cevap verenler bile var... 150

 

 

A.TASAVVUF KUR'AN VE SÜNNETE DAYANIR

 

Tasavvuf çok sevimli bir konudur. Çok saygıdeğer bir konudur, çok önemli bir konudur. Hem tarihi yönden önemlidir; hem insan olmak dolayısıyla, gönlümüz olduğu için, iç alemimiz olduğu için önemlidir. Dünya var oldukça, insanoğluyla beraber tasavvuf var olmuştur; mistisizm diyoruz buna...

 

Tabii, İslâm'ın tasavvufu da İslâm'cadır, başka tasavvuflara benzemez. Hint tasavvufuna, Yunan tasavvufuna, Yahudi tasavvufuna, İran tasavvufuna, İslâm'dan önceki kültürlerin tasavvufuna benzemez. Çok büyük farklar var...

 

Çünkü, İslâm tasavvufunun kaynağını Kur'an-ı Kerim ve Peygamber SAS Efendimiz'in hayatı, sîreti, sünneti teşkil etmiştir. O damgayı vurmuştur. Nasıl başka dinlerde İslâm'ın hakikatleri yoksa, kaybolmuşsa; İslâm kaybolan hakîkatleri dile getiriyorsa, tevhid akîdesinin bayrağını dikmişse fikir kalesinin burcuna; İslâm tasavvufu da tabii, öteki mistisizm cereyanlarından, mistik felsefelerden çok farklıdır. Kökü, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'dir.

 

Tabii, --boya yapan, resim yapan kardeşlerimiz bilirler-- beyazı hangi rengin yanına getirirseniz, karıştırırsanız, o rengin açığı olur. Kırmızıyla karıştırırsanız, pembe olur. Beyazı çok olursa, çok açık pembe olur. Kırmızısı çok olursa, koyuya doğru gider. Yeşile karıştırırsınız, maviye karıştırırsınız, çeşitli başka renklere karıştırırsınız. Beyaz beyazlıktan çıkar ama, yine açık bir renktir, güzel bir renktir.

 

Ben buna benzetiyorum. İslâm tasavvufu, koca İslâm alemine yayıldığı için, Atlas Okyanusu'ndan Hint Okyanusu'na, Sibirya Bozkırlarından Afrika'nın güneyine kadar, dünyanın çok büyük bir yerine yayılmış olduğu için, gittiği yerlerdeki boyalar, biraz onun beyazına renk katmıştır. O halde bölge bölge tasavvuflarda fark vardır. Meselâ; Hindistan'daki tasavvufla, Afrika'daki, İspanya'daki tasavvuf aynı değildir. Anadolu'daki tasavvuf ile Yemen'deki tasavvuf aynı değildir. Horasan'daki tasavvufla Mısır'daki tasavvuf arasında nüans farkları vardır. Zevk ve görünüm farkları vardır.

 

Bu genişlik içinde, yayıldığı yerlerden renk aldığı için, aldığı renkler, alıntılar fazla ise, biraz da çizginin dışına kaçmış taraflar da olabilir. O zaman, İslâmî ölçüler içinde tasvib edilemeyecek bir takım görünümler; İslâm'da, Kur'an'da, Peygamber Efendimiz'in sünnetinde olmayan bir takım görünümler olabiliyor.

 

--Nerden oluyor?..

 

--Mahalli kültürlerden giren unsurlardan... Müslüman olan unsurların, eski kültürlerini unutamamalarından ve o kültür unsurlarını yeni İslâmî hayatlarında az çok yaşamalarından kaynaklanıyor.

Yakın misalini söyleyeyim: Tasavvufî bir konu için davet edildiğim için, iki ay önce Sudan'a gitmiştim. Koca salonda bize Türk heyeti diye büyük pâye verdiler. Ayrı masa verdiler, imkânlar verdiler... Salona baktığım zaman, ordaki tasavvuf ehli insanlar arasında o kadar çeşitli insanlar gördüm ki, bir tanesi çok dikkatimi çekti. Bir başlığı var başında; miğfer gibi ama, madenî değil... İki ucundan dal gibi, aşağı yukarı bir metre uzunluğunda bir şeyler çıkmış; o da dallanmış geyik boynuzu gibi...

 

Tabii, ben çok garipsedim. Avrupalıların filimlerinde hani Avrupalı kâşifler Afrika'ya gittiği zaman, yerlilerin kendilerine hücumu sahnelerinde göreceğimiz başlık gibi bir şey... Merak ettim, bizim arkadaşa "Git anla bakalım, bu kimmiş?" dedim. Kàdirî Tarikatı mensubu imiş. Abdulkadir-i Geylânî Efendimiz'in tarikatının mensupları...

 

--E, bu kıyafet nedir?..

 

--İşte mahalli bir kıyafet...

 

Buradaki Kadirîler'de öyle bir başlık göremezsiniz. Bunlar biraz farklı şeyler, bölgesel farklar oluyor. Ama ana çizgiyi göz önünden geriye bırakmamak lâzım!.. Her müessesede böyle şeyler olmuştur. Her müessesenin fertlerinde nüans farkları olmuştur. Meselâ; öğretmenlik mesleği, doktorluk mesleği...

 

Doktorluk mesleği nasıl bir meslektir?.. Asil bir meslektir. İnsanoğlunun sıhhatine hizmet ediyor. Hattâ Hipokrat yemini ediyorlar ki; "Hastamın renk, dil, ırk, mezheb, inanç farkına bakmadan tedâvi yapacağım!" diye doktor yemin ediyor, taassuba düşmeyeceğini söylüyor. Ama buna rağmen, doktorların birkaç tanesi kürtaj yapabilir, yakalanabilir, ceza yiyebilir... Birkaç tanesi mesleğini kötüye kullanabilir. Bunlar o mesleği boyamaz.

 

Öğretmenlik asil bir meslektir. Birkaç tanesi talebesinden rüşvet almış, notu değiştirmiş diye gazetede duyarsak, bu öğretmenlik mesleğine gölge düşürmez.

 

Onun için tasavvuf, genel ölçüleri itibariyle Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine dayanan bir yol...

 

Dinin özü, dinin yaşanan şekli... Söz şekli, edebiyatı, kitaplara yazılan yazısı değil de, hayattaki uygulanışı...

 

Diyorlar ki: "Fıkıh ilmi, insanın lehine ve aleyhine olan, yapması gereken ve yapmaması gereken şeylerin bilgisidir."

 

İslâm hukukudur yâni... Hayatın herhagi bir faaliyetinin İslâm'a uygun olup olmadığını; sevap veya günah, mekruh veya mübah olduğunu anlatan ilimdir. Buna fıkh-ı zâhir diyorlar. "Nasıl abdest alacağız, nasıl namaz kılacağız?.. Nasıl zekât vereceğiz?.." Fıkh-ı zâhir bunları anlatıyor.

 

Tasavvufa da fıkh-ı bâtın diyorlar. Yâni, insanın iç aleminin Allah'ın rızasına uygun olması için, sevap olması için, güzel olması için, riayet edilmesi gereken kaideler, esaslar nelerdir; bunu anlatan ilim...

 

Bir kısmı, "Takvâ yoludur." demişler. Biliyorsunuz, bazı insanları hayret ve takdirle karşılarsınız. Birisi ondan bahsederken derler ki, "Haa, o takvâ ehli bir insandır. Haram yemez, harama bakmaz... Sözünde durur, kale gibi sağlamdır, çok dürüsttür, takvâ ehlidir. İşte tasavvufa, takvâ yolu diyorlar.

 

Başka bir isim: "Tasavvuf ihsân yoludur." Yâni, Allah'ı görüyormuşça, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek o şuur içinde çok müeddeb ve çok mükemmel bir kul olarak yaşama yolu... İhsan...

 

(El'ihsânü en ta'büdallahe keenneke terâhu fein lem tekün terâhu fe innehû yerâke) hadis-i şerifini bilir erbabı...

 

Kulluğun en yüksek derecesi, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek, insanın her hareketine çeki-düzen vermesi, güzel yapması... İşte tasavvuf, bu yoldur diyorlar.

 

Kur'an-ı Kerim'den gelme bir başka tabir daha var, onu da hatırlayacaksınız: "İlm-i ledün" deniliyor. Tasavvuf ilm-i ledündür. Mûsâ AS ile Hızır AS'ın, Kehf Sûresi'nde anlatılan kıssasında, Hızır AS'dan bahsedilirken deniliyor ki:

 

(Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ) "Biz o şahsa --Hızır AS'a-- kendi indimizden, katımızdan, dergâhımızdan ilimler öğretmiştik." Yâni Mûsâ AS'ın bilmediği birtakım bilgilerle mücehhez Hızır AS...

 

Musâ AS da, diyor ki:

 

(Hel ettebiuke alâ en tüallimeni mimmâ ullimte rüşdâ) "Ben sana tabi olsam ey Hızır, sen bana Allah'ın sana öğrettiği bilgileri bu esnada öğretir misin?.. Taleben olayım, yanında bulunayım, çömezin, danişmendin olayım; bana öğretir misin?" diyor, bir müddet yanında geziyor ya!.. İşte bu bilgiye ilm-i ledün bilgisi deniyor. Görüyorsunuz, hepsi Kur'an-ı Kerim'de olan kavramlar, sözler ve fikirler...

 

Niçin bu konuda döne döne aynı şeyi söylüyorum? Çünkü bazıları diyor ki: "Tasavvuf başka bir dindir." Bunu diyen yazarlar var, Türkiye'de yaşayan... Tasavvuf İslâm değilmiş... Neymiş?.. Başka bir dinmiş... İslâm'dan gayri bir şeyi hiç kimse istemez, biz de istemeyiz. Biz kendimizi öyle görmüyoruz ama, o diyor ki: "Tasavvuf ayrı bir din..." Yâni reddediyor, İslâm dışı demek istiyor. Ben onun için bu konu üzerinde duruyorum.

 

Bakıyorsunuz Suudî Arabistan'da, tasavvuf erbabına karşı bir karşı tavır var... Devletin resmî ideolojisi tasavvufa karşı...

 

Vehhâbî cereyanı tasavvufun karşısında... Üniversitelerinde tasavvufun aleyhinde tedrisat yapılıyor. Düşmanları var, hasımları var...

 

Onun için diyoruz ki, tasavvuf Kur'an'dandır, Peygamber Efendimiz'in sünnetindendir. Bunu kısaca da olsa bastırarak açıklamam lâzım. Çünkü, bu benim hem vicdan borcum, hem de ilim adamı olarak söylemem gereken bir nokta... Bir yanılmayı, yanlışlığı düzeltmem gerekiyor. 151

 

 

 

 

 

TASAVVUF HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ...

İSLAM, Mart 1992

 

Dünya hayatı hiç şüphesiz, zamanı çok hızlı geçen, ciddî ve çetin bir imtihandır. Burada bizim, herşeyden önde ve en yüce gayemiz, O bizi yaratan, yaşatan ve âhirette hesaba çekecek, sonuçta mükâfatlandıracak veya cezalandıracak olan ulu RABB'imizin sevgi ve rızasını kazanmak olmalıdır.

 

Allah'u taâlânın rızasını kaznmanın tek çıkar yolu ise, en sonuncu, en doğru ve en hakikî din olan İslham'dır. Diğer yollar ve dinler, ya yanlış, bâtıl ve bozuk; ya da devri geçmiş, mer'iyyetten kalkmış ve çaresiz olduğundan; dünya ve âhiret saadeti isteyen herkesin, hayatını mutlaka ve mutlaka İslâm'ın emirlerini uygulayıp, yasaklarından kaçınarak geçirmesi gerekiyor. Kâfirlerin iki cihanda helleri perişan, âkibetleri hüsrandır; ancak ve sadece müminler felah bulacak, Allah'a en mutî insan ve dinin ahkâmını en iyi uygulayan müslüman, Kıyamet günü en sevgili en makbul kul olacaktır.

 

İslâm Dini'nin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır. O, iinsanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem ruhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünya işlerini düzenler, hem âhiret saadetini sağlar; hem ferdi korur, hem aileyi kurtarır, hem de cemiyete, devlete dirlik ve kuvvet kazandırır; güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür; kadını himaye eder, erkeği yücelter; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır...

 

Ne kusursuz, ne tam, ne hârika, ne şâhâne nizamdır, İslâm! İslâm, her çağın ve özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddî ve manevî, ferdî ve ictimaî dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin sefası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın âb-ı hayatıdır.

 

Fakat, bir de, tasavvuf denilen çok sevimli ve çok önemli bir Şer'î İlim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak; İslâm'ın özünü, iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için, hemen hemen imkânsız gibidir.

 

Cünkü tasavvuf Kur'an ahlâkıdır, Resulullah'ın derûnî ahvâl ve hâlâtı, Şeriatın ince Adâbıdır. Tasavvuf bencillik değil diğerbînliktir, merhamettir, mahabettir, hizmettir; laf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceleği ve amel-i salih üreticiliğidir; kıyl-ü kal değil, güzel haldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nur, gönüllere sürûrdur.

 

Tasavvuf deliyi velî yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalpliyi gözü yaşlı eder; şaşkını, gafili zulümattan nura çıkarır; deryada çırpınanı sahil-i selâmete ulaştırır; cahili eğitir, mârifet hazinesi eder; çölü, çorağı irfan pınarıyla sular, yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır; kişiyi halka makbul ve mergup, Hak'ka mahbubeder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahman'ın huzuruna lâyık eyler, iltifatına ulaştırır.

 

Tasavvufla samanlıkseyran, darcık yerler âdetâ meydan olur; tasavvufla gaflet ve körlük izale edilir, mü'minin basiret gözü açılır; dünya sevgisiyle harabe haline gelen kalbler, Allah aşkıyla mamur olur; manevî zulmetler dağılır, insanın içi dışı pürnûr olur; mü'mine bir zindan olan şu köhne cihan, gerçek bir gülistan haline gelir.

Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan İnsan-ı Kâmil olmanın yolu ve yöntemidir.

 

Özetle tasavvuf, tüm devirlerde olduğu gibi, hattâ onlardan da fazla, 20. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanın da; "nerede" diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhi yolu ve anahtarı'dır.

 

O halde sen de bu önemli ve hayatî konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilahi yola gir, iki cihan saadetini bul!

 

Ramazan rahmet ayıdır, ibadet ayadır, Kur'an ayıdır, itikâf ayıdır, hayrat-ü hasenat ayıdır, yani kısaca TASAVVUF AYIDIR.

 

Ramazan-ı Şerif'in mübarek olsun, Allah celle celalüh seni ( sevdiklerinle birlikte) dünyevi ve uhrevi gerçek bayramlara erdirsin, cennet ve cemaliyle müşerref eylesin! 152

 

 

TASAVVUF VE ŞERİAT

 

Tasavvuf bahis konusu edildiği zaman, tabii tasavvufla şeriat, tarikatla şeriat arasındaki münasebetler, çatışmalar, ayrılıklar, gayrılıklar daima bahis konusu edilmiştir kitaplarda... Haklıdır bazı konuşmacılar, bazı tenkid edenler... Çünkü tasavvuf, çok uzun bir tarihte, çok geniş bir sahada asırlar boyu uygulanmış, farklı kültür çevrelerinin insanları tarafından uygulanmış bir dini yaşama tarzı... Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, adetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri var... İran-Hind tesiri, hristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiblerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan, bir dini yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir. Bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillik veya yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür.

 

Teknolojiden bile mümkündür.

 

Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkid ediyorsa, tarikati tenkid ediyorsa; onunla terminolojimizi eşitlememiz lâzım, neyi kasdettiğini beraber düşünmemiz lâzım... "Sen hangisini kasdediyorsun?.. Neye düşmansın, neye dostsun?.." diye kavramdan, kelimeden anladığımız manâ üzerine bir ortak zemin bulmamız lâzım ki, ondan sonra haklısın veya haksızsın denilebilsin. Çünkü, belki aynı şeyi söylüyoruz; belki, onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruz.

 

Biz hiçbir zaman, şeriatin dışında, Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Sünnet-i Seniyye'ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz. İnsanın kendisinden bahsetmesi herhalda çok ayıp olur, ama tabii burada icab ediyor. Ben de müsaadenizle itiraf ediyorum, çok koyu bir şer'-i şerîf bağlısıyım ben de... Hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle... Bu vasfım hiç değişmedi. Herkes de beni bu bakımdan tenkit ettiler. Üniversitede de elhamdülillah hep bu yüzden tenkit edildim; sakalımdan dolayı, kravat niye takmıyorum diye... filan. Çok koyu olduğum gibi şeyler, tenkitler; tavizsiz olduğumuz, tutucu olduğumuza dair sözler söylendi. Ben onları yazsalar da kabrime koysam diye de düşünüyorum. Yâni onlardan hiç şikayetçi değilim....

 

Onun için tabii bazı tarikatlara, mesela içki içen, içkiyi medheden; "Işkını açmaya, mey nûş edelim!" diye bir de bunu aşkullahı, muhabbetullahı açmak için vasıta sayıp da, bir de meşrulaştırmaya çalışan bazı tarikatları sevemedim, sevemeyiz, sevemezsiniz!.. Namazsız tasavvuf erbabını sevemedim... Bu işin laf olmadığını, kal olmadığını, hâl olduğunu düşündüğümüz için, herhalde biraz da aşırılığımdan --içinizde sigara içenler varsa bağışlayın-- sigara içenlere, sigarayı savunanlara, tekkeye gelenlere sigara ikram edenlere bile bir müsamaha oluşamadı içimde... Halâ oluşabilmiş değil...

 

Bilmiyorum Hocamızın çok çok tabii, olgun talebeleri vardı. Benim de eksiğim, kusurum kendisine muhakkak ki malûmdu. Ama bizi sizlere hizmetçi olarak tayin buyurması nedendir bilmiyorum... Sanki bana biraz da bu, şer'-i şerîfe bağlılık tarafımdandır gibi geliyor bana... Böyle bir his var içimde... Şer'-i şerife bağlı, yâni Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere bağlı bir terbiye içinde yetiştik. Tekkemizin müridleri terbiye kitabı, Ramûz el-Ehâdis; İmam Suyuti (Rh.A)'in El-Camius Sağîr'i gibi bir alfabetik hadis kitabı... Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; şer'-i şerîfe bağlı olduğumuzdan tarikatçı olduk, tasavvufçu olduk mecburen... Şer'-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü. Galiba bu da, İslâm tarihindeki bazı büyük sîmaların çizgisine de benziyor. Çünkü ilk önce sıbyan mektebine gitmişler, elifbâyı öğrenmişler... Sonra dârül Kur'anlarda Kur'an-ı Kerîm'i öğrenmişler... Ondan sonra âlet ilimleri'ni öğrenmişler; Arapça, sarf, nahiv, mantık... vs. Ondan sonra, yüksek ilimleri, ulûm-ü şer'iyye'yi öğrenmişler.Ondan sonra "İlimden maksad, onun uygulanması, ilmiyle âmil olmak, bildiklerini hayatına uygulamak, tatbik etmek." diye --Halil Gönenç hocamızın çok güzel taksim edip ifade ettiği gibi-- bir bakıma ilm-i ahlâk demek olan, tasavvufa geçmişler... Tasavvufun uygulama biçimleri ve insanların terbiye edilmesinde düşünülen metodlar dolayısıyla yollar, yâni tarikatlar meydana gelmiş; o uygulamalarla marifetullaha ve dinin hakayıkına, hakikate erişilmiş...

 

Bu çizgi, meselâ İmam-ı Gazali'de hepimizin bildiği bir olay... İmam Gazali, Bağdad Medresesi'nde, sırmalı kocaman kavuğuyla ve altın yaldızla dokunmuş cübbesi ile ders veren, muhteşem bir zekâ âbidesi iken; celâlli, bilgili, konuşkan ve mantık dolu bir insan iken; sonra kendi hayatı içinde, uzun mücadelelerin verdiği tecrübeyle zındıklarla, rafizîlerle, batınîlerle mücadelesinin sonunda; etrafındaki ilm-i kelam ehlini vs.yi de inceledikten sonra, "Benim bugün kendi çağımda, incelediğim insanlar içinde, dini en doğru anlayan ve uygulayan sufilerdir!" diye sufiyye mesleğine sülûk etmiş ve Tûs'ta, medresesinin karşısına bir de tekke yapıp, --tabii kendi ruhi gelişmesi, Dımeşk'ta Mescid-i Emevi'de, caminin altındaki hücrede erbaînler çıkartma halleri ayrı-- ondan sonra meşhur eseri İhyâ-i Ulûm'u yazmış; asırlardır bizi terbiye ediyor... Yâni Osmanlı alimi olup da Gazali'yi okumayan; şimdi münevver olup da, Gazali'nin İhyâ'sı kütüphanesinde olmayan bir kimse, veya Kimya-ı Saadet'i olmayan veya Abitler Yolu kitabı olmayan bir kimse; yâni Gazali'den bir şey öğrenmemiş bir kimse, şu salonda tahmin etmiyorum...

 

Hacı Bayram-ı Velî de böyle bir müderris iken, ondan sonra intisab edip mutasavvıf olmuş... Akşemseddin Hazretleri hâkezâ, onun zamanındaki insanlardan... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi, Gümüşhane'den ilim tahsiline geldiği İstanbul'da, sırf kendisi için gönderilen özel bir mürşidle tarikat terbiyesi verilmiş kimse... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî herkesin bildiği bir misâl... Medresede ders verirken Şems-i Tebrîzî'nin irşadıyla tarikata intisâb etmiş. (Kaddesallahü ervahahümül âliyye)

Demek ki, ulûm-u şer'iyyede rusuh peydâ edince insanın sonunda varacağı zirve, son durak tasavvuf oluyor; İslâmî tasavvuf... Tabii İslâmî tasavvuf diyoruz. Mistisizm denilen Hint mistisizmi, Yunan mistisizmi... Onlar bizi ilgilendirmiyor, biz müslümanız. Onlar bizi doğrudan doğruya ilgilendirmiyor, dolaylı yoldan da... Akif (İnan) Bey'le bir röportajımız olmuştu. Kendi özel durumumu söyledim, "Ben onları özellikle okumuyorum." dedim. "Belki bir şeylerinden etkilenirim de, şerîatçı tasavvufuma bir şey karışır." diye korkarım. Yâni yanlış bir şeyi öğrenirim; hani, bir şeyin duyulduğu zaman hatırdan çıkartılması zor olur. Onun için ne Hint felsefesini, Hint mistisizmini okumak istedim, ne Yunan mistisizmini okumak istedim, ne hristiyan mistisizmini okumak istedim. Sadece istediğim Kur'an-ı Kerim'i anlamak, hadis-i şerifi anlamak oldu....

 

(Vemâ halaktül cinne vel inse illâ liya'budûn) buyuruluyor.

 

(Etîullahe ve etîurrasül) buyuruluyor. Bu manâda pek çok ayeti kerimeler var. Bizden ibadet isteniyor, Allah'ın emirlerine itaat isteniyor. Madem bir imtihandır, madem burda imtihanı kazanmak ibadetle itaatledir; biz de itaat etmeyi önemli görüyoruz.

 

Ataullah-i İskenderânî Hazretleri'nin çok beğendiğimiz bir vecizesi var, buyuruyor ki: "Sana garanti edilmiş konuda sa'y ü gayret edip, terleyip koşuşturup durman; yâni vereceğim, korkma, telaşlanma denilen şeyde uğraşıp durman, senden istenen görevler ve vazifeler konusunda geri kalman, kusur işlemen senin basiretinin kapanmış olduğunun alâmetidir." Maksudu şu: Bize Allah rızkı tekeffül eylemiş.

 

(Ma ürîdü minhüm min rizkın, vemâ ürîdü en yut'imûn. İnnallahe hüver rezzâku zül kuvvetil metîn.) Yâni biz buraya doktor olmaya, mühendis olmaya, işletmeci olmaya, para kazanmaya gelmedik!.. Biz buraya imtihan olmaya geldik!

 

Bizden asıl istenen kulluk!.. Şimdi biz asıl kulluğu, meselâ kulluğun emirlerinden bir tanesi olan namazı ticaretimiz için bırakırsak: "Dükkanda müşteri var dükkanı kapatamıyorum; cumaya gelemiyorum, namazı kılamıyorum..." O zaman, bizden istenen namaz, bize garanti edilmiş olan rızık... Biz isteneni yapmıyoruz, garanti edilmiş olan şeyin peşinde boşuna koşuyoruz; körlük bu... Biz asıl isteneni yapmalıyız. Rezzak-ı âlem Allah...

 

İşte bunun için de metodumuz: Emirleri tutmak, yasaklardan kaçmak... Haramlardan, günahlardan ve sünnet-i seniyeye aykırı şeyler manasına gelen bid'atlardan kaçmak, kaçınmak, sakınmak esastır. Bu da takvâ kelimesi ile ifade ediliyor.

 

Kur'an-ı Kerim'den gelme, Kur'anî bir tasavvuf tabiridir. Tasavvufun Kur'an'dan çıktığının delilidir. Takva şiarımızdır. Tabii takvâ ehli olan, itaat eden, rasûlüne ittiba eden insanların da sonuçlarının ne olacağını Kur'an-ı Kerim bildiriyor. Allah bizi bunları güzel yapıp da, o sonuçlara erenlerden eylesin... Dünyada keramet, hüsn-i akıbet; ahirette de saadet-i ebediyye...

 

(Vettekullah ve yuallimükümullah) (İntettekullahe yec'alleküm furkanâ) Bir çok şeyler takvâ ehli insanlara vaad edilmiş.

 

(Uiddet lil müttakîn) (Vel akıbetü lil müttakîn) Takva ehline çeşitli ikramlar... Demek ki, ana çerçevesi içinde biz, tamamen Kur'anî, tamamen sünnet-i seniyyeye uygun kurulmuş bir yolda yürüyoruz. Bizden öncekilerden Allah razı olsun, Allah makamlarını daha yüksek eylesin... Nurlarını ve sürurlarını kabirlerinde daha ziyade eylesin ki; dini daha yakından tanıdıkça, Kur'an'ı daha iyi öğrendikçe, sünnet-i seniyyeye daha derinden nüfuz ettikçe, her şeyin sünneti seniyyeye tam uygun olarak yapılmak istendiğini ve bize öyle öğretildiğini anlıyoruz.

 

Peki yâni bütün bunlar böyle ise niye şeriat, tarikat farkı ve çatışması var?.. Niye ortada böyle bir problem var?.. Var, doğru... Bu bir cehalet eseridir. Bazı insanlar sözleri, ne manâya geldiğini bilerek söylerler. Bazı kimseler de onların söylediği sözlerin ne manâya geldiğini anlamadan takliden söylerler. Bilmedikleri makamlardan, bilmedikleri duygulardan; iç alemleri fakir olduğu için, anlamadıkları şeylerden biliyormuş gibi takliden konuşurlar. Onun için de, işte böyle yanlışlıklar çıkar. Sanki şeriat bir bağmış da insanların boynunu sıkıyormuş, müslümanlar çok daralmış; tasavvuf gelmiş kurtarmış, gevşetmiş bu bağı... Böyle anlatıyorlar. Yâni Avrupalıların bu tasavvufu anlatma tarzına bakacak olursanız, böyle anlatıyorlar. Veyahut da rafızî, veyahut batınî mezhep ve meşrep ehli olan insanlar, kendileri bir yol tutturmuşlar... Şu bizim mantığımızdan uzak; Kur'an'a göre yaşamak, her şeyi Kur'an-ı Kerim'e, sünnet-i seniyyeye uygun tarzda yapmak gibi bir mantıkları yok...

 

Bir yol tutturmuşlar; ondan sonra da, kendi yollarını takviye edecek manâsız şeylerle, söz cambazlıkları ile kendilerini takviye etmek istiyorlar. Meselâ; "Güzele bakmak sevap!" gibi sözler... "Allah'ın aşkından, muhabbetinden, o makamın yüksekliğinden; onunla meşgul olan insanların daha başka, aşağıdaki ibadet ve taatlerle meşgul olmasına gerek yokmuş...

 

Tekâlif-i şer'iyye; yâni mükellefiyetler, emirler, namazlar, niyazlar, aşağı tabakadaki insanlara aitmiş... Yukarı çıkınca onlardan ref' olunurmuş..." gibi şeyler... Adam zındık, hatta kâfir; böyle diyor.

 

Eskiden de böyle diyenler olmuş. Tarihten misaller var, biliyoruz. Meselâ, İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri'nin Marifetname'sinde, bunlar oniki tane grup; içinde olan şunlardır şunlardır diye isimlerini sayıyor. Zamanımızdan bir misal vereceğim, biraz çok teorik olmasın, bazı tablolar zihinlerde kalsın diye: Bizim Kayseri'li bir tüccar kardeşimizin bulunduğu handa tezgâhtar bir şahıs... Sarıklı geziyor, cübbeli geziyor, beş vakit namazı camide kılıyor... Sakalı da var. Başka tezgâhtar işçi çocukları filân da yakalarsa, onları da İslâm'a çekmeye çalışıyor. Onları da namaza alıştırmağa çalışıyor. Demek ki, yâni bir İslâmî hizmet yapmak durumunda... Sonra birden bu şahıs bakıyorlarki cübbeyi bırakmış, sarığı bırakmış, sakalı kesmiş, camiyi de terketmiş... "Ne oldu?" diyorlar. İşte bir şahsa bağlanmış onun için... Aradan bir zaman geçiyor. Tabii bu o şahsa bağlı olduğu için, bizim tüccar arkadaşımıza da geliyor diyor ki: "Bu akşam bizim --söylemek istemiyorum, kelimeyi kullanmak istemiyorum--babamız, üstadımız, büyüğümüz --diyor diyelim-- falan yerde konuşacak, siz de buyurun!" diyor. "Olur hemen gelirim." diyor. O daveti yapan gittikten sonra, bunun dükkanında çalışan tezgâhtarı patronuna diyor ki, "Abi, sen olur giderim dedin ama; bu çocuk namaz kılıyordu namazı bıraktı, sakallıydı sakalı kesti, yolunu sapıttı, şaşırttı... Yâni bunun bağlandığı şahıs da sapık bir kimsedir. Ne diye gideceksin onun meclisine?.." deyince; yâni, her çeşmeden su içilir mi? Kimisi çamurludur, kimisi mikropludur. Diyor ki, "Ben onun öyle olduğu için gideceğim, merak ediyorum, bunu raydan çıkartan şahıs kimdir diye gideceğim." diyor. Kalktım gittim diyor. Tam bizim o eve yaklaştığımız sırada akşam ezanı okundu. Biz de tereddüt ettik. "Camiye mi gidelim, eve mi gidelim?" diye. "Evde belki cemaat daha fazladır, mahalle camisinde birkaç kişi olabilir, çok cemaatle namaz kılalım!" demişler, eve girmişler. Ev tıklım tıklım dolu... Bir köşeye ilişmişler. Baş köşede bir adam birşeyler konuşuyor. Dinlemişler, dinlemişler, dinlemişler... Saate bakmaya başlamışlar... Yâni, akşamın vakti daralmaya başlamış. Demişler ki, "Namaz kılmadık, namazın vakti geçiyor!.." Konuşan adam, şöyle istihfaf edici bir nazarla bakmış. "Nerden getirdiniz, bu bîganeleri?" gibilerden... Evsahibine demiş, "Meşgul ol şunlarla!"

 

Artık o çağıran şahıs bunları almış, lavaboya götürmüş; abdest almışlar. O da utandığı için abdest almış. Gelmişler. "Ne yaptın evlâdım?" demiş, o sapıtan çocuğa... "Islandım baba!" demiş. Tabir, baba... Onun da cevabı şu: "Evladım, insanoğlu çamurdan yaratılmıştır, suyla pek oynamaya gelmez, demedim mi ben sana?.." Yâni abdest almak, suyla oynamak çamurdan yaratılmış insanı biraz bozar filân diye. Sonra namaz kılmışlar, gene gelip oturmuşlar. "Ne yaptınız?" demiş. "Namaz kıldık." demişler. "Yahu, biz burada aşkullahtan, muhabbetullahtan bahsediyoruz; siz namaz kılmaya kalkıyorsunuz. Namazın kazası var ama sohbetin kazası yok!" Yâni biz aşkullahtan, muhabbetten, o kadar yüksek şeylerden bahsediyoruz; siz basit şeylerle uğraşıyorsunuz... "Ben de bidâyet-i halimde, 25 sene kadar önce bir namaz kılmıştım; siz de zamanla belki düzelirsiniz." demiş.

 

Şimdi tabii, böyle insanlar varken, elbette tasavvufa karşı çıkacak insanlar da vardır; ben de başlarındayım!.. Ben de başlarında olmak üzere... Çünkü biz, Allah'ın kullarıyız. Allah'ın emrine itaatle, Allah'ın kelâmı olan Kur'an'a uymakla; rasûlü olan, Habîb'ine ittibâ etmekle görevliyiz. Böyle maskaralık olmaz ki!.. Haramların mubah görüldüğü, menhiyâtın icra edildiği bir yol, İslâmî bir yol olamaz ki!.. Onun için tabii, tenkidler olacak... Onlarla anlaşabiliriz; "Neyi tenkid ediyor?" filân diye sorup, belki aynı noktaya gelebiliriz....

 

Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak için sevdiği işler yapmak lâzım. Rızayı kazanacaksınız da, ondan sonra ma'rifetullahı o ihsan edecek; hidayeti o verecek.

 

(Vellezîne câhedû fînâ, lenehdiyennehüm sübülenâ) olacak ve arif kul olacak, aşık kul olacak. Diyor ki hadis-i şerifte Peygamber SAV Efendimiz: "Allah indinde senin kendinin makamının, mertebenin ne olduğunu merak ediyorsan; Allah'ın senin yanındaki makamı, mertebesi, senin zihnindeki senin ona bağlılığın nedir; ona bak!" diyor.

 

(Fezkürûnî ezkurküm, veşkurûlî velâ tekfurûn) Kul zikredecek, Allah da kulunu zikredecek. Kul mutî' olacak, Allah da ihsan edecek. (Ene celîsü men zekerenî) Kul Allah'ın sevdiği işleri yapacak, ondan sonra da muhabbetullaha nâil olacak. Onun için:

 

Aşk odu evvel düşer ma'şûka, andan âşıka;

Şem'i gördüm, yanmadan yandırmadı pervaneyi!

 

Yâni bir insan Allah'ı sevebiliyorsa, Allah ona sevmeyi nasip etmiştir de ondan öyle olmuştur.

 

Onun için, (Etturûku külliha âdâbün) "Tarikatlerin hepsi âdâb ve ahlâk manzumeleridir, mecmualarıdır, sistemleridir."

 

Bütün vâsıl olanlar, edebe riayetle vâsıl olmuşlardır. Bütün mahrum kalanlar, edepsizlikten mahrum kalmışlardır. Yâni şeriatın ahkâmını uygulayacak; ondan sonra her anın, her yerin, her mekânın, her makamın edebine riayet edecek de; ondan sonra Allah-u Tealâ Hazretleri'nin rahmet deryası cûşa gelip, Allah-u Tealâ Hazretleri kendisine ihsan edecek...

 

Marifetullaha, muhabbetullaha yol budur. Onun için, büyüklerimizin bize gösterdiği çizgi çok doğrudur. ...

Sözü İbrahim Edhem Hazretleri'nin sözüyle bitireyim. Birisi nasihat istemiş; ona altı tane nasihat veriyor. Diyor ki, nasihatinin bir cümlesinde:

 

(İzeştegalen nâsü bitezyîniz zahiri, feştegıl ente bitezyînil bâtın!) "İnsanlar dışlarını süslemekle meşgulken, sen içini süslemeye bak!" 153

 

 

TASAVVUF VE TARİKATIN HAKÎKATI

 

Bu yazımı size Mekke-i Mükerreme'den el-Mescidül-Haram'dan seher vaktinde yazıyorum. Allah-u Teâlâ'nın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun! Rabbim cümlemizi her türlü zulümden, şerden, zarardan, fitne ve fesattan korusun! Hiç şüphe yok ki fitnelerin en kötüsü insanın dinine, imanına, ahiretine zarar verenidir.

 

Bu Ramazan-ı şerifin ibtilâ ve imtihanı bir hayli tehlikeli boyutlara ulaştı. Bazı kimseler halkın temiz ve hâlis inancı ile oynamağa giriştiler. Bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkıyor, Ehl-i Sünnet akàidi zedelenmeğe çalışılıyor.

 

Herkes tereddütsüz bilsin ki tasavvuf, en önemli, en değerli İslâmî ilimlerden biridir; çünkü Allah'ı bilmeyi, O'na ermeyi, rızasını kazanmayı öğretir; evliyâ olma yoludur, sonuç olarak cehennemden kurtulup cennete girmeyi sağlar.

 

Bu ulvî gàyeye ulaşmak için neler yapılması gerektiği, Kur'an-ı Kerim'de, Sünnet-i seniyye-i nebeviyye'de, Şeriat-ı garrâ-yı Ahmediyye'de açıkça bildirilmiştir; tasavvuf bunları bilir ve uygulatır. Şeriat'ın, Kur'an'ın, Sünnet'in dışında tasavvuf olmaz, zındıklık, zıpırlık, sapıklık olur. Çünkü Allah CC Hazretleri'nin sevgisi ve rızası, O'na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nümûne-i imtisâlimiz Hazret-i Muhammed AS Allah'ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah'ın sevgilisi olabilmek için O'na, o mübarek Resûl'e, en güzel şekilde ittibâ ve iktidâ etmemiz, yegâne salâh ve felâh yoludur, başka çıkar yol yoktur.

 

O çok zâhidâne, çok dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve tâat kılmıştır, çok takvâlı hareket etmiştir, çok müeddeb ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o, dervişlerin şâhı, müttakîlerin önderi, zâhidlerin serveri, edeb ve ahlâk menbâı, âriflerin sultanı, âşıkların cânânıdır.

 

Tarîkatlar, onun Tarîkat-ı Muhammediyye'sinin devamı ve dallarıdır. Şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir. Ulemâ-i muhakkıkîn o yüce Peygamber'in mânevî vârisleridir. Meşâyih-ı vâsılîn, onun irşad makàmının memurlarıdır.

 

Nefsi tezkiye ve terbiye, zikr-i kesîr ve halvet, güzel ahlâka teşvik, ulül'emre (ulemâya) itaat, dini tâlim ve taallüm, âlime hürmet, takvâ, ihlâs, ibadet ve tâat, zühd ü kanaat vs. gibi nice tasavvufî hususlar, Kur'an'da, sünnette, asr-ı saâdette, ashâb-ı kirâm'da ve sâlih selefte varken, tarîkat ve tasavvufa çatmak, kerameti inkâr etmek; akla, mantığa, dine, imana, ahlâka, vicdana, basîret ve ferâsete, hiç mi hiç uymaz.

 

Kul Resûlüllah'a uydu, kullukta ilerledi mi, Mevlâ onu keramete erdirir; onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acâib, hârikulâde haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur. Resûlüllah SAS'in vâris-i hakîkîsi ve halife-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü'minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibâsı ve itaati lâzım gelir, ittibâ etmeyen câhiliye ölümü ile ölür; bu cihana a'mâ gelip a'mâ gider.

 

Mânevî terbiyeyi almak, ma'rifetullaha ermek nefsi islah eylemek, kötü huylardan kurtulup ahlâk-ı haseneye sahib olmak için o mürşid-i kâmile teslim olmak, hürriyetlerini yitirmek, şahsiyetini kaybetmek değildir; bil-akis hakîkî hürriyete kavuşmak, nefse esir olmak ve şeytana kulluk etmekten kurtulmak, muazzam ve muhteşem bir şahsiyet kazanmak demektir. Ölmeden önce ölmek, yepyeni, dipdiri, pırıl pırıl bir hayata sahib olmaktır.

 

Hasta kendisini tedavi eden tabibe elbette tam tamına itaat etmeli, tavsiyelerine harfiyyen riayet eylemelidir. Sahabe-i kiram RA Rasûlüllah'a mutlak olarak bağlanmakla fenâ mı yapmıştır, yoksa Allah'ın rızasını mı kazanmıştır?!.. Tarîkatı, tasavvufu, ilm-i ledünnü bilmeyenler aslında şerîatı da tam bilmiyor demektir. Bu denlü haddini bilmezler, kırık dökük

 

Arapça ve yarım yamalak ilim ile hem kendilerini tehlikeye atıyor, hemde halkı yanıltıp kandırıyorlar. Bazı ayetleri ileri sürüp ayn konudaki diğer ayetleri gözardı etmek, ne büyük gaflet ve cehâlettir! Allah islah etsin!..

 

Asrın moda olan sapık görüşlerini ve tarihin Ehl-i sünnet dışı yanlış ve bayat fikirlerini ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenler, eğer felâketten kurtulmak istiyorlarsa, biraz da ehl-i basîret ve ehl-i hakîkat ve ehl-i ma'rifetin mübarek kitaplarını okusunlar, kibir ve ücûbu, cidal ve inadı tamâmen terk etsinler ki, bu kötü huylar hicâb-ı tevfîk-ı ilâhîdir.

 

Din düşmanları İslâm'a saldırabilir ama, müslümanım diyenlerin onların safında yer almaları akıl alır bir iş değil! Allah cümlemizi nevm-i gafletten îkaz eylesih!..

 

Yâ Rab! Cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak olarak görüp ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasîb eyle! Bizi sevdiğin, razı olduğun kullar zümresinden ayırma!.. 154

 

 

1. Soru:

--Tasavvuf mutlaka gerekli midir?

 

--Evet, gereklidir. Çünkü:

 

(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ) buyruluyor ayet-i kerimede... "Nefsini terbiye eden felâh bulacak; terbiye etmeyen mahvolacak, perişan olacak!" O zaman terbiye etmek mutlaka gerekli!..

 

Terbiye nerde oluyor?.. Torna tezgâhına mı sokacağız, marangoz hızarına mı vereceğiz?.. Hayır!.. Tekkeye gelecek, kötü huyları atacak, iyi huyları alacak, iyi insan olacak!.. O halde tasavvuf gerekli...

 

2. Soru:

--Tasavvufu, "Nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şeklidir." diye tanımlayabilir miyiz?

 

--Hayır! Tasavvuf, nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şekli değildir. Bazan nafile ibadeti bile bırakır mutasavvıf...

 

Bizim büyüklerimiz diyor ki: "İnsana hizmet bahis konusu olduğu zaman, nafile ibadeti terkederiz. Çünkü, nafile ibadet insanın ferdî kazancıdır. Ama, başkasına hizmet topluma kazançtır; bunun sevabı çoktur."

 

İbrâhim AS Kâbe'yi binâ ettiği zaman, dört köşesinde biner rekât namaz kılmış. Demiş ki:

"--İbadet ettim. Bunu beğendin mi yâ Rabbi?.. Sana yapabileceğim bundan daha sevgili bir ibadet var mı?.."

 

"--Evet yâ İbrâhim! Bir fakirin kursağında bir lokma ekmek..." buyurmuş.

 

Demek ki, şahsen sen ibadet ediyorsun, faydası sana... Ama başkasına faydalı bir şey yaptığın zaman, onun kıymeti daha yüksek oluyor, nafile ibadetten önce geliyor.

 

Onun için, tasavvufta hizmet esas olduğundan, hürmet esas olduğundan, böyle bir nafile ibadetlerin organize edilmiş şekli diyemeyiz. Aksine, gece gündüz çok nafile ibadet eden insanlar vardır, onlara âbid diyor mutasavvıflar... Ama âbidlik, tasavvufun aşağı mertebesidir. En aşağı mertebesi âbidlik mertebesi... Ondan sonra, zâhidlik mertebesi geliyor, ondan sonra âriflik mertebesi geliyor, ondan sonra aşık-ı sâdıkların mertebesi geliyor. Allah'ı seven, Allah tarafından sevilenlerin mertebesi... Yüksek mertebe bu oluyor.

 

3. Soru:

--Tasavvufta tebliğe bakış açısı nedir; misallerle açıklar mısınız?

 

--Tebliğ demek; İslâmiyet'i birisine anlatmak, onun müslüman olmasını sağlamak... Tasavvufun en mühim faaliyetlerinden birisi budur. İrşâd ve tebliğ... Zâten tasavvufun büyüğü olan şeyhe, mürşid derler. Yâni, irşâd eden kimse...

 

Misâl istiyorsanız Yesevî dervişleridir, Horasan erenleridir. Horasan'ı bırakmışlar, bu diyarları müslüman etmişler. İslâm'ı bu diyarlara yaymışlar. Savaşmak gerektiği zaman savaşmışlar, anlatmak gerektiği zaman anlatmışlar, öğretmek gerektiği zaman öğretmişler.

 

Bizimkilerin prensibi şudur: Gündüz çalışmak, kazanmak, hizmet vs. Gece ibadet... Bu tarzda gayret göstermişlerdir. Biliyorsunuz İmam-ı Gazâlî tasavvufun meşhurlarından birisidir. Bir medresesi vardı; orada profesörlük yapıyordu, talebe yetiştiriyordu. Medresesinin karşısında da tekke vardı; orda da tasavvufî eğitim yapıyordu. Böyle olmuştur.

 

Bizim tasavvuf büyüklerinin çoğu, aynı zamanda büyük müderristir, profesördür. Meselâ, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî müderristi. İmam-ı Gazâlî müderristi. Sonra, Ankara'lı Hacı Bayrâm-ı Velî müderristi; şimdi müze olarak kullanılan medresede müderrislik yapıyordu. Ondan sonra tasavvufa intisab etti. Hepsi aynı zamanda öğretmendir, profesördür, ilimle meşgul olan insandır. Kur'an tefsiri yazmıştır, hadis kitabı yazmıştır, fıkıh kitabı yazmıştır. Dinde bilgili insanlardır, üstad insanlardır. Gerçekten deryâ gibi bilgisi olan insanlardır.

 

Yusuf-u Hemedânî Hazretleri --rivâyet ediliyor ki-- doksanbin mecûsîyi müslüman etmiş. Kapı kapı gidermiş, İslâm'ı anlatırmış; mecûsîyi, ateşperesti İslâm'a çekermiş. Fuat Köprülü'nün İlk Mutasavvıflar isimli eserinde vardır Yusuf-u Hemedânî... Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hocası oluyor.

 

Ahmed-i Yesevî Hazretleri de tarikatı ondan aldıktan sonra bütün Türkistan ve Sibirya bozkırlarındaki göçebelere, Türkçe konuşan kavimlere İslâm'ı yaymıştır.

 

Sonra, Çeştî Tarikatı Hindistan'a yaymıştır İslâmiyeti... Hinduların müslüman olmasına sebep olmuştur. Sunûsî Tarikatı Afrika'da, Sudan'da yaymıştır. Bir çok gayrimüslimin İslâm'a gelmesinde en büyük emeği olan, en büyük katkıyı sağlayan mutasavvıflardır.

 

4. Soru:

--Bir kişinin imanına vesîle olmak, binlerce feyz ve zevke göre daha üstün müdür?

 

--Bir kimse, bir insanın imana gelmesine sebep oldu mu, onun yaptığı sevapların misli kendi defterine yazılıyor. O bakımdan iyidir. Şahsen, ferdî olarak çalışmak yerine, başka insanların doğru yola gelmesine çalışmak, büyüklerimizin bize emridir. Hizmet diyoruz biz buna... Müslümanlara her yönden hizmet etmek; onların imana gelmesine, İslâm'ı öğrenmesine, maddî mânevî sıkıntılarının çözümlenmesine koşmak çok sevaptır. Bunu, tasavvuf olarak biz söylüyoruz.

 

Amma, bunu tasavvufa karşı bir tez olarak ortaya koymak çok yanlıştır, şeytânî bir şeydir. Yâni:

 

--Sen mutasavvıf olma!..

 

--E, ne olacak?..

 

--Başkasının imana gelmesine çalış!..

 

Yok öyle şey!.. Oldu mu şimdi?.. İnsan neden mutasavvıf oluyor?.. İyi müslüman olmak için... Niye tasavvuf yoluna giriyor?.. Takvâ sahibi olup, kalbini nurlandırıp iyi müslüman olmak için... İyi müslüman, müslümanlara daha faydalı işler yapıyor. Tarih boyunca böyle olmuş. Kendisi iyi olmadığı zaman başkasına da faydalı olmuyor, zararlı oluyor.

 

Tasavvufî bir eğitim görmedi mi; insanın cihadı da cihad olmuyor, irşâdı da irşad olmuyor. Kendisi sağlam olmuyor çünkü...

 

--Biriketten gökdelen yapıldığını duydunuz mu?.. Var mı bir bilen?..

 

--Yok!..

 

--Var mı bir gören?..

 

--Yok!..

 

--Neden?..

 

--Biriket yük taşımaz hocam!..

--Pek gökdeleni neyle yapıyorlar?..

 

--Çelik konsrüksiyonla yapıyorlar. Çelikleri birbirlerine bağlıyorlar; yukarıya doğru ölçülü, hesaplı, sağlam çelik kontrenlerle gökdeleni yapıyorlar 115, 120 katlı... Beton bile yapmıyor.

 

Onun için, sağlam müslüman olmadan faydalı iş yapmak mümkün olmuyor.

 

Pakistan'ın alimlerinden Mevdûdî vardı. O bir kitabında yazmış diyor ki: "Biz bu ülkede iyi yetişmemiş müslümanlardan çok zarar gördük." diyor. Çünkü, yarım yamalak yetiştiği için, abuk sabuk olur. Bizim Türkiye'de de böyle... Dergilerde, gazetelerde lise tahsilli, Arapça bilmez, İslâmî bilgisi derin değil... Herkes çıkmış, İslâm hakkında bir şey yazıyor. Yalan yanlış şeyler yazıyor, kendisi de sapıtıyor, halkı da saptırıyor.

 

Onun için sağlam müslüman olmak lâzım!.. "Ben halkı irşad edeceğim!" diye, tasavvuftan kaçmak olmaz; kendisi adam olmayınca, başkasını adam etmek mümkün olmadığından...

 

Böylece asıl kendisini kurtaracak ilaçlardan kaçmış oluyor.

 

5. Soru:

--Said-i Nursî (Rh.A), devrin tasavvuf devri değil de imanı muhafaza ve kurtarma devri olduğunu müteaddit defalar zikretmiş; bunu yorumlar mısınız?

 

--Said-i Nursî merhûmun, bizim Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Hazretleri'ne üstadım dediğinin şahitleri var... Sağ şahitleri var: Samsun'da Mustafa Bağışlayıcı, Eskişehir'de Abdülvahabın babası... Bizzat Said-i Nursî'yle görüşüp anlattıkları şeyler var...

 

Meselâ, Gümüşhâne'lidir söylediğim şahıs... "Nerelisin evlât?" demiş Said-i Nursî merhum kendisine...

 

"Gümüşhâne'liyim!" deyince, "Hocamın memleketindensin..." diyerek açıkça Gümüşhâneli Hocamız'a bağlı olduğunu söylemiş.

 

Benim hocam Mehmed Zâhid-i Bursevî'ye de, bir muhakemesi olduğu zaman gelmiş olduğunu hocam bana nakletmişti.

 

"Hocam, ben de Evrâd-ı Bahâiyye'yi --Bahâeddîn-i Nakşıbend Hazretleri'nin evradını-- okuyorum." dediğini; "Bana dua edin, bugün mahkememiz var!" dediğini söylüyorlar.

 

Ayrıca Mustafa Bağışlayıcı'nın da, bağlı olduğuna dair hatıraları var... Kendisinin tasavvufa bağlılığı vardır; bir... İkincisi imanı kurtarma ve muhafaza, ma'rifetullah'a ermek, mü'min-i kâmil olmak, zâten tasavvufun işidir.

 

O bakımdan ya bu sözü söylemedi üstâd; ya da söylediyse, "Şu sırada böyle bir şeyhe bağlanmayın da, benim tavsiyelerimi tutun! Çok acil bir durum içindeyiz. Şu risâleleri okuyun, yazın; böyle bir çalışma yapalım!" demiş olabilir.

 

 

 

6. Soru:

--Tasavvufun modernizasyondan etkilenmesi ne derecededir? Sizin tasavvufu modern dünyaya adapte ettiğiniz söyleniyor; bu ne derecede doğrudur?

 

--Tasavvufta modernizasyon diye bir şey sezmiyorum ben, tasavvufun içinde... Tasavvufun kendisi ter ü tâzedir, bayatlamamıştır, bozuk değildir ki, modernizasyonu olsun.

 

Yalnız, biz daha ziyâde Nakşî, Kadirî, Çeştî, Sühreverdî, Kübrevî Tarikatları yoluyla gelmiş bir an'aneye bağlıyız.

 

Bizim yolumuzda, Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i seniyyeye bağlılık çok önemlidir. Biz tasavvuf içinde sünnet-i seniyyeye bağlılığı etkili hale getirmeye çalışıyoruz. Bid'atlere karşı, sünnet-i seniyye'ye gelmeye yönelik çalışmalara önem veriyoruz.

 

Bazıları da bizi bu yönden suçluyor. Meselâ, Hürriyet Gazetesi'nin çıkardığı tarikatlar ve tasavvufla ilgili küçük bir kitap var; herhalde Yaşar Nûrî Öztürk yazmış. Orda Bektâşîliği medhediyor: "Güzeldir, kadın erkek bir aradadır. İçki hususunda ve sâirede de müsamahası vardır... Mevlevîlik güzeldir, mûsikîye müsaade etmiştir. Dönüyorlar, bir çeşit dans yapıyorlar. Raks vs. câiz gibi oluyor. Ney var, çalgı var..." filân diye. Ama bizim Nakşîliğe filân biraz çatmış: "Bunlar yobazdır, gericidir. İnkılaplara karşı çıkan falan şahıs, filânca şahıs bunlardandır." gibi sözler söyler söylüyor.

 

Onların da bir çeşit şahitliğidir bu sözleri ki, biz sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmek istiyoruz. Yapmak istediğimiz budur. Yoksa, İslâm'dan gayri bir tesiri tasavvufun içine getirmekten, modernizasyon veya reform adı altında böyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırız. Biz Rasûlüllah SAS'in hayatının ana esaslarına göre yaşamayı istiyoruz, onu uygun görüyoruz. Kur'an'a göre yaşamayı uygun görüyoruz.

 

7. Soru:

--Tasavvufta Yunan ve Hint etkisi hakkında ne dersiniz?

 

--Felsefî tasavvufta, işin sözünün edilmesinde, kitaplarda yazılmasında bunlardan bahsediliyor. Olabilir. Hindistan'daki bazı tarikatler, Türkistan'daki bazı tarikatlar şamanizmden, brahmanizmden, budizmden etkilenmiş olabilirler. Başka yerlerdeki bazı tarikatlar hristiyanlardan filân bazı etkiler almış olabilirler, mümkündür. Ama bunlar mevziîdir, münferit olaylar tarzındadır.

 

Almışsa bile mahzuru olmayan şeyleri almıştır. Çünkü o da tepeden tırnağa batıl değildir. Belki hristiyanlığın aslî tarafındandır, veya yahudiliğin aslî tarafındandır. İnsanlara şefkattir veya nefsi terbiye etmek için bir metoddur. Metod kullanılabilir. İlim Çin'de bile olsa alınacağı için, nefsin terbiyesi için bir metod belki kullanılmış olabilir. Bizde yoktur.

 

Bizim yürüdüğümüz yolda, biz hadis-i şerife uygun, Kur'an-ı Kerim'e uygun olan şeyi yapmağa, onun dışındaki şeyleri yapmamağa ve böyle bir etki varsa onu ayıklamağa çalışıyoruz.

 

Bu Hint etkisi meselâ Kalenderîlik'te vardır. Kalenderîler dört şeyi kesiyor: Saçı kesiyor, cascavlak kalıyor... Kaşı kesiyor, bıyığı kesiyor, sakalı kesiyor. "İşte bu Kalenderîler Hindistan'dan etkilenmiş, ordan gelmiş." diyorlar. Olabilir.

 

Peygamber Efendimiz'in böyle bir şey yapması yok... O halde bir etkilenme olabilir.

Alevî-Bektâşî gruplarının içinde tırnak uzatmak, saçı, bıyığı uzatmak görülüyor. Adetâ bir tasavvufî bir şey verilmiş ona... İlle kâsenin içine girecek, içerken yüzecek filân diye... Bunlar tabii İslâmî görünmüyor. Belki, şamanizmden gelmiş bazı şeyler...

 

Veya giyim kıyafette boynuna bağladığı bir takım şangur şungur malzeme ve sâire bazı şamanist etkileri anlatır. Ama bunlar küçük, mevziî olaylar...

 

8. Soru:

--İslâm tasavvufunda yeniden doğuş, reenkarnasyon düşüncesine yer var mıdır?

 

--Yoktur. Bu Hindistan'dan gelmedir. İslâm'a aykırıdır. İnanan kâfir olur, İslâmî inanç bakımından... Çünkü, her insanın şahsî sorumluluğu vardır. Bu dünyadaki hayatından, rûhen ve bedenen ahirette mükâfat veya mücâzât görecektir. Bu fikir, Hinduların nirvana'ya ulaşma yolunda bir düşünce tarzıdır. Batıl bir düşüncedir. Böyle bir şeye ihtiyaç yoktur.

 

Ben lâtife ediyorum, diyorum ki: Allah-u Teâlâ Hazretleri ruh sıkıntısı mı çekiyor da kullanılmış ruhları tekrar tekrar kullanıyor?.. Böyle şey olur mu yâni?.. Kullanılmış bir ruh, öbür tarafa göçmüş; onu tekrar bu tarafta kullan... Ancak böyle şaka ederek reddediyorum.

 

9. Soru:

--Tasavvufu Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî ideolojisi olarak kabul edebilir miyiz?..

 

--Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî ideolojisi yoktu. Serbestti esas itibariyle, demokratikti. Hürriyete önem veren bir yapısı vardı. Osmanlı kültürünün yapısı öyleydi. Ama, ekseriyet mutasavvıftı. Padişahlar, vezirler, münevverler ekseriyet tasavvuf erbâbıydı. Başkalarına da hayat hakkı, yaşama hakkı vardı.

 

10. Soru:

--Dervişlerin Kurtuluş Savaşı'ndaki etkileri hakkında ne söyleyebilirsiniz?

 

--Hem Kurtuluş Savaşı'nda, hem başka bütün cihadlarda, işi canı fedâ etmeğe, malı vermeğe kadar gelmiş gördüğünüz zaman, ortada dâimâ mutasavvıfları görürsünüz. Çünkü fedâkârdır, Allah için ölmeğe râzıdır.

 

Bugün Bosna-Hersek'te de öyledir. Benim temas halinde olduğum gruplar Kadirîdir, Nakşîdir, tekke erbabıdır. Orda ayrı bir müslüman tugay kurmuşlardır. Geçen gün gazete yazıyordu; Sıplar'ın da en çok kortuğu insanlar onlardır. Çünkü, ölümden korkmazlar.

 

Şeyh Şâmil Kafkasya'da çok meşhur; mücadelesini biliyorsunuz. İdris Sunûsî Hazretleri'nin Libya'da İtalyanlarla mücadelesini biliyorsunuz. Sudan'daki o erbâb-ı tarikatın mücadelesini biliyorsunuz. Sonra kitaplara geçti, "Sûfi ve Komiser" diye; Orta Asya'da İslâm'ın korunmasında, benliğin korunmasında ve Rus tesirlerinin azaltılmasında tarikatların rolünü biliyorsunuz.

 

Afrika'ya İslâm'ın yayılışındaki etkisini biliyorsunuz. Bugün Amerika'ya Avrupa'ya İslâm'ın yayılmasındaki tesirini görüyorsunuz. Yâni, çok büyük etkisi var...

 

 

 

11. Soru:

--Türkiye Cumhuriyeti, Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerinde tasavvufu birleştirici unsur olarak kullanabilir mi?..

 

--Zâten mecbur... Kültürün bir unsuru olduğu için mecburdur. İster istemez öyle oluyor. Onların Orta Asya'da bildikleri bir tek şey var, Ahmed Yesevî Hazretleri var... Muazzam bir muhabbet besliyorlar. Biz de besliyoruz. Onun için Ahmed Yesevî Yılı ilân etmişiz.

 

Yunus Emre günleri dolayısıyla, dün Eskişehir'e Özbekistan'dan yetkili bazı şahıslar gelip, Yunus Emre'nin ordaki etkilerini kendi dilleriyle anlatacaklardı.

 

Mutlaka büyük faydası vardır.

 

12. Soru:

--"Tasavvuf insanın rûhî ihtiyacını karşılıyor." dediniz. Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor? Nasıl bir ihtiyaçtır, neye karşı bir ihtiyaçtır; açıklar mısınız?

 

--İnsan maddî bakımdan ne kadar tatmin olsa, rûhî bir takım şüpheleri, endişeleri, düşünceleri, fikirleri, korkuları kalıyor ortada... Acaba benim ahiretim ne olacak?.. Acaba Allah beni seviyor mu?.. Acaba Allah benden râzı mı, hoşnut mu?..

 

İşte bu rûhî soruların cevaplarının verilmesi, insanı tatmin edecek bir takım çalışmaların yapılması gerekiyor.

 

13. Soru:

--Tasavvufta Hakk'a yakınlaşma çizgisi ne olmalıdır? Hallâc-ı Mansur gibi "Enel hak" demek ölçüyü zorlamak mıdır?

 

--Hallâc-ı Mansur'un ölçüyü zorladığı mutasavvıfların çoğu tarafından kabul edilir. Enel hak sözü üzerinde de çeşitli yorumlar yapılmıştır. Birisi şöyle cevap veriyor: "Enel hak demeseydi de, enel bâtıl mı deseydi? Yâni, ben hak değilim, ben bâtılım mı deseydi?.."

 

Tabii, Allah tarafından yaratılmış, müstesnâ, eşref-i mahlûkat olmak dolayısıyla insanda ilâhî bir yön vardır. Sonra insan zikirle kendi varlığından geçtiği zaman, kendi varlığı kalmıyor ortada... O bir vasıl hâli, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne vuslat hâli, fenâ fillâh hâli oluyor. O zaman, kendisini görmediği zaman böyle bir söz söylenmiş olabiliyor. Bunu yaşamayan insanlar anlayamıyorlar, onlara anlatmak da biraz zor oluyor.

 

Yâni, "Enellah" demiyor, "Ben Allah'ım, ben tanrıyım" demiyor, "Enel hak" diyor, "Ben hakkım" diyor. Bu söz yorum kaldıran bir sözdür. Ama söylediği söz dolayısıyla, biraz yanlış anlaşılmalara sebep olacak bir söz söylediği için, şer'î bakımdan cezâlandırılmıştır. Mutasavvıfların bazıları savunuyorlar, "O bu sözü şu maksatla söylemiştir." diyorlar, yorumlama yapıyorlar.

 

14. Soru:

--Tasavvufa intisab için olgunluk şart mıdır? "İyi müslüman olmak için, zeki olmak şarttır." dediniz; açıklar mısınız?

 

--Zeki insan inceliklerini anlar, sevapları işleri bulur, Allah'ın rızâsını kazanır. Aptal oldu mu, bilemez bunları, ilerleyemez. İyi müslüman olmak, olgunlaşmak, kemâle ermek için bayağı bir zekâ gerekiyor.

 

Tasavvufa herkes girer. Kapımız herkese açıktır. Girer ama, kimisi kırk yıl olduğu yerde durur, yerinde sayar; kimisi de kısa zamanda ilerler. Bu, kitaplarda da böyle yazılıyor, sadece benim söylediğim bir söz değildir. Kimisi gelir tarfetül aynde, bir anda irşad olur, gönül gözü açılır, gider. Kimisi de bir türlü anlamaz. Çünkü, teslimiyeti yoktur, muhakemesi eksiktir, itirazları vardır vs. kusurları vardır.

 

Tasavvufa intisab için, olgunluk şart değildir. İnsan olgunlaşmak için tasavvufa giriyor. Herkes gelsin!.. Onun için ne diyor şiirde:

 

Bâzâ bâzâ her an çi hestî bâzâ

 

"Gel, dön, geriye gel! Gittiğin yanlış yolu bırak, buraya gel!.. Ne olursan ol, bin defa tevbeni bozmuş olsan yine gel!.."

 

Zâten, tasavvufun ilk adımı tevbe etmektir. Adam günahkârdır; olgun değildir, üstelik günahkârdır. Tevbe edecek de ordan vaz geçecek.

 

O bakımdan, tasavvufa giriş için olgunluk şartı yoktur. Olgun olduktan sonra ne diye girsin?.. Diploması varsa, niye bir daha okulda okusun?.. Olgun olmak için, ham gelecek ki, olgunlaşacak.

 

15. Soru:

--Tasavvuf hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Tasavvufu her şeyiyle gönlümüze sindirmek, öğrenmek ve yaşamak istiyoruz. Bize hangi kitapları okumamızı ve ne yapmamızı tavsiye edersiniz.

 

--Risâle-i Kuşeyriyye'yi okuyun! İmam Kuşeyrî, tasavvufta imamdır. İmam, önder demek... Ondan sonra bizimle görüşün!

 

16. Soru:

--Tasavvufu reddenlerin durumu ve fıkhî hükmü nedir?

 

--Tasavvufu reddeden Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin, dinin emirlerinin bazılarını reddetmiş olur. Çünkü, Allah'ı zikretmek ayetlerde geçiyor. Nefsi terbiye etmek, ayetlerde geçiyor. Ma'rifetullahı tahsil eylemek, irfanı elde etmek, tavsiye ediliyor.

 

Onun için tasavvufu reddedenin sözüne bakılır. Hangi tasavvufu reddiyor?.. Ne biliyor tasavvuf hakkında?.. Hani böyle batıl mezhebler görmüş de, batıl tarikatler görmüş de, haram işler işleyen kimseler görmüş de, ondan mı reddiyor; yoksa, işi kökünden mi reddediyor?..

 

Kökünden reddeden, ayetlerde olan şeyleri reddettiği için kâfir olur. Bir ayeti bile inkâr etse, kâfir olur. Kökünden reddetmeyip, "Aslı vardır ama, ehli azdır. Şu adamlar kötüdür, bu adamlar kötüdür..." diyorsa; eğer isabet etmişse, ne alâ, doğruyu söylemiş olur. İsabet etmemişse, iftira etmenin cezâsı olur.

 

İbn-i Teymiye gibi pek çok kimsenin, gerçek tasavvufun Kur'an'ın bir olgusu olduğunu, bir emri olduğunu, dinin bir esası olduğunu ifade ettiklerini biliyoruz. Suudluların, başka kimselerin, selefiyecilerin itibar ettikleri bir kimse olduğu halde, "Gerçek tasavvuf vardır." diyorlar.

 

Dini bilip de, gerçek tasavvufu inkâr etmek mümkün değildir. Ya cahillikten inkâr ediyordur, ya da gördüğü misaller kötüdür. Meselâ, kadın erkek bir arada olan veya içki içip de, "Biz bunu şu maksatla içiyoruz." diyenlerden dolayıdır. 155

 

 

 

Bidayette tasavvuf sofi bir can olmağa derler

Nihayette gönül tahtında sultan olmağa derler

Tarikatde ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten

Hakikatde saray-ı sırda mihman olmağa derler

 

Bu ab-u kil libasından tasavvuf ari olmaktır

Tasavvuf cism-i safi nur-i Yezdan olmağa derler

Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır

Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmağa derler

 

Tasavvufta şerait name-i hestiyi dürmektir

Tasavvuf ehl-i şer’u ehl-i iman olmağa derler

Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha

Tasavvuf cümle ehl-i derde derman olmağa derler

 

Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir

Tasavvuf kalb-i mü’min arş-ı Rahman olmağa derler

Tasvvuf her nefeste şarka vü garba erişmektir

Tasavvuf bu kamu halka nigehban olmağa derler

 

Tasavvuf cümle zerrat-ı cihanda hakkı görmektir

Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmağa derler

Tasavvuf anlamaktır yetmişiki milletin dilin

Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmağa derler

 

Tasavvuf urvetü’l-vüska yükün can ile çekmektir

Tasavvuf mazhar-ı ayat-ı gufran olmağa derler

Tasavvuf ism-i a’zamla tasarruftur bugün kevne

Tasavvuf cami-i ahkâm-ı Kur’an olmağa derler

 

Tasavvuf ilmi Hakk’a sinesini mahzen etmektir

Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmağa derler

Tasavvuf külli yakmaktır vücudun nar-ı “lâ” ile

Tasavvuf nûr-ı “illa” ile insan olmağa derler

 

Tasavvuf onsekizbin aleme dopdolu olmaktır

Tasavvuf nüh felak emrine ferman olmağa derler

Tasavvuf “kul kefa billah” ile da’vet dürür halkı

Tasavvuf “ircii” lafzıyla mestan olmağa derler

 

Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir

Tasavvuf cümle alem cismine can olmağa derler

Tasavvuf ât-ı insan zât-ı Hak’da fani olmaktır

Tasavvuf “kurbu ev edna” da pinhan olmağa derler

 

Tasavvuf canı canana verip azade olmaktır

Tasavvuf canı canana canı canan olmağa derler

Tasavvuf bende olmaktır hakikat hak ey ibrahim

Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmağa derler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NOTLAR

 

1 (Kuşeyri Risalesi s.40) Abdul Kerim Kuşeyri

2 (Kuşeyri Risalesi s.41) Abdul Kerim Kuşeyri

3 (Allah Dostları – Velayetullah s.13) İmam Şevkani

4 (Allah Dostları – Velayetullah s.18) İmam Şevkani

5 (Allah Dostları – Velayetullah s.11) İmam Şevkani

6 (Allah Dostları – Velayetullah s.21) İmam Şevkani

7 (Allah Dostları – Velayetullah s.22) İmam Şevkani

8 (Allah Dostları – Velayetullah s.23) İmam Şevkani

9 (Allah Dostları – Velayetullah s.23) İmam Şevkani

10 (Allah Dostları – Velayetullah s.26) İmam Şevkani

11 (Allah Dostları – Velayetullah s.27) İmam Şevkani

12 (Allah Dostları – Velayetullah s.29) İmam Şevkani

13 (Allah Dostları – Velayetullah s.31) İmam Şevkani

14 (Allah Dostları – Velayetullah s.33) İmam Şevkani

15 (Allah Dostları – Velayetullah s.179) İmam Şevkani

16 (Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri s 423) Vefa Yayıncılık

17 (Muhammed Zahid El-Kevseri s. 130-131) Seha Neşriyat

18 (Risale v.1.0 Mektubat s 443 444-445-446) Said Nursi

19 (Mektubat 22)Said Nursi

20 (Mektubat 454)Said Nursi

21 (Tarihçeyi Hayat 18-19)Said Nursi

22 (Muvazzah İlmi Kelam s.59-60-61) Ömer Nasuhi Bilmen

23 (Mehmed Zahid Kotku (k.s.) ve Tasavvuf s17-18-19-20-21-22-23-24-25-26-27-28) Seha Neşriyat

24 ( Günümüz Meselelerine Fetvalar c.1 s.95-96) Halil Günenç

25 (Mehmed Zahid Kotku (k.s.) ve Tasavvuf s.35-36-37-38-39-40-41-42) Seha Neşriyat

26 (Tasavvuf İslamda Manevi Devrim) Ebul Ala Afifi

27 (Mehmed Zahid Kotku (k.s.) ve Tasavvuf s.119-120-121-122) Seha Neşriyat

28 (Mehmed Zahid Kotku (k.s.) ve Tasavvuf s.107-108-109-110-111) Seha Neşriyat

29 (Tasavvuf Meseleleri s19) Hasan Kamil Yılmaz

30 (Tasavvuf Meseleleri s19) Hasan Kamil Yılmaz

31 (Tasavvuf Meseleleri s19-20) Hasan Kamil Yılmaz

32 (Tasavvuf Meseleleri s20) Hasan Kamil Yılmaz

33 (Tasavvuf Meseleleri s 50) Hasan Kamil Yılmaz

34 (Tasavvuf Meseleleri s 64) Hasan Kamil Yılmaz

35 (Ruhani Hayat s.78) Hasan Kamil Yılmaz

36 (Ruhani Hayat s.78) Hasan Kamil Yılmaz

37 (Ruhani Hayat s.82) Hasan Kamil Yılmaz

38 (Ruhani Hayat s.82) Hasan Kamil Yılmaz

39 (Kuşeyri Risalesi s.24) Abdül Kerim Kuşeyri

40 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.11) Osman Türer

41 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.13) Osman Türer

42 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.276) Osman Türer

43 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.17) Mustafa Kara

44 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.18) Mustafa Kara

45 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.20-21) Mustafa Kara

46 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.23-24) Mustafa Kara

47 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.24) Mustafa Kara

48 (Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi s.49) Mustafa Kara

49 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.9) İrfan Gündüz

50 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.9) İrfan Gündüz

51 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.10) İrfan Gündüz

52 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.10) İrfan Gündüz

53 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.23) Osman Türer

54 (Avarifül Maarif s.64) Şihabüddin Sühreverdi

55 (Müzekki’n Nüfus s.481) Eşrefoğlu Rumi

56 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.31) Mustafa Kara

57 (Müzekki’n Nüfus s.482) Eşrefoğlu Rumi

58 (Kuşeyri Risalesi s.109) Abdul Kerim Kuşeyri

59 (Tasavvuf ve Marifetullah s.13) Sadık Dana

60 (Kuşeyri Risalesi s.112-113) Abdul Kerim Kuşeyri

61 (Kuşeyri Risalesi s.111) Abdul Kerim Kuşeyri

62 (Kuşeyri Risalesi s.103) Abdul Kerim Kuşeyri

63 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.23) Osman Türer

64 (Kuşeyri Risalesi s.100) Abdul Kerim Kuşeyri

65 (Bayezid-i Bistami s.49) Süleyman Uludağ

66 (Müzekki’n Nüfus s.483) Eşrefoğlu Rumi

67 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

68 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

69 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara

70 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

71 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

72 (Kuşeyri Risalesi s.119) Abdul Kerim Kuşeyri

73 (Müzekki’n Nüfus s.482) Eşrefoğlu Rumi

74 (Müzekki’n Nüfus s.482) Eşrefoğlu Rumi

75 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32) Mustafa Kara

76 (Müzekki’n Nüfus s.482) Eşrefoğlu Rumi

77 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.23-24) Osman Türer

78 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.31-32) Mustafa Kara

79 (Kuşeyri Risalesi s.117) Abdul Kerim Kuşeyri

80 (Kuşeyri Risalesi s.117) Abdul Kerim Kuşeyri

81 (Avarifül Maarif s.64) Şihabüddin Sühreverdi

82 (Müzekki’n Nüfus s.484) Eşrefoğlu Rumi

83 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

84 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

85 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32) Mustafa Kara

86 (Avarifül Maarif s.64) Şihabüddin Sühreverdi

87 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32 Mustafa Kara

88 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

89 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

90 (Tasavvuf ve Marifetullah s.14) Sadık Dana

91 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

92 (Kuşeyri Risalesi s.133) Abdul Kerim Kuşeyri

93 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33-34) Mustafa Kara

94 (Müzekki’n Nüfus s.485) Eşrefoğlu Rumi

95 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.33) Mustafa Kara

96 (Avarifül Maarif s.64) Şihabüddin Sühreverdi

97 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

98 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32) Mustafa Kara

99 (Kuşeyri Risalesi s.139) Abdul Kerim Kuşeyri

100 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.35-36) Mustafa Kara

101 (Müzekki’n Nüfus s.485) Eşrefoğlu Rumi

102 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara

103 (Altın Silsile s.67) Hasan Kamil Yılmaz

104 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

105 (Kuşeyri Risalesi s.80) Abdul Kerim Kuşeyri

106 (Kuşeyri Risalesi s.81-82) Abdul Kerim Kuşeyri

107 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

108 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara

109 (El-Munkızu Mine’d Dalal s83-84) İmam Gazali

110 (El-Munkızu Mine’d Dalal s93-94) İmam Gazali

111 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 267) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

112 (Avarifül Maarif s.2-3) Şihabüddin Sühreverdi

113 (Avarifül Maarif s.4) Şihabüddin Sühreverdi

114 (Nefhatü’r Ruh ve Tuhfetül-Fütüh s.124) Müeyyeddin El-Cendi

115 (Şah-ı Nakşibend s.39) Hace Ahmed b.İbrahim b. Allan es-Sıddıki el-Maliki

116 (Şah-ı Nakşibend s.92) Hace Ahmed b.İbrahim b. Allan es-Sıddıki el-Maliki

117 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.24) Osman Türer

118 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara

119 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.163) Hace Muhammed Zahid Parsa

120 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.163) Hace Muhammed Zahid Parsa

121 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.164) Hace Muhammed Zahid Parsa

122 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.466) Hace Muhammed Zahid Parsa

123 (Müzekki’n Nüfus s.277) Eşrefoğlu Rumi

124 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.21) Aziz Mahmud Hüdayi

125 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.22) Aziz Mahmud Hüdayi

126 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.163) Aziz Mahmud Hüdayi

127 (Kitabul Envar s.21) İsmail Hakkı Bursevi

128 (Kitabul Envar s.108-109) İsmail Hakkı Bursevi

129 (Marifetname 2. Bölüm s.35) İbrahim Hakkı Erzurumi

130 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara

131 (Şah-ı Nakşibend s.38) Hace Ahmed b.İbrahim b. Allan es-Sıddıki el-Maliki

132 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32) Mustafa Kara

133 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32-33) Mustafa Kara

134 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.25) Osman Türer

135 (Kitab-ül İbriz s.358-359) Abdülaziz Debbağ

136 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.25) Osman Türer

137 (Musahabe/6 s.12)Ramazanoğlu Mahmud Sami

138 (Tasavvuf ve Marifetullah s.12) Sadık Dana

139 (Mecd-i Talid s.83) Mevlana Halidi Bağdadi

140 (Mecd-i Talid s.86) Mevlana Halidi Bağdadi

141 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 267) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

142 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 264) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

143 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

144 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

145 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

146 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 267-268) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

147 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.74-75) Ömer Ziyaüddin Dağıstani

148 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.76)Ömer Ziyaüddin Dağıstani

149 (Hadislerle Nasihatlar 1 s.253-254) Mehmed Zahid Kotku

150 (Güncel Mes’eleler 1-Tasavvuf Bahsi) Mahmud Es’ad Coşan

151 (Yunus Emre ve Tasavvuf) Mahmud Es’ad Coşan

152 (Yeni Ufuklar) Mahmud Es’ad Coşan

153 (Yeni Dönemde Yeni Görevler) Mahmud Es’ad Coşan

154 (Tasavvuf Yolu Nedir?) Mahmud Es’ad Coşan

155 (Güncel Meseleler 2) Mahmud Es’ad Coşan